TASAVVUF
Arapça olan bu kelimenin kaynağı hususunda ihtilaf vardır. En doğru olarak kabul edilen tahlile göre sûfi kelimesi, Arapça yün anlamına gelen �suf�tan türemiştir. Suf'un nisbeti sufi'dir. Gömlek giyene takammasa denildiği gibi, suf giyene de tasavvafa denir. Bunun masdarı tasavvuf, ism-i faili mutasavvıftır.ı Kelime nereden türemiş olursa olsun, zühd ve takva hususunda titizlik gösteren bir zümreye "alem" olmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadis-i şeriflerde tasavvuf kelimesinin geçmediğini dikkate alan bazı müsteşrikler; bunun Hindistan'dan veya eski Yunan'dan geldiğini isbata çalışmışlardır.2 Ehl-i Sünnet ûleması tasavvufu: "Şer'i hududları muhafaza ederek, Allahû Teâla (cc)'yı zikirde müdavim olmak ve rıza makamına ulaşmak" olarak kabul ve tavsiye etmiştir. Bu durumda tasavvufun kaynağını, Hindistan'da veya eski Yunan felsefesinde aramak boşuna bir gayrettir. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Muhakkak ki ben, bir muallim olarak gönderildim"3 buyurmasındaki hikmeti iyi tefekkür etmek zorundayız. Sırat-ı müstakim üzere olmak, dünyevî-uhrevî saadetlere ulaşmak, Ancak Resûl-i Ekrem (sav)'i taklid etmekle olur. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Bir de peygamber size ne verdiyse (her ne emir verirse) onu tutun, nehyettiğinden de sakının" buyurulmuştur. ayrıca "Ve O, kendi hevâ ve hevesinden söz söylemez. O, (Kur'ân ve din hususundaki eızıri) ilka edilegelen vahiyden başka bir şey değildir."5 ayet-i kerimesi, sünnetin önemini ortaya koymaktadır. Nitekim bütün müçtehid imamlar; "Mütevatir sünnetin inkârı küfürdür" hükmünde ittifak etmişlerdir.6 Bazı çevreler ısrarla Resûl-i Ekrem (sav)'in hurma ağaçlarının budanmaması ile ilgili içtihadını gündeme getirip "sünnet bağlayıcı değildir" hükmüne varma arzusundadırlar.7 Halbuki Resûl-i Ekrem (sav)'in dünyevî meselelerdeki içtihadı ile din hususundaki sünneti arasında önemli farklar vardır. Nitekim Bedir Savaş'ında; savaş yerinin tesbiti ve savaş sonrası esirlerin durumu ile ilgili olarak, sahabe-i kiramla istişare etmiştir. Sahabe-i Kiram herhangi bir meselede Resûl-i Ekrem (sav)'e: "Bu bir vahiy midir, yoksa içtihadınız mıdır?" diye sorarlardı.



Eğer vahiyse derhal teslim olurlar, herhangi bir itirazda bulunmazlardı. Bu aradaki vahiy kelimesinden, sadece Kur'ân-ı Kerîm'i anlamak mümkün değildir çünkü kudsî hadis dediğimiz vakıa da mânâ itibariyle Allahû Teâla (cc)'dandır. Bu girişten sonra; son yıllarda ilm-i ledün adı altında, Resûl-i Ekrem (sav)'in ve Hülâfai Raşidin'in sünnetlerini tahrip eden bir akımdan söz etmek istiyorum. Bu konunun çok netameli olduğunu biliyorum. Buna rağmen Hz. Ebû Bekir (ra)'in "Allah rızası için söylenmeyen hiçbir sözde hayır yoktur. Aziz ve celil olan Allah yolunda harcanmayan hiçbir malda hayır olmadığı gibi, Allah için yaptıklarında insanların kınamasından korkanlarda da hayır yoktur"s sözlerini düşündükçe bir hâl oluyorum. Şimdi konuya girelim: Son yıllarda tasavvuf adına; kendisine nikâh düşen kadınlara el öptürenlerden, şehevî duygularını tatmin edenlere kadar acaip tipler türedi. Elbette bundan tasavvufi hareket mes'ul değildir. Çünkü tasavvuf, Allahû Teâla (cc)'nın emir ve nehiyleri altında sızlanmamak, sabretmek ve her an imtihan üzere olduğunu hatırda tutarak, hevâ ve hevesle mücadele etmektir."9 Bu mücadelede Resûl-i Ekrem (sav)'in ve Sahabe-i Kiram (ra)'ın hayatları örnek alınır. Şer'i şerife uymayan her davranış reddedilir. Ayrıca tarikat ve hakikat, şeriatın içinde kabul edilir. Çünkü "Şeriat-Tarikat-Hakikat" zincirine inanmak, şeriatı eksik kabul etmek anlamına gelir ki, insanı dalâlete ve küfre sürükler.



İmam Ebû Yusr Muhammed Pezdevî: "Şeriat hakikattir hakikat şeriattan başka değildir" buyuruyor.10 Bu bahsin devamında "hakikat şeriattan ayrı ve başkadır" görüşünü benimseyenler, evliyayı enbiyadan üstün kabul edenlerdir. Bunlar `peygamber şeriatle, veliler hakikatle amel eder' diyenlerdir. Bunlara "evliyacılar" adı verilmiştir, sapık bid'atçilerdir. Bunlar Allah (cc)'ın kitabına, Hz. Resûl-ü Ekrem (sav)'in sünnetine muhalefet ederler, bâtın, gizli ilim iddiasında bulunurlar" diyerek meseleyi ortaya koymaktadır. Bu noktada şeyhlerini "gizli ilim sahibi" olarak nitelendirmeyi şeref bilen müridler, ne yaptıklarını iyi düşünmelidirler!.. Ayrıca hata etmesi mümkün görülmeyen şeyh tasavvuru; batınîliğin yeniden tarih sahnesine çıkışını hazırlamaktadır. "Şeyh uçmaz, mürid uçurur" sözü iyi düşünülmeli; şer'i hududlara riayette titiz olunmalıdır.



Ebû Yezid el-Bestamî (ks)'nin "Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır" 11 meâlindeki sözü herkesin ağzında... Hatta bunun hadis-i şerif olduğunu iddia edecek derecede ileri giden tiplere rastlıyoruz. Şer'î ilimlerden habersiz olan kimseler, "Şeytan mürşidim olmasın" gerekçesiyle, hemen harekete geçiyorlar. Kısa bir süre sonra inabe ile bey'at arasındaki mahiyet farkını bilmediği için, şeyhini halife zannederek "Bizim efendiye tâbi olmayan helak oldu!" demeye başlıyor. Ondan sonra; çık işin içinden, çıkabilirsen!.. Halbuki, tasavvufi bir harekete katılmak isteyen kimsenin, bu hususla ilgili ilimleri öğrenmesi farz-ı ayn'dır. Zira farz-ı ayn ilimler tarif olunurken "hangi durumda olursa olsun, bulunduğu halde meydana gelen işlerle ilgili bilgileri edinmek her müslümana farzdır"12 denilmektedir. İnabe. tıpkı nezr-i mutlak gibidir, bey'atla hiçbir alâkası yoktur. Bey'at, akıl baliğ olan mü'min'e farz-ı ayn olduğu haldel3 inabe, tasavvufî eğitime karar verenler için lüzûmludur. Nitekim İmam-ı Gazzalî: "Nefisleri zayıf, çevheri hakikatine ulaşmayacak durumda ise kendisine yardım edecek, maksuduna yetiştirecek müşfik bir muallime bağlanır. Nasıl ki tedavi yolunu bilmeyen hasta da, müşfik bir doktora müracaat ederse"14 diyerek, meseleyi izah etmiştir. Zikir, her mü'min üzerine vaciptir, Ancak inabe alan bir kimse, nezrettiği miktarda zikir yapmak zorundadır.



Mü'minler; Resûl-i Ekrem (sav)'in ve Hülâfa-i Raşidîrı in sünnetlerine riayet etmek durumundadırlar. Zühd ve takva hayatında da durum aynıdır. Şer'i şerifin hududlarına riayet olunmadığı süre içerisinde "tasavvufi" hayattan söz etmek mümkün değildir. Tâgûtî güçlere dua eden ve şeytâni vesveselerden kurtulamayan kimselerin; insanlara zühd ve takva'yı öğretebilmeleri imkânsızdır. Tasavvufla ilgili olarak kaleme alınmış lâtince birçok eserde bid'at ve hurafeler geniş bir yer tutmaktadır. Dolayısıyle dikkatli olmak ve şer'i hududları öğrenmek mecburiyetindeyiz.



Zühd ve takva hayatı, cihadla yakından alâkalıdır. Türkiye'de; otiız iki farz arasında, cihada yer vermeyen latince eserler bol miktarda basılmakta ve dağıtılmaktadır... Halbuki nefsin hevâ ve heveslerini durdurabilecek tek ilâç, cihad'dır. Tasavvufî hayat temelde bu cihada dayanmak durumundadır. Aksi mümkün değildir.



KAYNAKLAR



(1) Prof.Dr. Süleyman Ateş, Sütemi ve Tasavvufi Tefsiri, İst.1969, sh.1.

(2) Başta L. Massignon, Joseph von Hammer, Nicholson olmak üzere, bütün oryantalistler, tasavvufu İslâm'ın dışında görme arzusundadırlar. Kimisi Hind mistisizmine, kimisi de eski Yunan felsefesine benzetmişlerdir. Bu tezlerin Türkiye'de de, "Modernistlerce" benimsendiği gizlenemez.

(3) İbn-i Mace el-Kazvinî, Sünenû İbn-i Mace, İst.1401, Çağrı Yayınları, c. I, sh. 83, Had. No: 229.

(4) Haşr sûresi: 7.

(5) Bkn. Necm sûresi: 3-4, (Tıbyan Tefsiri, İst. 1963, c. IV, sh.1133).

(6) Molla Hüsrev, Mir'at el-Usûl fi Şerhi Mirkat elVüsûl, İst.1307, c. II, sh. 8 vd.

(7) Prof. Abdülcelil İsa, Peygamberimizin İçtihadları, Ank. 1976, sh. 110-116, (Mütercimler: Dr. H. Merttürkmen-A.Öztürk).

(8) İbn-i Kesir, Tefsiru'l Kur'ân'il Aziym, 1969, Daru'1 Marife Yay. c. IV, sh. 342.

(9) Abdurrahman es-Sülemî, Tabakatu's Sufiye, Kahire 1953, sh. 454.

(10) Sadru'1 İslâm Ebû Yusr Muhammed Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, İst.1980, sh. 335-336 Mes'ele: 93.

(11) Prof. Dr. Süleyman Ateş, a.g.e., sh. 292.

(12) İmam Burhanüddin ez-Zernûcî, Ta'limü'I Müteallim İst.1980, sh. 9 (Müt.: V. Yavuz).

(13) Sünen-i Ebû Davud, İst. 1401, c. II, sh. 302, Hadis No: 2942.

(14) Prof. Dr. Süleyman Ateş, a.g.e., sh. 202.