Hanefi fukahasına göre "Bir mükellefin; kendisine, ailesinin nafakasını temine ve borçlarını ödemeye yetecek kadar kazanması farzdır. Fakir olan mü'minlerin ihtiyaçlarını karşılamak ve akrabalarına ikram etmek için; bundan fazlasını kazanması müstehabtır. Güzel ve müreffeh bir hayat sürmek için, rızık teminine gayret sarfetmek ise mübahtır"(11) hükmünde ittifak etmiştir. Başkalarına karşı tekebbür etmek dünyevi hırsa kapılarak yarışa çıkmak, azgınlık ve taşkınlık için kazanması; helal yolla kazansa dahi, mekrûh ve haramdır.(12) Elbette burada, mükellefin "niyeti" önemlidir. Mü'minlerin; tağuti güçlere karşı daha güçlü bir şekilde cihad edebilmesi için, hırsla kazanan ve kazancını cihada harcıyan mü'min, sürekli ibadet içerisindedir. Zira "niyyeti"; farz olan bir ibadetin edâ edilmesidir.
1380 Kur'an-ı Kerim'de: "Onlar ki, (Mü'minler) harcadıkları vakit ne israf, ne de sıkılık (cimrilik) yapmazlar. (Harcamaları) ikisi arası (vasat) olur"(13) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu Ayet-i Kerime'yi esas alan Hanefi fûkahası: "Mükellef, kazandığı malda israf etmediği gibi, cimrilik yolunu da tutmaz. Hem kendi nefsine, hem de nafakaları üzerine vacip olan kimselere (ailesine, çocuklarına vs.) infak eder"(14) hükmünde ittifak etmiştir. Şimdi "İsraf nedir?" sualine cevap arıyalım. İsraf; arapça bir kelime olup, "Serefe" kökündendir. Seref; herhangi bir şeyde makûl haddi aşmak manasınadır. İslâmi ıstılâhta: "Gayr-i meşru (Şer'i olmayan) bir gaye için mal sarfetmeye" israf denilmiştir. Ulema "İsraf'ta hayır yoktur. Hayırlı işlerde ise; israf yoktur" hükmünü zikrederek, konunun kavranmasını kolaylaştırmıştır. Allahû Teâla (cc)'nın israfı haram kıldığı muhkem ayetlerle sabit olmuştur.(15)
1381 Çalışıp, rızk temin edebilme kudreti olan kimsenin dilenmesi caiz değildir. Çünkü çalışmamak, suretiyle bir farzı terketme durumu söz konusudur. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Hayatım yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki; sizden herhangi birinizin, ipini alıp da, dağdan arkasında bir bağ odunu getirmesi ve satması, herhangi bir kişiden istemesinden çok hayırlıdır. (Kimbilir, istediğiniz kimse de) ya verir minnetine girersin, yahud vermez zilletini çekersin"(16) buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla çalışma gücü olan kimsenin dilenmesi meşru değildir. Ancak kudreti yoksa durum ne olacaktır? Hiç malı olmayan ve hayatını ancak dilenmek suretiyle idame ettirebilen kimselere "Miskin" denilmiştir.(17) Miskinler; Beytü'lmal'in "Zekât" bütçesinden, maaşlarını alırlar. Zira çalışma kudreti olmayan ve fakir olan kimseler; korunmaya muhtaçtırlar. Molla Hüsrev: "İçinde bulunduğu gün için, yiyeceği mevcut olan kimseye dilenmek helal olmaz"(18) hükmünü beyan etmektedir. Hem miskin olur; hem de (durumunu beyan etmekten utanarak) dilenmezse ve bu sebeple ölürse, günahkâr olur. Zira o halde bulunan kimsenin; ("Beytülmal" ve "Ulûl'lemr" yoksa) dilenmesi şer'an caizdir. Eğer dilenmekten de aciz olursa; o kimsenin durumunu bilen kimse üzerine, onu doyurması "Farz-ı Ayn" olur.(19) Ancak kendi kudreti de; onu doyurmaya müsait değilse, yardım yapabilecek başka bir kimseye durumu iletmesi farzdır.