+ Cevap Ver + Yeni Konu aç
2 sonuçtan 1 ile 2 arası

Ali ulvi kurucu

 İslami Konular ve kaynakları Katagorisinde ve  İslam Alimleri Forumunda Bulunan  Ali ulvi kurucu Konusunu Görüntülemektesiniz.=>O’nu anlatmak için “ Medine-i Münevvere’de büyük bir âlim ” “ Akif-i Sâni ” “ Osmanlı irfan hayatının son yadigârlarından biri” “ Aruzun son temsilcisi” vs. bir çok tanımlamalar yapılmıştır ve hepsi de çok doğru, hepsi de çok uygun, hepsi de çok güzeldir. Ama bunların verâsında, onu âli ve ulvi ...

  1. #1
    Status
    Offline
    YemiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Aktif Üye
    Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Yer
    aydın
    Yaş
    31
    Mesajlar
    289
    Tecrübe Puanı
    9

    Standart Ali ulvi kurucu

    Ali ulvi kurucu
    O’nu anlatmak için “Medine-i Münevvere’de büyük bir âlim” “Akif-i Sâni” “Osmanlı irfan hayatının son yadigârlarından biri”Aruzun son temsilcisi” vs. bir çok tanımlamalar yapılmıştır ve hepsi de çok doğru, hepsi de çok uygun, hepsi de çok güzeldir.


    Ama bunların verâsında, onu âli ve ulvi kılan şey şu mısraında gizli gibime gelir;



    Ben Rasûl-i Kibriyânın, bülbül-ü nâlânıyım.
    Mücrimim gerçi, cemâl-i Mustafâ hayrânıyım..
    Evet, Efendiler Efendisinin bağrı yanık bir bülbülü olabilmek, her bezmi onun kudümüne vesile saymak, bir ömrü onun şahsiyeti etrafında örgülemek, bu şerefe, bu nimete nail olmak bahtiyarlığın en büyüğüdür. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi buna işaret sadedinde, Fasıldan Fasıla adlı şaheserinde şöyle diyor: “Mücrimim, gerçi Muhammed Mustafa hayranıyım” diyen, bunu hakikaten yürekten söyleyebiliyorsa, bu onun kurtuluşuna yeter kanaatindeyim.”


    Ulvî de senin bağrı yanık âşık-ı zârın
    Feryâdı bütün âteş-i sûzândır Efendim.
    Kıtmîrinim ey Şâh-ı rüsûl, kovma kapından,
    Âsîlere lûtfun yüce fermândır Efendim.”



    O, hep komşusu olduğu Nebiler Şahı(SAV)’nın misk-ü amber kokusunu tüttürdü sözlerinde, sohbetlerinde, şiirlerinde ve de hallerinde.. Hani bir aşk beyti vardır ya; ‘Ez sohbeti gariban. Bûy-i Muhammed Ahmed”(Biz öyle garipleriz ki, bizim sohbetimizde ancak Ahmed, Muhammed kokuları tüter.)


    Bu aşk çağlayanını en evvel- Birçok risale okuyucusu gibi-Tarihçe-i Hayatın önsözünde samimiyet kokan tahlilleri ile tanımış ve pek sevmiştim. Şifahi olarak da İstanbul’da, kendisinin adaşı ve kendisi gibi hafız olan bir hizmet kahramanının adıyla serfiraz müessesenin salonunda, gözyaşları dolu bir gecede dinlemek “sizler benim kabul olmuş dualarımsınız” sözleri ile coşmak ve de –biraz cahil cesareti sonucu- takkesini hediye almak şerefi nasip olmuştu..


    Kendisinin bir yerde buyurduğu gibi; “bir büyüğün hayatını yazmak kolay olmasa gerek! İnsan hangi meziyetinden ve hangi faziletinden başlayacağını bilemiyor.”


    Ruhaniyetinden özür dileyerek…


    NEŞ’ET ETTİĞİ ÇEVRE


    Ali Ulvi Kurucu İstiklal Harbi’nin zafere doğru ilerlediği günlerde, 1922 senesinde, Anadolu’nun eskiden beri parlak ve faal bir medresesi olan Konya şehrinde dünyaya geldi. Sülalesi Hocazadeler olarak bilinen maruf bir ailedir. Bu aile âlimler yetiştiren bir ailedir.


    Dedesi Hacı Veyis Efendi(1860–1935) “sadece bir alim değil, güzel meziyetlerin hepsine sahip mühim bir şahsiyet, rahmetin damla halinde inmesi gibi vakur ve heybetiyle beraber sevimli bir insandır. Ali Ulvi Bey ilk ruhi ilhamlarını bu muhterem zattan almıştır denebilir. Bir yerde ondan; “Zühd-ü takvada benzerine rastlamadığım” diye bahseder. Bir Radyo programında hatıralarını anlatırken dedesini şöylece tarif eder; “Dedem hayatım boyunca gördüğüm alimlerin en muttakisi, en dindarı, en irfanlı ve faziletlisi bir zat idi


    Diğer bir feyiz kaynağı da “Konya’nın ikinci Mevlanası” olarak bilinen, her yönüyle kemalatın zirvelerinde gezinen ve Tahir Büyükkörükçü Hocaefendi’nin ifadesiyle “Konya’nın bir daha kendisi gibi bir âlim göremeyeceği” Üveyszade Hacı Mustafa Efendidir.


    Babası İbrahim Efendi aynı zamanda hocasıdır. Ve Ali Ulvi Bey bu üç insan için; “Üçü de yakın tarihlerde emsali nadir görülen kimselerdendi” demektedir.


    Annesi Sare Hanım, Ali Ulvi Bey dört yaşında iken bu gam yurdundan sürur âlemine intikal eder. Annesininin ailesi, hocazadelerle yakın akrabalık şerefini kesmemek için kardeşi Aliye hanım’ı da İbrahim Efendiye nikâhlarlar. Aliye hanım idaresi, şefkati ve yakınlığı ile anne yokluğunu hissettirmez. Hem annesi hem teyzesi olur..


    “Konya’nın en mütedeyyin ve en muhafazakâr hanelerinden biri” olan bu kutlu hane sanki bir akademi hüviyetindedir; “Dedem, amcam, babam oturduklarında, evde konuştuklarında tuhaf gelir size, herkesin konuştuklarını konuşmazlardı. Evimiz sanki bir medrese idi bir akademi idi. Ya ilim konuşurlar, ya hadis, ya ayet konuşurlar, ya dedemin, amcamın, babamın mütalaaları esnasında zorlarına, tuhaflarına, ızdıraplarına giden bir meseleyi görüşürlerdi.”


    Her büyük insan gibi Ali Ulvi Efendi de sevgi halesi içinde yeşerir: “Henüz dört yaşımda iken anneden öksüz kalmamla, gerek baba tarafından, gerek anne tarafından candan alaka görüyordum. Özellikle anneannemin göz bebeği idim. Sevgi ve rahmet duyguları ile birlikte yetişmem için son derece titizlik gösteriliyordu.”


    İLK EĞİTİMİ


    Okul çağına girdiğinde ilkokula gider, fakat dedesinin torununu okulda ziyaret edip, ortamı görmesi üzerine okulu dışarıdan bitirmesine karar verilir ve yedi yaşında hafızlığa başlar. Bu sırada babasının imamlık vazifesinin Göçü köyüne nakli ile köye taşınılır. Burada Murat hoca adlı iyi bir hoca sayesinde hafızlığı güzel ilerler. Hıfzını babasında ikmal eder: “Bu emekler sayesinde on yaşımda, camilerde, diğer hafızlarla mukabele okuyan “Hafız Ali” oldum. Küçük yaştan itibaren güzel sesle Kur’an-ı Kerim, kaside ve naat okuyanlara aşinalığım vardır.”


    Bir başka yerde hafızlığı hakkında şunları dile getirmekte: “ Allah’ın izni, dedemin duası, babamın himmeti, Murat hocamın gayreti ile hafızlığım kuvvetli oldu..


    Babası oğlunun okumasının daha güzelleşmesi için onu Kur’an mektebine kaydettirir. Amcası ve babasından sarf, nahiv okumuş, bir başka hocadan da Kifaye kitabını bitirmiştir. Bu sırada ilkokul ve ortaokulu dışarıdan tamamlamıştır.


    Genç yaşlarında babasının bakkaliye dükkânında çalışmaya başlar. Dedesi onu bakkalda çalışır görünce; üzüntülü bir halde “Biz Ali’yi ilimle ilgilensin isterdik” demesi pederi İbrahim Efendiyi derinden etkiler ne pahasına olursa olsun Ali Ulvi’yi okutma kararı verdirir.


    O SENELER


    Küçük Ali Ulvi’nin gençliğe adım attığı o yıllar İslam’ın İslam diyarlarındaki gurbet seneleridir. Er olanın yağ gibi eriyip gittiği, şirin erlerin toprağın altına yattığı, sümbüller yerine zehirli dikenlerin bittiği, peteklerde balların kalmadığı seneler… Bayburtlu Zihni’nin deyişi ile


    Vardım ki yurdunu ayak göçürmüş,


    Canan göçmüş ıssız kalmış otağı;


    Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş,


    Sâkiler meclisten kesmiş ayağı.”


    O günleri yaşayan her iman sahibinin sesi soluğu bu şekilde tüter. Onlardan bir dertli, karşısında gördüğü bahar hediyelerine şöyle demekten kendini alamaz; “O bakımdan siz çok bahtiyarsınız. Bilmem ki bu bahar yamaçlarında, bahar yamaçlarının gülünün kıymetini bilebilecek misiniz? Kış görmeden bilmem ki baharı takdir edebilecek misiniz? Bir kaç şeyine bile bizim neslimiz ve bizden evvelkiler sağda solda dolaştı, ona destan kestiler. Acaba aralanan şu karın, şu buzun arasından bize tebessüm eden bir kaç şeyi görebilir miyiz?” dediler…


    HİCRET


    Ortamın değil çocuk okutmak, bir mümin için nefes bile alamayacak hale gelmesi üzerine babası İbrahim Efendi kutsal topraklara hicret etme kararı verir. Ali Ulvi Bey bir sohbetinde o elemli günleri şöyle anlatmakta; “Yıl 1938. Babamla birlikte Konya’da bir kunduracı dükkanına gitmiştik. Yaşlı kunduracı içeri girdiğimizde gözlerinden sicim gibi gözyaşı akıtarak bir gazete makalesi okuyordu. Selam verip içeri girdiğimizde, başını kaldırıp selamımızı aldı. Babam kunduracıya sordu; “Hayrola niye ağlarsın böyle?” Kunduracı yaşlı gözlerle, Falih Rıfkı Atay’ın yazmış olduğu bir makaleyi okuduğunu, ona ağladığını söylüyordu. Ve babama; “ben okudum, buyurun siz de okuyun” diyerek gazeteyi uzattı. Babam, kunduracıya yapılacak işleri tarif ettikten sonra kunduracıdan ayrıldık. Babam eve kadar dayanamadı, kunduracının gösterdiği makaleyi yolda giderken okumaya başladı. O da ağlamaya başladı. Ben şaşırmıştım. “Kunduracıyı ağlatan, seni ağlatan şey nedir?” diye babama sordum. Babam; “Yavrum Falih Rıfkı Atay nasıl bir makale yazmış, biz sizi nasıl yetiştireceğiz böyle?” Makalenin başlığı şöyle idi; “10.Yılda ezanın susturulduğu, Mabetlerinin her gün ahıra çevrildiği bir şehir yarattık” diyordu Ankara için. Bu, babamı ve bütün inananları ciddi şekilde üzmüştü. Eve vardığımızda aile büyüklerimiz bir araya gelerek karar aldılar, Medine’ye hicret etmek için. Amcam Hacı Veyiszade Konya’da çok sevilen alim bir zattı. Bu kararda onun etkisi büyük oldu.” Gün günden beter gelmektedir sanki: “Bir gün polis geldi, bizi ve pederi götürdü. Peder dedi ki; “Oğlum benim aşkım sizi okutmak, seni ben Mısır’a göndereceğim, El Ezher’e.”


    Babasını bu kararından caydırmak için Konya ileri gelenleri çok uğraşır ama nafile..Bir kere de meşhur alim Hülasat-ül Beyan adlı mübarek tefsirin sahibi Konyalı Mehmed Vehbi Efendi’nin huzurunda bu istek tekrarlanınca, İbrahim Efendi heyecanları dorukta şöyle haykırır: “Hacı Mehmed ağa! Yurdumda garip oldum yahu! Oğlumu okutamıyorum. Bütün melanet serbest, polisin işi yok, gücü yok, beni takip ediyor. Hapse götürüyor. Bir tarlam vardı, onu sattım. Ailemin ziynetini sattım. Onlar bitinceye kadar bunları okutacağım. Biterse sakalık(su satıcılığı) yapacağım. Hüccaca (Hacılara) su taşıyacağım, hamallık yapacağım.” Vehbi Efendi bunu duyunca; “Hacı Mehmed ağa, bu hale gelmiş imana aşk derler, aşk. Bunun önünde durulmaz. Bırakın gitsin de, yavrularını okutsun. Benim iki oğlum var. İkisi de cahil kaldı. Birisi tüccar oldu, birisi hukuk mezunu oldu. Kitaplarım hangi mezatta satılacak, onun gamını çekiyorum” demiş.


    SEVGİLİNİN DİYARINA DOĞRU


    1939 senesi Kurucu ailesi için hicret senesidir. Arkada gözü yaşlı yâr ve yâranlarını bırakarak, trenle İstanbul’a doğru yola çıkarlar. Burada Arabistan’a giriş vizesini ve Mısır’da okuması için Türk öğrencilerin kaldığı, Revak’ul Etrak Yurdunda kalma izni aldıktan sonra 23 Şubat 1939 senesi bir gemiyle İstanbul’dan ayrılırlar. Yorucu ve zahmetli bir seyahatin ardından bu güzide aile Cidde şehrine varır. Beş ay kadar Mekke’de kaldıktan sonra görüşmeler neticesi Medine’ye yerleşmeye karar verirler. Çünkü hadisi şerifin ferman ettiği gibi; “iman Medine’ye yılanın deliğe çöreklendiği gibi çöreklenmiştir” ve “iman Medine’ye iltica etmiştir.”


    GURBET İÇRE GURBET


    Kurucu ailesinin diğer fertleri Medine’ye doğru karayoluyla giderken, genç ilim taliplisi Ali Ulvi de Cidde’den gemiye binerek Mısır’ın yolunu tutar. Önünde büyük ufuklar vardır ve Mısır hayatı Ali Ulvi Beyin inşa edildiği yıllardır.


    O sırada Mısır, irfan hayatı bakımından çok velud dimağların bulunduğu bir kültür hazinesidir. Osmanlı çınarının yıkılırken eteğine döktüğü enfes meyvelerden bazıları Mısır’dadır; Son Osmanlı Şeyhülislamlarından Mustafa Sabri Efendi-ki kanaatimizce Ali Ulvi beyi Mısır’da en çok etkileyen kişidir- Düzceli allame Zahid el Kevseri, Mehmed Akif’in yakın arkadaşı Yozgatlı İhsan Efendi, Mustafa Sabri Efendinin kıymetli oğlu İbrahim Sabri bey gibi..


    Ali Ulvi Bey o günlerin Kahire’sinin fikri zenginliği hatıralarında şöyle yâd eder; “O zamanın Kahiresi, fikir yönünden son derece canlı idi. Doyurucu makaleler yazanlardan, yepyeni düşünceler ortaya koyan fikir adamlarından, herkesin okuyup tartıştığı yazılardan ve kitap bakımından zengin idi. Dini görüşlerin tartışılması da apayrı bir yer tutmakta idi. Benim için, istifade edebileceğim, bildiğini iyi bilen, bilmediği konuda söz söylemeyen, çilelerin içinden gelmiş, görmüş ve geçirmiş şahsiyetler de hep orada idi.”


    Ali Ulvi Bey’in bir yandan derslerinde başarıları devam ederken öte yandan Yozgatlı İhsan Efendinin kendisindeki şiire kabiliyeti keşfi ile bu vadide de ilerlemeye başlar: “Benim şiir kabiliyetim onun ve İbrahim Sabri beyin elinde kendini göstermeye başladı. Her fırsatta şiirden bahisler geçerken kuvvetli bir cazibeyle bu güzel sanata hayranlığım ilmi şekilde çerçeveleniyordu.”


    Hocası her konuda ona yol göstermektedir; “İlk aylarda Arapça kompozisyon yazabilmek için, Ürdün’de doğmuş ve okumuş Dağıstanlı Burhaneddin Efendi’ye gitmemi tavsiye etti. Yazımın ilerlemesi için de hattat Akil’den Rik’a dersleri alırdım. Böylelikle hem edebiyatımı, hem de yazımı ilerlettim.


    Ali Ulvi beyin hattı o kadar ilerlemiştir ki, Mustafa Sabri Efendi’nin bir eserini formalar halinde tekrar yazıp matbaaya götürdüğünde matbaadakiler şöyle demekten kendilerini alamamıştır; “Bu kadar güzel yazı ile matbaaya kitap gelmemiştir.”


    İhsan Efendi’nin; “Eski usulde okuyun, Fatih, Bayezid medreselerindeki gibi, ben öyle yetiştim” şeklindeki tavsiyesi doğrultusunda Ezher’in Kısm’ül-âm bölümüne kayıt yaptırır. Okulun ilk merhale olan “Ehliye” imtihanını kazanmış, yüksek diploma sayılan “Alemiye” imtihanına hazırlanırken babası İbrahim Efendi’nin ansızın 1945’de vefatı üzerine tahsilini tamamlayamadan aile riyasetini üzerine almak üzere Mısır’dan ayrılarak Medine’nin yolunu tutar.


    MEDİNE GÜNLERİ


    Güzel bir tefavuk olarak, kendisinden “sohbetlerinden hayran kaldığım, çok şeyler öğrendiğim ve birbirinden güzel ortak hatıralarımız olan” diye bahsettiği merhum Hasan El Benna ile birlikte Hicaz topraklarına yolculuk eder. Ve artık Resulullah’ın mücaviri olarak geçireği kutlu günler başlamak üzeredir; “Kervan Medine’ye yaklaştıkça içimde bir ferahlık, huzur ve huşu hissediyordum. Artık bu şehir benim için yeni bir vatan olacak ve gelecek hayatım bu topraklar üzerinde gelişecekti. Rabbime sonsuz hamd ve şükürler ederek Peygamber Efendimizin değerini bilenlerden olmamı niyaz ettim.”


    Hani bir söz vardır ya; “hamdım, piştim, yandım” diye. İşte altı senelik Mısır hayatında en güzide mana aşçılarının elinde pişen Ali Ulvi Bey için Medine günleri sonsuz Allah aşkı ve Resul sevgisiyle yandığı, o nispette de çevresindekilerde yangınlar tutuşturduğu zamanın altın dilimleri olmuştur: “1946 senesinin Hac mevsiminde geldiğim Medine’de geçirdiğim günler ömrümün en güzel, en verimli, en feyizli ve en faydalı günleri idi. Fikir ve görüşlerinden istifade edebileceğim çok çeşitli şahsiyetlerle görüşme fırsatı buldum.” “En verimli şiir hayatım Medine’de başladı. Bu şehrin vakte ve ömre kazandırdığı bereketten benim de istifade imkânım oldu. Resulullah’a yakın olmak benim için nur üstüne nur oldu; hele kendilerini rüyalarımda görüşümle elde ettiğim feyiz ve hazzı ifade edemezdim; zira bu haller yaşanarak tadılır ve tattıkça yaşanır.”


    1947 senesinde kendileri gibi muhacir, Konyalı baba dostu İbrahim Efendi’nin kızı Fatımahanım ile evlenir. Bu evlilikten birisi kız üç evladı olur.


    Medine’ye döndüğünde kendisini karşılayan tabloyu şu şekilde anlatır; “Yeni ilklim ve şartlara intibak etmem gerekiyordu. Karşımda aşılması zor merhaleler vardı. Genç yaşta dul kalmış annem ve yetim iki kardeşim karşılarında ancak beni buluyorlardı.”


    Aile geçimini sağlamak için bir süre mendil çizimi ve basımı işle uğraşır, maarif okullarında hocalık yapar, Sonra Evkaf Dairesinin mahtutat ve arşiv dairelerinde çalışır. Daha sonra 1953 senesinden emekli olduğu 1985 yılına kadar çeşitli kütüphanelerde müdürlük yapar. Bu sırada bir çok eski eserin tasnif ve incelemesi ile uğraşır, ilim ve kültürünü artırdıkça artırır.


    ÖMÜR AĞACININ SON GÜNLERİ


    Emekli olduktan sonra Türkiye’ye gelmelerini sıklaştırır. Her gelişi büyük fütuhatlara vesile ve gönül ülkelerini serinleten bir sağanak yağmur gibidir. 1994 Ramazan ayında ağır bir felç geçirmesine rağmen faaliyetlerine ara vermez. Ömrünün son yıllarında altı ay kaldığı ve her tarafını karış karış gezdiği Anadolu’da yeni yetişen gençliği göz yaşları ile selamlar;


    Ne gelen var, ne giden var; ne gülümser bir yüz.


    Yolcu yorgun, yük ağır, menzil uzaklarda henüz.


    diye milletçe ümitsizliğe düşmüştük dün,


    Uyanış fecri ufuklarda belirmekte bugün”


    Genç nesilden bize hep müjdeci sesler geliyor


    Uyanış fecrini marşlarla bütün besteliyor


    Taşı toprakları yurdun dile gelmişçesine


    Uyuyorlar koro halinde İlahi sesine”


    Son aylarında sıhhat problemleri iyice artar ve 3 Şubat 2002’de ircii emrine münkad olarak Medine’de şeb-i arusuna erer. Allah Rahmet eylesin. Başta ülkemiz olarak geniş bir çevrede yankı uyandıran vefatı dolayısı ile bir çok yerde gıyabi cenaze namazı kılınan Ali Ulvi Efendi Cennet-ül Baki mezarlığına defnedilir..


    ŞAHSİYET VE AHLAK-I HAMİDESİ


    Onu “tam bir insan-ı kâmildi” diyerek özetleyebiliriz aslında. Sünnete ittibası çok yüksek olduğundan Peygamber’in ahlakının bir yansıması vardı onda. Muhterem hocamız Hayreddin Karaman Beyefendi onu şu güzel ifadelerle anlatıyor: “Yüzünde Muhammedî nurun izleri vardı; mütebbessim, mevzun (ölçülü), nurlu bir yüz. Onunla bir mekanı ve zamanı paylaştığınızda, o zaman ve mekan, sizin hayatınızda, mutluluk, heyecan ve kemal yolculuğunda ileri doğru atılmış bir adımın anıtı olurdu. Oradan mutlaka güzel duygular ve faydalı bilgilerle ayrılmış olurdunuz.”


    Mustafa Özcan bey de şunları ifade ediyor; “Ali Ulvi Bey arif meşrep kişiliğiyle adeta bir pamuk dedeyi çağrıştırıyordu. Fikrin katılığının yerine, gönlün yumuşaklığı vardı onda. Mücessem bir hamiyet timsali idi. Cakarta’dan Tanca’ya; İslâm dünyasının dertleriyle hemdert olurdu.”


    Dr. Coşkun Yılmaz beyefendi de şu bilgileri veriyor bize: “Arif, abid, zahid, nezahet ve nezaket sahibi, zarif, latif, sevimli, tertipli, mütevazıydı.Tatlı dilli, güler yüzlü, güzel giysili idi.”


    MÜMTAZ VASIFLARI


    A-Peygamber Sevgisi


    Ali Ulvi Bey denince akla hemen İnsanlığın İftihar Tablosuna karşı duyduğu derin sevgi ve bağlılık gelir. Bu konuda ne hisli terennümleri vardır;


    Çiçekler, lâleler, güller sana ilân-ı aşk eyler


    Gönüllerde esen bâd-ı sabâsın Yâ Resulullah


    Burada bunların en meşhur üç tanesini kaydetmeden geçemeyeceğiz:


    RÛHUM SANA ÂŞIK


    Rûhum sana âşık, sana hayrandır Efendim,
    Bir ben değil, âlem sana kurbandır Efendim.

    Ecrâm ü felek, Levh u kalem, mest-i nigâhım,
    Dîdârına âşık Ulu Yezdân’dır Efendim.

    Mahşerde nebîler bile senden medet ister,
    Rahmet, diyen âlemlere, Rahman’dır Efendim.

    Tâ Arşa çıkar her gece âşıkların âhı,
    Medheyleyen ahlâkını Kur’an’dır Efendim.

    Aşkınla buhurdan gibi tütmekte bu kalbim,
    Sensiz bana cennet bile hicrândır Efendim.

    Doğ kalbime bir lahzacık ey Nûr-i dilârâ
    Nûrun ki gönül derdime dermândır Efendim.

    Ulvî de senin bağrı yanık âşık-ı zârın
    Feryâdı bütün âteş-i sûzândır Efendim.

    Kıtmîriniz ey Şâh-ı rüsûl, kovma kapından,
    Âsîlere lûtfun yüce fermândır Efendim.






    DERDİMENDİM


    Derdimendim yâ Rasûlallah, devâ ol derdime,
    Destgir ol, yâ Habiballah, bu asî mücrime!..
    Sen şefâat kânı varken, yalvarayım ben kime?..
    Ben Rasûl-i Kibriyânın, bülbül-ü nâlânıyım.
    Mücrimim gerçi, cemâl-i Mustafâ hayrânıyım..

    Bûy-i vaslındır, muattar eyleyen sünbülleri,
    Nur cemâlinden eserdir, bağ-ı aşkın gülleri,
    Gül cemâlindir Habîbim, mesteden bülbülleri,
    Ben Rasûl-i Kibriyânın, bülbül-ü nâlânıyım.
    Mücrimim gerçi, cemâl-i Mustafâ hayrânıyım

    Cânını cânâne kurban eyliyor pervâneler,
    Bezm-i vaslın neş'esinden, gaşyolur mestâneler,
    Aşıkın gözyaşlarından, doldu hep peymâneler,
    Ben Rasûl-i Kibriyânın, bülbül-ü nâlânıyım.
    Mücrimim gerçi, cemâl-i Mustafâ hayrânıyım..

    Ermek istersen, O şâh'ın himmet-ü imdâdına,
    Cânü dilden âşık ol sen; "İsm-i zât" evrâdına,
    Ses verir (Ulvî); melekler âteşin feryâdına,
    Ben Rasûl-i Kibriyânın, bülbül-ü nâlânıyım.
    Mücrimim gerçi, cemâl-i Mustafâ hayrânıyım





    DOĞMAZDI KALBE İMAN


    Doğmazdı kalbe iman, inmezdi arza Kur'an,
    Meçhul olurdu esmâ, Levlâke yâ Muhammed!
    ( Sensiz cânım Muhammed)

    Mâtem tutardı gökler, gülmezdi hiç melekler,
    Mahzûndur Arş-i alâ, levlâke yâ Muhammed!

    Feyzinle güldü âlem, gufrâna erdi âdem,
    Ağlardı belki hâla, Levlâke yâ Muhammed!...

    Sayende erdi insan Tevhîde, yoksa putlar,
    Mâbûd olurdu -hâşâ- Levlâke yâ Muhammed!..

    Şefkatli annesinden öksüz kalan yetîme,
    Benzerdi sanki eşyâ, Levlâke yâ Muhammed!..

    Gün görmeden baharlar, sislerle örtülürdü,
    Zindan olurdu dünyâ, Levlâke yâ Muhammed!..

    İnler dururdu sesler, her nağme hıçkırıkdı;
    Tutmuştu Arşı şevkâ, Levlâke yâ Muhammed!..

    Dünyâda tek hakîkat uğrunda can verenler,
    Bulmazdı derde kimyâ, Levlâke yâ Muhammed!..

    Al kan, figan içinde te'yîd ederdi zulmû;
    Binlerle kanlı sehpâ, Levlâke yâ Muhammed!.





    Bu bahse kendisinin gördüğü bir rüya ve üç müşahede ile son verelim; “Mehmed Zahid Efendi(1895-1980), Hacca gittiklerinde bir keresinde Ali Ulvi Bey’in müdürlük yaptığı kütüphanede kalmak, gece burada istirahat buyurmak ister. Ali Ulvi Bey; “şeref duyarım” cevabını verir ve şu rüyasını anlatır: “Geçen senelerin birinde, şu kanepede Peygamber Efendimizi yatar buldum. Peygamber-i Zişan kanepede yatıyor. Hz. Osman nöbet bekliyor başında. Ben de kapıda bekliyorum. Yukarıda hafif bir tıkırtı oldu. Peygamber Efendimiz derhal uyandılar.. Uyanması ile Hz. Osman’ın bir çırpınışları var; “Ya Resulullah rahatsız mı oldunuz? Rahat ettiremedim mi sizi” diye. Peygamber Efendimiz gül bahçesi gibi, mehtap gibi, avizeler gibi, nurlar içinde parlayan simasıyla; “çok rahat etmişim Osman” dediler…


    Tabii bu rüyayı dinleyen Mehmed Zahid Kotku hazretlerinin o gece gözlerine edeben bir saniye bile uyku giremez..


    Müşahedeler de şöyle; Dr. Coşkun Yılmaz Beyefendi anlatıyorlar; “1997 Haccında Esad Coşan Hocaefendi ile gidenler o yıl Arafat’ta Hocaefendinin yaptığı bir duadan söz etmişlerdi. Bu duayı, Berlin sokaklarında araba teybinden dinlemek nasip olduğunda,orada olmamakla birlikte, çok derinden etkilendiğim bir niyaz, bir yakarıştı. Bu duya şahitlik edenler arasında Ali Ulvi Bey yok. Ali Ulvi Bey daha sonra Esad Coşan Hocaefendiyi ziyaret gelir. Sohbet sırasında hocaefendiye şöyle der; “Efendi Hazretleri, siz Arafat’ta dua ederken Peygamber Efendimiz de “Amin” diyordu


    Diğer bir müşahedesi de şöyle; Zaman Gazetesi eski müfettişlerinden Mehdi Yönet Bey anlatıyorlar: “1995 yılında Ankara’da yapmış olduğumuz Ebedi Risalet Sempozyumuna çok büyük katılım olmuş, salon tıklım tıklım dolmuştu. Cuma günü Şanlıurfa’da, Pazar günü ise Ankara’da yapılmıştı. Sempozyum bitimi İstanbul’a dönmek için Esenboğa Havaalanına giderken, Mustafa Yazgan hocamız da arabada bizimle birlikte idi. Mustafa Yazgan hocam Ali Ulvi Kurucu Hocam’a şöyle bir soru sordu; “Urfa’da yapmış olduğumuz sempozyumda kelimeler adeta kendiliğinden ağzımdan çıkıyordu. Ankara’da bunun tam tersi oldu. Kelimeler adeta boğazımda düğümleniyordu. Çok zorlanarak konuştum. Bunun sebebi nedir?” Ali Ulvi Kurucu hocam, elindeki asâsını yere 3 sefer vurarak; “Mustafa Bey, Mustafa Bey! Sen Ankara’da kimin huzurunda konuştuğunun farkında mıydın? Sabah saat 9’da sempozyum başlarken Fahr-i Kainat Efendimiz salonu teşrif ettiler. Sempozyum bitinceye kadar oradan ayrılmadılar. Bunun ne demek olduğunu biliyor musun? O Güzeller Güzelinin huzurunda konuşmanın ne büyük şeref olduğunu biliyor musun?” diyordu…


    Yine Mehdi Yönet beyin bir hatırası; Kayseri’de bir ziyaretlerinde bir ev kendilerine tahsis edilir ama Mehdi beyi bir türlü uyku tutmaz; “O gece bir türlü uyku tutmuyordu. İki de bir kalkıp abdest alıp namaz kılıyorduk. Gecenin bir saatinde kalktığımda Ali Ulvi Kurucu hocamla karşılaştım. “Ne o Mehdi yavrum, uyuyamıyorsun değil mi?” diye sordu. Ben de “uyuyamıyorum” dediğim de; “Mehdi yavrum, nasıl uyuyacaksın? Fahr-i Kainat Efendimiz burada. Onun olduğu yerde uyunur mu yavrum” diyordu. O geceyi sabaha kadar uykusuz geçirdik..


    Salih Okur


    Kaynak : [Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]


  2. #2
    Status
    Offline
    YemiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Aktif Üye
    Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Yer
    aydın
    Yaş
    31
    Mesajlar
    289
    Tecrübe Puanı
    9

    Standart

    Şairliği


    Ali Ulvi Beyin şiire yatkınlığı aile çevresinden gelmektedir: “Şiir ve edebiyatı seven bir ailede yetişme fırsatım olmuş. Annemin işittiği beyitleri hemen ezberlediğini ve güzel şiir okuduğunu anlatırlar. Aynı zamanda halalarım kendi aralarında şiir müsabakaları yaparlardı. Benim ise, küçük yaşlarda başlayan şiir aşkım Mısır’da İhsan hoca, Mustafa Sabri Efendi ve İbrahim Sabri Efendi’nin destekleri ile nema buldu.”



    “Şiire karşı kara sevda denecek bir hayranlık meylini kalbimde duyardım. İşittiğim dini ve gayr-ı dini güfteyi bir dinleyişte ezberlerdim desem mübalağa yapmış olmam. Bu hal yıllarca ruhumda kaynayıp coşmuştur. Vakta ki Mısır’a gidip sebeb-i feyzim ve saadetim olan üstadlarım merhum Tokatlı Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Düzceli ders vekili Kevseri Efendi, Yozgatlı Mehmed Ihsan Efendi ve şair İbrahim Sabri Bey'le şerefyap olup bunların her celsesi bir akademi hüviyetinde olan ilmi, ebedi, manevi irfan ve fazilet sohbetleriyle mütenevvir olduktan sonra şiir ve şair ne demekmiş, şiir nelerden doğarmış ve kimlere şair denirmiş, anladım.”


    Beşir Ayvazoğlu Beyefendi bu hususta şunları yazmaktadır: “Şiir yazma hevesi de bu sohbetler esnasında uyanan Ali Ulvi Bey, Prof.Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu'nun babası Yozgatlı Mehmed İhsan Efendi'den Türk ve Arap şiiri okuyup aruzu bütün incelikleriyle öğrenmiş. Kral Faruk'un sarayında mütercim olarak görev yapan ve Osmanlı devrinden kalma vesikaları Arapça’ya çeviren Yozgatlı İhsan Efendi, ikindiden sonra da Sultan Mahmud Medresesi'nde Türk talebelere Ruhi-i Bağdadi, Ziya Pasa, Muallim Naci gibi önemli şairlerin eserlerini okutur, özellikle yakın dostu Mehmed Akif'i ah ederek anar ve her fırsatta Safahat'tan mısralar terennüm edermiş. Yozgatlı İhsan Efendi'nin derslerine devam ederken bir gün kalbinin derinliklerinden nes'et eden dayanılmaz bir istekle şiir yazmaya ve aruzu Mehmed Akif gibi kusursuz kullanabilmek için Revaku'l-Etrak'te sabahlara kadar tef'ilelerle boğuşmaya başlayan genç Ezherli, bir keresinde birkaç şiirini Rıza Tevfik'e gönderir. Merhum cevabi mektubunda ömrü Arabistan'da geçen birinin kusursuz bir aruzla ve sade Türkçe’yle yazabilmesine hayret ettiğini, bunun müstesna bir dil ve şiir kabiliyetini gösterdiğini yazmıştır.”


    Aruz bilgisini ve aşkını İhsan Efendi’ye borçlu olan Ali Ulvi Bey’in Mısır’daki asıl şiir üstadı, Şeyhülislam Sabri Beyin oğlu İhsan Sabri beydir. Tabii en çok etkilendiği şair de Mehmed Akif Bey; “ Türk şairlerinden bahsedilirken başta her Müslüman Türk’ün gönlünden bir bayrak gibi dalgalanan Mehmed Akif Bey geliyordu. Şiirleri heyecan fırtınaları içinde okunuyor ve gözyaşları içinde dinleniyordu. Bu manevi ve ruhani havadan ben o kadar müteessir olmuştum ki, Safahat’ı adeta tamamen ezbere okur hale gelmiştim. O derecedeki aklımı, fikrimi şiir ve edebiyat sevgisi istila etmişti. Şunu da bir gerçek olarak söyletebilirim ki Rabbim şahiddir… Camiu’l Ezher’de Türk talebelerinin kaldığı Ravak-ul Etrak’te odamda, yatmazdan evvel, abdest alır, iki rekat namaz kılar,elimi kaldırır ve şöyle dua ederdim: “Ya Rabbi! Mehmed Akif gibi şair olayım, Cenab Şehabeddin gibi nâsir(yazar) olayım.”


    Bu samimi dua kabul olmuş ki bir ziyaretlerinde Akif Beyin yakın dostu merhum âlim Hasan Basri Çantay hoca kendisine şöyle diyecektir: “Evladım, Akif’e yetişemediğini biliyorum, ama İslam’ın Nuru Dergisinden okuduğum şiirlerinde, Akif’ten ders almışçasına, Akif’in tarzında yazdığını gördüm.”


    Yine Mehmed Akif’in dostu ve Mısır’dan ayrılırken yazdığı enfes meali kendisine emanet ettiği Yozgatlı İhsan Efendi şu iltifatta bulunacaktır ona: ”Ulviciğim, şiirlerinde merhum Akif’in sesini duyuyorum.”


    Şiirlerinde Akif’in ruhu o kadar sinmiştir ki merhum Tahir-ül Mevlevi’ye bir şiiri okunduğunda Tahir Efendi tereddütsüz “Akif’in” demiştir.


    Etkilendiği şairleri bir mülakatta şöyle sıralamıştır: “Fuzuli, Baki, Nef’i, Şeyh Galib, Namık Kemal, Ziya Paşa, Abdülhak Hamid, Muallim Naci, Recaizade Mahmud Ekrem, Cenab Şehabeddin, Tevfik Fikret, İsmail Safa, Mehmed Akif, Yahya Kemal, Ahmed Haşim, İbrahim Sabri Bey, Faruk nafiz ve şiirde son üstadım Mahmud Cevdet Sezer Beyler…”


    İlkinde olduğu gibi Akif-i Sâni’de de şiir İslam illerinin feryad u figanı, gözyaşı besteleridir;


    Gözyaşlarımın bestesi ateşli eninle


    Gönlümde yanan hasreti bir ney gibi inle”


    Merhum, Gecelerin Gündüzü adlı eserinin önsözünde bu hususa şöyle temas etmektedir: “Ne hikmetse; benim kısmetime kanayan bu yaraları şiirimle sarmak vazifesi düştü.”


    Birleştiriciliği


    Ali Ulvi Beyde müşahede ettiğimiz ve çok da sevdiğimiz bir özellik vahdete verdiği önemdir. O, Ehl-i Sünnet şemsiyesi altındaki bütün meşreb ve mesleklere muhabbetle yaklaşmış belki de bunun için her meşreb onu kendinden bilmiş, bağrına basmıştır. Böyle bir düşünceye ne kadar muhtaç olduğumuza hal-i âlem şahittir;“Evet, bütün İslam âleminde olduğu gibi memleketimizde de hasreti çekilen, İslam’ın ruhu demek olan vahdeti temin etmeyi din borcu bilen, büyük idrak ve basiret, yüce ahlak ve feragat sahibi insanlardır.”


    Bu geniş ufku sayesinde, onun yanında Bediüzzaman da Hasan el Benna gibi saygı görür, Mevdudi, Sami Efendi ile beraber hüsnü kabulle karşılanır, Nedvi, ile Zahid Kotku aynı şekilde selamlanır, Abdülhakim Arvasi, Said Havva ile beraber hayırla yâd edilir, İkbal ile Akif ruh iklimlerini beraber coşturur.


    HATIRALAR


    Ali Ulvi Bey, Cenab-ı Hakkın büyük ikramlarına ermiş bir kimsedir. Bunlar arasında bizleri en çok gıptaya sevk edeni; Allah Resulünün köyünde, 20. asrın büyük dertlilerinin çoğu ile görüşmüş, her biri bir canlı tarih olan nice ayaklı kütüphanenin sohbetlerinden feyiz almış olmasıdır. Magrib memleketlerinden Şarki Asya’ya kadar uzanan çok geniş bir coğrafyadan yüzlerce gönül dostunun hatıraları ile dopdolu idi. Çok şükür, bu hatıralar bantlara alındı. İnşallah da yakın zamanda neşredileceğini umuyor ve sabırsızlıkla bekliyoruz. Bu hatıralardan bir buket sunalım istedik.


    Mısır Ulemasından bir zatın Türk Milleti hakkında söyledikleri


    Ali Ulvi Bey, 1970 Haccında Arafat’ta, Kastamonulu Mehmed Feyzi Efendi ile sohbetinde Mısırlı bir âlimin şu kanaatlerini aktarmaktadır: “Türk milleti, yüzelli seneden beri, hususan kırk elli seneden beri yağmur gibi belalara giriftar olmakta; buna rağmen imanını kaybetmemiş. On hacı gönderemeyen ülke bu sene elli yedi bin hacı gönderdi. Demek ki, bu millet büyük bir dua almış. Allah yolunda çok şehid vermiş. Cenab-ı Hakkın din-i mübini uğrunda çok ihlâsla kan dökmüş. Bu millet için ve bütün âlem-i İslam için bu makâmât-ı mukaddesede dua ettim. Eğer Türk milletinin başına gelen felaket, başka bir milletin başına gelseydi, perişan olurdu.”


    Mustafa Sabri Efendinin Gözyaşları


    Ali Ulvi ve Mustafa Runyun, Ali Yakup Hoca, bir grup Yugoslavyalı Müslüman, her hafta tatil günü yaşlı şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendinin ziyaretindeler. Akşam ve yatsı namazlarını beraber kılıyor, Şeyhülislâm Efendinin sohbetinden istifadeye çalışıyorlar. Namaz vakti Ali Ulvi Bey müezzinlik yapıyor, Mustafa Sabri Efendiye uyarak namazlar eda ediliyor.


    Bir akşam karanlığında yurdundan ve yakınlarından uzakta kalmanın verdiği hüzünler arasında edilen dualar, çekilen tesbih ve zikirler!.. Sesin ezgisindeki hikmete bakın ki, Mustafa Sabri Efendi namazın arkasından sormak durumunda kalıyor:


    "Evlâdım, biraz evvel kamet getirirken, tesbih dualarını okurken, hangi makam ile okumuştunuz, biliyor musunuz?"


    Ali Ulvi Bey (o sıralarda çok genç olacak), çekine çekine,


    "Hüseynî olacak efendim" demek durumunda kalmış.


    Düşünün ki, henüz namazın sonu. Daha diz üstü otururlarken cereyan eden bir muhavere bu. İşte o anda bilinmez hangi sebeplerle, Mustafa Sabri Efendi devam ediyor:


    "Evlâdım, hüseynî makamı tam bir Türk makamıdır. Hüseynîyi dinlerken insanın gözünün önüne Anadolu’muzun viran bağları, mor dumanlı dağları, masum ve garip ovaları gelir."


    Meğer bunları söylerken yaşlı şeyhülislâmın gözünden yaşlar boşanıyor, sesi de titreye titreye çıkıyormuş. Ve tabii o anda ve Mısır gibi bir diyarda, kendi ülkelerinin ve milliyetlerinin özeti mesabesindeki o küçücük cemaat de ağlamaya başlamasın mı?


    Beş Yahudi


    Mustafa Sabri Efendi derdi ki: “Yahudiler insanlık âlemine beş tane kimyasal veya hidrojen bombası atsalar, beş tane küfür ve dalâlet önderi Yahudi âlimin icra ettiği tesiri yapamazlar. Bunlar Komünist Marx, Evrimci Darwin, Avusturya'lı Freud, Fransalı pozitivist Auguste Comte ve Sosyolog Durkheim'dir. Bunlar insanlık âleminin akıl, düşünce, anlayış ve ahlâkını perişan eden insanlardır. Yahudiler bu insanları büyüttüler, insanların gözünde yücelttiler ve neticede bunları küfre öncülük edecek kişiler olarak karşımıza çıkardılar. Bu gün bize düşen onlarla savaşmak ve mücadele etmektir. Zira dinimiz bize küfre öncülük edenlerle savaşmayı emrediyor. Ben yakinen biliyorum ki bir gün gelip bunların maskeleri düşecek ve ilim adına işledikleri cinayetler ortaya çıkacak. Çünkü Hakk'ın dışında dalâletten başka bir şey yoktur.”


    Dil Faciası


    “Mustafa Sabri Efendi feraset deyin, keramet deyin, görüş deyin İsmail Bey... 943 veya 44. Alman harbi bütün şiddetiyle devam ediyor. Rus orduları Macaristan'a girdiler. Macaristan'da Alman orduları müthiş harpler yapıyorlar. Alevler içinde kâinat. Hocaefendiye gittim. Akşam üzeri, akşamla yatsı arası. Şeyhülislam Türk radyosunu dinliyor. Nurettin Artanı konuşuyor. Selam verdim. Selamımı aldı dinledi. Dedi "Azizim, Almanya gidiyor." Hâlbuki biz de Almanya'nın galip gelmesini istiyoruz. "Fani teselliler sizinkiler" dedi. "Rus ordusu Macaristan'a gelmiş ayol. Bundan ne çıkar? Demek ki Ruslar Japonya hududundan emin olmuş. Japonya'nın vurmayacağından da emin olmuş, Japon hudutlarındaki askerlerini de getirmiş Rusya. Yalnız, adam üç kelime kullandı anlayamadım" dedi. Daha yeni çıkıyordu, "taşıt" gibi kelimeler... Dedi ki: "Azizim, gerçi siz de, 'bu hoca artık vehme kapıldı' diyeceksiniz ama keşke ben yanılmış olsam. Türk'ün başına gelen bu dil faciası nereye gidiyor biliyor musunuz? Bozula bozula dejenere olacak. On sene evvel yazılan kitaplar anlaşılmayacak. Nesil birbiriyle anlaşamaz olacak. En nihayet bir yıkıcı daha çıkacak, diyecek ki, "bununla ne telif, ne tercüme hiçbir şey olmuyor. Ne şiir yazabiliyorsun, ne kitap tercüme edebiliyorsun. İlim, edebiyat lisanından çıktı, artık, dillikten çıktı. Binaenaleyh dil vasfını kaybetti, medeni milletlerden birinin dilini almamız lazım" diyecek. O devirdeki hâkim dil neyse, ona gidiyor bu iş" dedi. "Türk'e yazık oluyor evladım" dedi.


    Emin El Hüseyni'den Bir Hatıra


    Allah rahmet eylesin 1975'te, Medine'ye Filistin Müftüsü Emin EI-Hüseyni gelmiş idi. Son asır İslam liderlerinin en temizlerinden, en samimilerinden, en fedakârlarından ve İslam düşmanlarının oyunlarını bilen basiretli bir zat idi. Otel'de ziyaretine gittim. Ömrü cihadla geçti. Ziyaretine Medine'de bulunan Filistinliler de geldiler. Ben de dinliyorum tabii. Vatanlarından olmuşlar, sürülmüşler. Kolay değil. Hazrete soruyorlar, cevap veriyor. Gayet halim, Selim, ölçülü, ağzından çıkanı kulağı duyar bir şekilde cevap veriyor. Filistinliler, İslam âlemindeki bilhassa Arap dünyasındaki liderlere hain, falan demeye başladılar. Müftü Efendi dedi ki: Hain demek kolay değil, düşman kuvvetli evladım. İngiltere de, Amerika da, Rusya da onunla. Bugün harb etmek için bu üçünden alacaksınız silahı. Üçü de onun dostu. Allah'tan başkasına dost olmayın. Ama Allah'a dost olacak yüzümüz de kalmadı dedi. Allah dosttur. Fakat kimin dostu? İman edenlerin dostu. Sahtekârların dostu olur mu? Hayran oldum insafına.”


    Hacı Veyiszade Mustafa Kurucu


    “Amcam hakkında bir eser yazmak isterim. Bugünkü davaya hizmet etmek isteyenlere örnek olur. Bu memleketten kimler gelmiş, kimler geçmiş. Alimi rabbani kimmiş? Amcamın camisinde bulunan bir zat anlattı. İmam Hatip mektebi yapılmış amcamın gayretiyle. Demişler ki, "Hocam siz de bir ders verseniz." Sevinmiş.


    "Oğlum ben bugün için doğdum. 5 ders okutacağım." diye karşılık vermiş. Aziziye Camiinin de imamı aynı zamanda, Derslere girip çıkarken mektep müdürü Hoca efendi "İnkılâplardan bahsetmiyor" diye Talim Terbiyeye rapor etmiş. Ondan da amcamın haberi olmuş. Bu müdür bir gün amcamı ziyarete gitmiş. Aziziye Camii'ne. Halk gelmiş ziyaretine oda dolu. Müdür geldi ama yer yok. Bulduğu bir yere oturdu. Amcam demiş ki "Müdür Bey müdürün yeri orası değil, orada da müdürsünüz, burada da." Müdüre olan bu iltifatı ben çok gördüm. Hepsi gittiler, ikimiz kaldık. Dedim ki "Hocam elini öpeyim. Bu adam değmez bu iltifata." Mehmet'im evladım, bilirim. Bunlar beni bu hizmetten men etmek isterler, ben ki yıllardan beri medreseleri kapatanların kapıları kapansın derim. Bugün mektep çıktı. Önüme 5 ders okutma fırsatı geldi. Okutmazsam dünyanın en namert insanı olurum. Ben adam yetiştirme bahçıvanıyım. Allah Teala benden bunu soracak. Ey kulum hani sen seneler boyu talebe olsa da okutsam diyordun, imkân verdim, müdüre küstün, müfettişe küstün. Peygamber Efendimizin yeminini edeyim sana, Nefsim yed'i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, bir talebenin yetişmesi uğrunda 1000 münafığın kahrını çekerim.


    Şu beyti okumuş.


    Yar için ağyare minnet ettiğim aybeyleme


    Bağıban bir gül için bin hare hizmetkâr olur.


    Ebul Hasan En Nedvi’nin Ali Ulvi Beye söyledikleri:


    ”Gençlerinize tarih şuurunu vermeyi ihmal etmeyiniz. Çünkü Cenab-ı Hak sizin tarihinize o kadar ihtişamlı bir zenginlik lütfetmiş ki, Sahabe-i Kiram’dan sonra hiçbir milletin tarihi sizin maziniz kadar şan ve şerefle dolup taşmamaktadır. Gençleriniz tarihin o şerefli sahifelerini mütalaa ederken, ruhlarına o büyük savaşlardan hamaset rüzgârlarının estiğini göreceklerdir. İslam’ın nur ve irfanını dünyanın en hücra köşelerine kadar yayan büyük atalarınızın fütuhatını gördükçe, onlardaki kudret ve cesaretin siyaset ve basiretin, merhamet ve adaletin asaletine hayran olacaklardır. Onlar gibi büyük insan olmaya hazırlanacaklardır. Zira büyük işleri, büyük insanların muvaffakiyete erdirmesi gibi, büyük hareketler de büyük ruhların eseridir.”


    Hind Müslümanlarının Ecdadımıza bakışı


    Mevlana Şibli Numani’nin baş tilmizi merhum Seyyid Süleyman Nedvi, Ali Ulvi Bey’e şunları söylemiş: “Çok büyük ecdadınız var. Hilafeti üzerine alarak tüm İslam âleminin sorumluluğunu üzerine almış. Çocuklarımıza sizin atalarınızın ismini koyuyoruz.”


    Muhammed Gazali’nin enfes sözü


    Son asrın âlimlerinden Mısırlı Muhammed Gazali ile ilgili Ali Ulvi Beyin bir anısı: “El Müslimûn adlı dergi kendisinden yazı istiyor. O şu cevabı veriyor: “Siz benden tatlı hayal istiyorsunuz, ben ise acı hakikatlerle doluyum. Razı iseniz yazayım.”


    Eşref Edib Beyin Ağlaması


    1955 te Eşref Edip Bey'i ziyaret etmiştim yazıhanesinde. Dosyadan bir kâğıt çıkarmış okuyor. Ağlıyor. "Hayırdır niye ağlıyorsun?"


    "Buyurun okuyun da, siz de ağlayın" dedi. Şükrü Kaya olacak Allah-u âlem, dâhiliye vekili imzasıyla bir tamim gazetelere, dergilere geliyor. “Allah’tan, ahlak’tan bahis yasaktır.” “Ali Ulvi Bey,” dedi, “Allah'tan ahlak'tan bahis yasak olursa memleketin gençliğinin sonu ne olur yahu? Süleyman Çelebi "Her nefeste Allah adın de müdam" der, bu ömürde bir kere Allah deme diyor. Bir kazanda nasıl kaynatacağız bu işi?” O günler böyle günlerdi.”


    İmam Hatipler


    Amcam 49 ve 50'de Hacca geldi. İki sene üst üste orada baktım, "İmam-Hatip açacağız, talebe yetiştireceğiz" diye çırpınıyorlar. Ben tabiî memleketi eskisi gibi sanıyorum. Dedim ki, "Amca istikbali meçhul olan bir okula kim evladını gönderir? Herhangi bir solcu iktidarın bir hareketiyle kapanmaya mahkûm olan bir müesseseye hangi çocuk gelir amca? Dedi ki "Oğlum sen hafızsın" Allah, İslamı bütün dinlere olan hâkimiyetini gerçekleştirmeyecek mi? Bunu vaat etmiyor mu? Yani İslam'ın hak din olduğunu bütün insanlık kabul etmeyecek mi? Bunu söyleyen Allah dedi. Allah'tan daha doğru söyleyen kim vardır?


    955'de Medinei Münevvere'den Konya'ya geldim, amcamı ziyaret ettim evinde. İlk sözü, Allah rahmet eylesin, şefaatine nail eylesin, koca mücahid, ilmin, İslam'ın aşıkı insan. Dedi ki: "Ne yaptın, İmam-Hatip mektebini ziyaret ettin mi?". Biz de sohbetler, falan gitmedik mektebe "Gidemedim amca." "Olmadı. Arafat'ta seninle, Mina'da çadırda ne dedik? Allahü Teala İslam'ı yeniden dünyaya hâkim kılacak, insanlığın ihtiyacı var. Ancak insanlığın bu ihtiyacını ilahî nur kurtaracak. Tatminsizliktendir bu kâinatın, insanlığın perişanlığı evladım. Muhammed Mustafa (s.a.v.)nın şahsiyeti bakidir, Allah tekaüde çıkmaz, din bakidir", falan. Amcamın bu ısrarı üzerine medreseye gittim, İmam-Hatip mektebine. Karşıladılar, görüştük orada. Sordum: "Müdür Bey, talebe adediniz kaç?" Allah sizi inandırsın, ben "yüz-ikiyüz" dese, uçacağım sevincimden. Çünkü aynı Konya'da baba evladını okutamıyordu Ahmet Bey. Felaket.


    Dedi ki müdür: "Hocam ikibin altıyüz kayıtlı talebimiz var. Sekizyüz talebemiz de ağlayarak gitti" dedi. "Niye?" "Yer yok, hoca yok, sekizyüz talebeyi kaydedemedim." Ben hâlbuki amcama, "Amca, istikbali meçhul olan bir mektebe kim evladını gönderir? Herhangi bir solcu iktidarın bir işaretiyle kapanmaya mahkûm olan okula hangi çocuk gelir?" demiştim..


    Ateşin İçinde, Ama Yanmıyorlar


    Mısır'da, El-Ezher'de okuduğum yıllarda, uzun bir kış gecesi, derslerimi tamamladım, yatmak üzereyim. Er-Risale isimli dergide Muhammed Sadık er-Rafii adlı bir yazarın yazısı gözüme ilişti. Üstadın yazısını okuyayım da, onun şevki, zevk ve feyzi ile uyuyayım dedim. Makalenin başlığı " Alevler içinde, fakat yanmıyor" idi. Bu başlık, beni çok etkiledi.


    Doğrusu, "Acaba bu madde nedir?" diye düşünerek ve merak ederek okudum. Şöyle anlatıyor er-Rafii: "Geçenlerde üniversite gençlerinden bir grup geldi. Çok mühim sorular soruyorlardı. İçimden bir feryad koptu; 'Allahım, bu çocuklara feyz verecek halde değilim. Ama beni bu çocuklara güzel göstermişsin, utandırma' diye dua ettim. Önemli bir ahlaki çöküşün tam ortasında yaşıyorlardı. Bunlara rağmen temiz kalmışlar. Allah'a şükrettim. ‘Allahım, sen öyle bir kudret sahibisin ki, alev alev yanan ateşler içinde Hz. İbrahim’i, balığın karnında Hz. Yunus’u, Firavun’un sarayında Hz. Musa’yı, mağarada Hz. Muhammed’i saklayan sen değil misin?.. Kudretine hayranım Yarabbi" dedim."


    Bu makaleyi okuduktan sonra, abdest alıp namaz kıldım. Secdede ağlayarak; "Yarabbi, benim memleketim Türkiye'de de alevler içinde olduğu halde yanmayacak, aşkına, idealine, irfanına, imanına sahip çıkacak bir genç nesil yetişmeyecek mi ve ben de bu nesli görmeden mi öleceğim Allahım" diye dua ettim. 60 senedir aynı duayı ederim. Allah dualarımı kabul etti. Bugün, çok güzel bir gençlik var. Onlara diyorum ki; "Ey gençler, sizler benim kabul olan dualarımsınız, gerçekleşen rüyalarımsınız. Allah'tan sizi istedim, Allah da sizi lütfetti.


    MANA ERLERİ İLE OLAN MÜNASEBETİ


    Ali Ulvi Bey din-i mübine hizmet eden herkesi aziz bilmiş hakşinas bir insandı. Ulema ve meşayihe karşı gönlü sevgi saygı ve ihtiramla dolu idi. Bu konuda inşallah onu örnek almamız mümkün olur. Kısaca bu büyüklerle münasebetine de değinmek istiyoruz. İşte Ali Ulvi Beyin perspektifinden bazı büyük zevat-ı kiram;


    *Bediüzzaman: Üstad’a karşı olan sevgisi için Tarihçe-i Hayat’a yazdığı önsöz yeter aslında. Biz kısaca hatıralarından bazı pasajlar nakledelim: “Kahire’deki talebelik yıllarımda gerek Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’den, gerek Zahid El Kevseri’den, İhsan Efendi’den ve Türkiye’den gelen zevattan Bediüzzaman Said Nursi’nin ismini ve müstesna bir insan olduğunu işitirdim.”


    “1946’da Medine’de bir gün Arif Hikmet Kütüphanesine Eğinli Hacı Hafız Efendi’yi ziyarete gittiğimde kütüphaneye Sirac-ün Nur isminde, Osmanlıca taş baskısı bir kitap gelmişti. Kütüphane listesine kaydettikten sonra, kitabı kuşbakışı denecek kadar kısa bir tetkikim oldu. Kitabın müstesna fikirlerle dolu, imana ve İslami anlayışa yepyeni bir canlılık katan bir eser olduğunu anladım.”


    Bu eserleri yazan insan mutlaka ilahi teyide mazhar oluyordu ki, yazdıkları, yanan bir gönülden çıktığı için okuyan insanların da gönlünü yakıyordu.”


    “Önsöz ulaşınca Üstadın davranışını şöyle anlatmışlardı: Kendi yazılarını bile bir defa okutur, dinler, bazı kelimelerini değiştirirdi. Yazdığınız önsözü üç defa okuttu, hiçbir kelimesine dokunmadan şöyle dedi; ”Bu bir iltifat-ı Muhammediyedir, aynen basılsın.”


    Artık o günden beri Üstad benim için yılmayan bir iman, sönmeyen bir ışık, kararmayan bir tarih ve kısılmayan bir ses idi.”


    Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi: “Altı seneden daha fazla kendisiyle beraber oldum. Bu süre zarfında hizmetinde bulunuyor, meclislerine katılıyor, bütün ilmi derslerine evinde devam ediyordum. Aynı zamanda kendisine en çok hayranlık duyan ve kitaplarını en çok okuyanlardan biriyim.”


    “Onun, Allah'ın kaza ve kaderine olan müthiş imanı hep dikkatimi çekmiştir. Cesaret, tahammül ve sabrının sırrı burada gizli olsa gerek. Kendisi Türkiye'deyken gerek ilmî gerekse siyasî olarak ulaşılabilecek en üst noktalara ulaştığı gibi, üzücü ve sıkıntı verici hâdiseler de hiç başından eksik olmamıştır. Ailesinden ve vatanından kopup uzaklaşmak zorunda kalmıştır. Bütün bunlara rağmen bir kere olsun şikâyette bulunduğunu ve söylendiğini görmedim; bilakis, onu sabreden ve yalnızca Allah'a sığınıp güvenen birisi olarak gördüm.


    Aynı zamanda kendisinin çok ince ve muhabbet dolu bir rûha sahip olduğunu biliyorum, zira kendisi Allah'ın adı anıldığında çok defa göz yaşlarına hâkim olamaz ağlardı.”


    “Mısırda mücahidlerin imamı, Allame Şeyhülislam


    Mehmed Zahid El Kevseri: “Hadis ve fıkıh ilimlerinde kaynak sayılacak derecede âlim idi. Ne zaman ziyaretlerine gitsek, çeşitli milletlerden talebeleri yanında bulurduk. Onlardan her biri ilmi meselelerde hocadan cevap almak ve onu tezi veya hazırladığı mevzuda kaynak gösterebilmek için sabırla izahını beklerlerdi. Zira hocanın malumatının esasa dayanması hususunda hiç şüpheleri yoktu.


    Suallerimizin cevabını sanki kitaptan okuyormuş gibi verirdi. O kadar geniş bir hafıza ve zengin bir zakire ufku vardı.”


    Hasan el Benna: “Benna’nın gönül genişliğini, tevazuunu ve bütün varlığı ile çalıştığını görünce dedem, babam ve amcam gözümün önünde canlandılar.”


    Gençliğe kendisini sevdiren, onların fikirlerine ışık tutan, sohbetleriyle ruhlarını doyuran, gayretlerini destekleyen ve ilim sahalarında daha başarılı olmalarını teşvik edendi.”


    Çağlayanlar gibi sohbetlerinden tarifsiz heyecanlar yaşadığım Şeyh Hasan el Benna”


    Ebu-l Hasan En Nedvi: “Bu zat geniş kültüre sahipti ve birçok yabancı lisanda kitap yazacak kadar kuvvetli dil kabiliyeti vardı. Dört başı mamur bir ilim adamı olan Ebu-l Hasan son derece mütevazı, ilmiyle amil ve abid bir insan idi”


    Said Havva: “Said Havva beş sene Medine’de kaldı. Her gün bizim kütüphaneye gelir, kitap, yazma eserler mütalaa ederdi. Said Havva, hem kalemi kuvvetliydi, hem hitabeti kuvvetliydi. Aynı zamanda Said Havva’nın derin tarafları da vardı, âbid idi. Hem âlim, hem de âbid idi.”


    Ramazanoğlu Sami Efendi: “Mısır’da tanımış olduğum gönül erbabı da bu Şeyh Efendinin hüsn-i sulûkundan nezih siretinden bahsederlerdi. 1949 yılı hac zamanında Mekke’de Harem-i Şerif’teydim. Ciyad kapısı tarafından bir zat dikkatimi çekti. Dedem geliyormuş gibi bir hal içinde kaldım. Gelen zat, narin, zarif, beyaz elbiseli,sanki dünyanın yükünü üzerinden atmış, zikrin aşkında ve fikrin şevkinde nur olmuş biriydi. Elini öpmek isteyince “musafaha kâfidir” dediler. Tam bir teslimiyet, kibarlık ve tevazu hali vardı.”


    Mehmed Zahid Kotku: “Bir sevgi mektebi, ahlak abidesi, Türkiye münevverinin mürşidi”


    “En çok gönlümü mest eyleyen tarafı tevazuu idi. En çok tesir eden hali sünnetleri ihya etmek, peygamber gibi yaşamak; yani hal ve hareketlerini ona uydurmasıydı”


    Esad Coşan Hocaefendi: “Eskiler büyük âlimler için iki kanatlı anlamına gelen zü’l cenaheyn derlermiş. Bu tabir, onun hakkında yetersiz kalıyor. Ona da zü’l ecniha demek lazım” Esad Efendi’nin vefatında; “İçimiz yanıyor Coşkun bey yahu! Başımız sağ olsun. Cihan kıymet bir evladımızı kaybettik.”


    HAKKINDA DENİLENLERDEN BİR DEMET


    *Zübeyir Gündüzalp’in enfes bir tespiti: Halil Uslu Bey, Bediüzzaman’ın sır kâtibi Merhum Zübeyir Gündüzalp’in Ali Ulvi Bey hakkında şöyle dediğini naklediyorlar: Ali Ulvi Kurucu Ağabeyin Medine-i Münevvere’den doğum yeri olan Konya’ya yaz tatiline geldiğini, Konya’da olduğunu ve kendileriyle görüştüğümü söyledim. Buna karşılık dedi ki, “Ali Ulvi Kurucu Beyin, Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinin Tarihçe-i Hayat’ına yazdığı Önsöz on kitaba bedeldir. Kendileri Türkiye’ye girdiğinde onu istihbarat teşkilâtı takip eder, onun için onu umumi sohbetlere davet ettiğinizde gelmeyebilir, sıkıntı vermeyin. Kendilerinden randevu alarak ziyaretine gidin.” Dönüşte Konya’daki hizmet erbabına aynısını aktardım, onlar da öyle yaptılar.


    *Fethullah Gülen Hocaefendinin Taziyesi: Gittiği yerlere Ravza-i Tâhire'den soluklar taşıyan, şiiri ile Efendiler Efendisi'ne duyduğu aşkı terennüm etmekten dûr olmayan mümtaz insan Ali Ulvi Kurucu Beyefendi'nin huzur-u Rahman'a yürüdüğünü öğrenmiş olmanın inkisarını yaşıyorum. Merhumun ayrılığını kalbinde inkisar olarak hisseden tüm sevenlerine taziyetlerimi sunar, Cenab-ı Erhamurrahimin'den af ve mağfiret dilerim.


    Hocaefendi bir sohbetinde Ali Ulvi Bey için şöyle diyor: “Benim de gıyabi, vicahi 35 senelik bir muarefem var. O beni hacda, tavafta görmüş. İlk hacca gittiğim zaman ki, zannediyorum 28 yaşındaydım. “Sizi ilk defa tanımıyordum, orda gördüm” demişti. Sonra görüştük. O günden bugüne hep bir ideal gençlik, inanmış gençlik hülyası ve rüyasıyla yaşamıştır.”


    Hocaefendi'nin Ali Ulvi Kurucu'nun Vefatı Üzerine Söyledikleri:


    Alâkalı olduğum ve alâka duyduğum bazı Allah dostlarının vefatı benim öyle yüreğime indi ki, bazı şeyleri aşamıyorum. Beni tesir altına alıyor çok yıpratıyor. Ali Ulvi Beyin ölümü, Evyap annenin (Hedise Evyap'ı kastediyor-Editör) vefatı, Hekimoğlu’nun hastalığı hepsi üst üste gelince ruhumu preslediler. Evvap anneyi anam gibi severdim, annem gibi gelirdi bana. Bundan sonra Ali Ulvisiz Medine benim için bir ızdırap. Artık ruhun tesellilerine sığınıyorum, Üstadın hayatına gidip O’nun iç mücadelelerindeki alıp vermelerine dayanıyorum. İş çok olunca gaileler de o kadar oluyor. Gaileler de insanın oturup güzel şeyler üretmesine mani oluyor..


    * “Büyük tecrübe ve birikime sahip olmanın yanı sıra, Medine’deki konumu itibarıyla âlem–i İslam’dan pek çok kişiyle tanışmış ve görüşmüş olan bu yüce insanın sohbetleri mücevherlerle dolu bir sofra gibiydi. “Abdullah Aymaz


    * İnanılmaz bir mahfuzatı vardı; Fuzuli'den Necip Fazıl’a, Şeyh Galib'den Yahya Kemal'e, Faruk Nafiz'e kadar yüzlerce şairden ezbere şiirler okuyabiliyordu. Hatta -belki inanmayanlar olacaktır- Safahat’ın tamamı ezberindeydi. Bu, hiç şüphesiz onun Akif'e ve şiirine duyduğu sevginin, hayranlığın büyüklüğünü, daha da önemlisi, duygu, düşünce ve iman dünyasıyla Safahat'taki dünyanın ne derece tetabuk ettiğini göstermektedir. Beşir Ayvazoğlu


    *Kemal yüklenmiş bir insan..Osmanlı efendisi…İlmini irfanla bütünleştirmiş bir gönül ehli…Ahmed Taşgetiren


    *Bize Osmanlı aydınının ne olduğunu, son defa tecessüm ettiren bir şahsiyet olarak hafızamızda yerini aldı Ali Ulvi Bey… Onu hatırladıkça, aynı zamanda nasıl zengin bir mirası teptiğimizi veya en azından yağmaladığımızı da hissetmek zorunda kalacağız.” Dr. Mehmed Doğan


    *”O, müslümanın şuurlu, genç ve dinamik olanına karşı büyük hayranlık duyardı” Dr. Coşkun Yılmaz


    * Ali Ulvi Kurucu, neslimizin emsaline pek aşina olamayacağı, sözle eylemi birleştiren bir üstad, zamanı inşa eden bir mimar, bir gönül imarcısı, ümit aşçısı, heyecan abidesi, gençlik sevdalısı, bir evvel zaman ustasıydı. Dr. Coşkun Yılmaz


    * Ben, onu bir baba dostu olarak tanıdım. Kelimenin tam anlamıyla âlim olduğu kadar şairdi de. 1979'da ben kendisiyle mûlâkî olmak fırsatını elde ettiğim için hamdederim. Tanıdığım zaman aynı zamanda hâfız olduğunu da öğrendim. Buradaki hâfız kelimesini Kur-an'ı Kerim'i usûlüne uygun kıraat edebilen bir hafız anlamında kullanıyorum. Yani Osmanlı kültüründeki musikîyi en ince nüanslarına kadar bilen hafız ve aynı zamında icrakâr bir hafız olduğunu anlamıştım. Ki bu tarafı Ali Ulvi Bey'in bugünkü tarifiyle söyleyecek olursak musikişinaslığını ifade eder. Nitekim Medine'de Sabah Ezanı yazısında da Reisiyye'de okunan ezanları, nağmeler ve gösterilen perdeleri sırasıyla sayması onun musiki bilgisinin zenginliğini gösterir. Sonra yine hatta aşinalığını anladım. Hattan anlamak zevk almak belki hattat kadar yakınlığı gerektirir. Hocaefendi merhumda bu özellikler vardı. Yine onun bir başka yönü de gerek Mısır'da gerek Medine ve Türkiye'de bulunduğu yıllarda İslâm Âleminin önemli zevatını tanımış, onlarla sohbet etmiş, müşaverede bulunmuş olmasıdır. Ona bir İslam münevveri demek daha doğru olur kanaatindeyim.


    Ayrıca her Türkiye'ye gelişinde mutlaka, sonra da arada bir uğurlarken bir celse yapmak âdetimiz olmuştu. Bu celselerde de özellikle şunu gördüm. Gençlere çok yakın ilgi gösteriyordu. Onların ilgi alanına giren hususları bir iki sualle çok güzel tespit ediyor, sonra her yaştan, her seviyeden insanların ilgi duyabileceği bir üslupla sohbet ediyordu. Ben onu insanları cezbedici ve kendinden verebileceği her şeyi bezleden bir hocaefendi olarak gördüm. Prof. Dr. Mustafa Uzun


    *Medine'deki ihtiyaç sahibi bütün Türklerin neredeyse tek adresiydi. Hepsinin ihtiyacını karşılar, hiç kimseye hayır demezdi. Doğumdan ölüme Türklerin Medine'deki hâmisi oydu. Devlet dairelerinde işi olan onu bulur, mahkemede davası olan ona müracaat eder, evinde kavga eden ona derdini açar; o da büyük bir sabır ve tahammül ile hepsini dinler hepsinin işini görürdü. Bazen birileri gelir onun çok iyi bildiği konuyu ona anlatır, o da karşısındaki kırılmasın diye çok iyi bildiği o konuyu hiç bilmiyormuş gibi dinledikçe "Öyle mi?" diye mukabele eder, karşısındakini asla kırmazdı. Resul Tosun


    * Hafız-ı kelam'dı. Hatim ile teravih kıldırırdı. Musikinin bütün makamlarına aşinaydı ve yeri geldikçe icra ederdi. Hele bir de musikiden anlayan birileri gelmişse bizim keyfimize diyecek yoktu. Biri bir makamda birkaç ayet okur, öteki alır başka bir makama geçer. Sonra ilahi faslı başlar. Değişik makamlarda ilahiler icra edilir. Sıra şiire gelir. Ali Ulvi Bey bir Türk şairidir ama aynı zamanda Arap ve Fars edebiyatına vakıf bir insandır. Arapça Farsça şiirler inşad ederdi. Gece serinliğinde Uhud dağı eteklerinde geçirdiğimiz o güzel muhabbetleri unutmak ne mümkün.. Resul Tosun


    *Meclisinde bulunanlar bunu çok iyi bilirler. Onun meclisinde güzel bir hava meydana gelirdi. Ayet-i celîleler, hadisi şerifler ve bunlardan mülhem ulemanın güzel sözleri, kendilerinin de ayrıca onlardan anladığı şeyler, bunlar bir arada dinlenir, güzel bir hava kurulurdu. Herkes neşe içinde oradan dağılırken tekrarını da arzu ederdi. Biliyorsunuz dünyada iki merdiven var. Biri "Alâyı İlliyyin" e doğru, biri de "Esfeli Safilîn" e doğru. Merhum hocamız her adımında "Alayı İlliyyin" e doğru giden merdivende yürüdü. Onun için şehadet bu. Allah gani gani rahmet eylesin. Bu dünyada öyle insanlar var ki, o "Alâyi İlliyyin" e çıkan merdivenlere basarlar, onların yarını bu gününden iyidir. Öylesi de var ki "Esfeli Safilîn" e doğru giden merdivene basar. Onun da bu günü yarınından iyidir. Daima aşağıya doğru gidiyor. Her adım ve yürüyüşünde. Ali Ulvi Hocamız ulemayı amilîndendi. İlmiyle amel eden zâtlardandı. Allah Ali Ulvi Bey'den razı olsun. Bizi de onun yolundan götürsün. Enver Baytan


    Onun sohbetinin tadını bilenler az değildir. Yıllardır dergi ve gazetelerde kendisiyle yapılmış röportajlar, hiç olmazsa bir kısmımızın hatırında olmalıdır. Hiçbir soru karşısında duraklamayan; ne söyleyeyim, nasıl söyleyeyim tedirginliğine asla kapılmayan ve öylesine kendiliğinden akıp duran bir konuşması ve sohbeti vardı. Hep gülen bir yüzle ve de dinleyenlerde hikmet tesiri bırakan "hakimane bir dil" ile konuşurdu. Onun sohbetini dinlemekten, kim olursa olsun haz duyar, asla bıkkınlık hissetmezlerdi. Onun konuşmalarındaki hikmetli edâ, yıllardır dikkatimi çekerdi. Türkiye'ye her gelişlerinde; kendilerini ziyaret edenlere yaptığı sohbetler, ne kadar sıcak ve ne kadar içten bir tesir bırakırdı. Şimdi düşünüyorum da, Türkiye'de din adına yazan ve konuşanlar arasında böyle bir tavır ve üslup örneğine hemen hemen tesadüf edemiyoruz desek yeridir. Ömer Rıza Belviranlı-


    "Gümüş Tül ve Alevler okununca görülür ki onun şiirindeki ızdırap; Ahmet Haşim'deki gibi "yar'in dudağından getirilmiş bir alev"in yakıcılığı değil, tam tersine, maşerî İslâm vicdanından yansıyıp duran bitmez tükenmez tûfanlardan kuvvet alırdı. Bunun içindir ki, üstadımı yakından bilip tanıyanlar, onu hep "Akif-i Sânî" olarak kabul ederler. Leylâ'yı, Secde'yi, Bülbül'ü, Köse İmam'ı yazan Akif gibi, o da zamanımızın Akif'i idi.


    Fakat bence bu yetmez: Onda biraz da masumâne bir edâ vardı. Yani dinî bir ideolojiye, kuru ve kaba bir zihnî muhakemeye indirgeyen çağdaş söylemin üstünde kalan bir taraf vardı Ali Ulvi Bey'de. Daha doğru bir ifadeyle de onun şiiri, dinî bir lirizm olarak hepimizin ızdırabını terennüm etmekteydi. Münacâatların ve na'atların asırlardır terennüm ettiği ve bugün neredeyse unutur gibi olduğumuz bir dinî lirizmdi bu. Ömer Rıza Belviranlı-


    SÖZLERİNDEN SEÇMELER


    ***İnsan sadece şahsî hedef ve gayelerini ön planda tutarak yaşarsa vefatıyla hatıralardan silinir. Cemiyet, millet ve fikirleri uğruna yaşayanlar, ölseler de gönüllerde kalıcıdırlar. Gözler hep onları arar ve özler. Kim severek yaşarsa sevilerek ayrılır ve unutulmaz.


    ***Salâvat ümmetlik şuurunun ifadesidir.


    ***Adetlerin en güzeli bir alışkanlığın esiri olmamaktır.


    ***Hayatta muvaffakiyet şartlarından biri de irade sahibi olmaktır.


    ***Aslında insan, gönülden ibaret değil midir?


    ***Her eser güttüğü davadan alır kıymetini denildiği gibi, sohbetler de, gaye edindikleri hedef bakımından mana ve değer kazanırlar. Sohbet vardır: Bir ferdin derdini mevzu eder. Sohbet vardır bir ailenin hayati meselelerini görüşür. Sohbet vardır bir milletin dert ve davalarını da aşarak bütün bir insanlığın asırlarını ve nesillerini kaplayan büyük davaları gaye edinir.


    *** Peygamber-i Zişan Efendimizin siret-i seniyyeleri ile bizzat O’nun nur ve irfan müesseselerinde yetişen Sahabilerin hayat safhalarını, sohbetlerimizin mihrak noktası kabul etmek, yapılacak hizmetlerin en faydalısı olacağına, bütün ruhumla inanmış bulunuyorum.”


    ***“Kitap yazmak üstüne ne kadar konuşulsa azdır. Eskiden vaaz her işi halleder sanıyorduk, olmadı. Kitap çok mühimdir, camiye gidemeyenleri camiye çekmek için kitap bir vasıta durumundadır."


    ***"Bizim arzu ve irademiz bütün dünyanın Müslümanlık şerefine yükselmesidir. Her insanı din kardeşi olmaya namzet görüp onu sevmeli, onunla ilgilenmelidir. Değil falan insan falan kavim; deniz dalgalarının kumların, ağaç yapraklarının bile Müslüman olmasını isteriz."


    BAZI ŞİİRLERİ


    Şiirleri arasında kendisini en çok etkiyen beyit:


    “Çiçekler, laleler güller sana ilan-ı aşk eyler


    Gönüllerde esen bad-ı sabâsın ya Resulullah”





    “Genç adam; sen saracaksın kanayan her yarayı,


    Boğacaksın; seni iğfal edecek yaygarayı...


    Bir asîl at gibi şahlan, vurulan gemleri kır!.


    Nerde hakkım diye, bir kerrecik olsun haykır!..


    Yeter artık; sona ersin, şu asırlık uyku!..


    "Akif'in marşını, şimşek gibi bir sesle oku!..


    "Akif" olsaydı da, görseydi bu parlak gününü,


    Ebediyyetlere yaymışdı eminim, ününü..”





    “Her ismi güzel Rabbini, bin şevk ile an da,


    Kalbindeki mihraba, büyük cazibe insin!..


    Gözden boşanan sel gibi yaşlarla yıkan da,


    Güllerden uçan rayiha, her zerrene sinsin!.”


    “Çoğaldı cürm ü isyânım benim pek yâ Rasûlâllah
    Kati müşkil huzûr-i Hak’ka gelmek yâ Rasûlâllah!.

    Erişmezse bana lûtfun efendim rûz-i mahşerde
    Mekânım nâr-ı dûzeh ola bî-şek yâ Rasûlâllah!.

    Bırakma bendeni ol gün açılır çün Livâ-ül-hamd.
    Beni de ol livânın tahtına çek yâ Rasûlâllah!.

    Ümîdim var, yine mağfûr ü mesrûr olurum ol gün
    Girince destime pây-i mübârek yâ Rasûlâllah!.

    Bihâkkı Hazret-i Zehrâ bihakkı Hazret-i Sıbteyn
    Sana geldi kulun Ulvi, dahîlek yâ Rasûlâllah!.”

    “Ta arşa kadar yükseliyorken şu ezanlar,

    Bir anda gelir his ve huşu alemi vecde...

    İnsan bu huşu ufkuna yükseldiği anlar:

    Mi' rac olur Allah'a, gönüllerdeki secde”

    “Allah’a dayan, gayene tevfikini versin.

    Kur’an’a sarılmazsan eğer yes’e düşersin”

    “Nasıl gafil yaşar insan meleklerden muazzezken

    Ne hüsrandır bu Allahım, hayalim ürperir cidden”



    “Ey ömrünü bir gayeye vakfeyleyen insan,
    Göğsündeki imanına mazi bile hayran!..

    Tebrik ediyor, bak seni, mabedler ezanlar,

    Ey Hak yolunun yolcusu: Kurban sana canlar!..

    Oldukça o yüksek idealler sana hâkim,

    Sarsılmayan imanına zincir vuracak kim!

    Alkışlıyor iclalini göklerde melekler,

    Atide nesiller, senin irşadını bekler!..

    İnsanlığa örnek ideal ufkuna yüksel;

    Kopsun seni artık, can evinden vuracak el!..”


    “Şiir andırmalı, bir taze çiçek bahçesini

    Okuyan duymalı gülşendeki bülbülün sesini”



    “Yetişirken de yetiştirmeyi din borcu bilen,

    Dini ihya edecek hizmete candan eğilen,

    Genç nesiller olacak, ye’si ümitlerle silen…

    Bu büyük nesli yetiştirmenin ulvi emeli,

    Müslüman cephede, bir marş olarak gürlemeli”



    “Tarihe şerefler veren erler anılırken,

    Yükselmede ruh en geniş âlemlere, yerden...

    Bin rayihanın feyzi sarar ruhu derinden

    Geçmiş gibi, Cennet’teki gül bahçelerinden”


    ESERLERİ


    A-Telif


    1-Gecelerin Gündüzü(Makale ve röportajlar)


    2-Gümüş Tül Ve Alevler


    B-Tercümeler


    1-İslam Şairi Muhammed İkbal-Ebul Hasan en Nedvi’den.


    2-Parlayan Nur-İbrahim b. İdris Es Senusi’den.


    3-Zulmeti Yıkan Nur- İbrahim b. İdris Es Senusi’den-basılmamış-


    4-Yirminci Asır Mütefekkirlerinin Hakkı arayışı-Abbas Mahmud Akkad-basılmamış-


    C- Hatırat


    Bir Ömürden Sayfalar-Haz: Sare Kurucu


    Not: Tüm eserleri Marifet Yayınlarınca basılmaktadır.


    KAYNAKLAR

    1-Gecelerin Gündüzü-Ali Ulvi Kurucu-Marifet Yayınları-İst–2004

    2-Bir Ömürden Sayfalar- Sare Kurucu- Marifet Yayınları-İst–2002

    3-Ali Ulvi Kurucunun Ardından-A. Ulvi Arıkan- Marifet Yayınları-İst–2002

    7-Aksiyon- Sayı:118
    8-Altınoluk Dergileri-Sayı:11,43,44

    9-Özgür ve Bilge Dergisi-Sayı–2

    10-Zaman- 05.02.2002

    11-Zaman- 16 Şubat 2002

    12-Yeni Asya:05.02.200

    13-Yeni Asya: 04.02.2006

    14-Yeni Şafak-10.02.2002

    15-Fasıldan Fasıla–1-M. Fethullah Gülen-Nil Yayınları-İzmir–1997

    16-Emirdağ Lahikası-Sözler Yayınevi-İst–1993

    17-Feyizli Sözler-Rafet Küllüoğlu- Cihan Yayınları-İst-

    18-Altınoluk- Mart-2002

    Salih OKUR

    Kaynak : [Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]


+ Cevap Ver

Hızlı Cevap Hızlı Cevap

Giriş yapmak için Buraya tıklayın


4+3 (Harfle Yazınız)

LinkBacks (?)

  1. Yandex
    Refback Bu Konu
    10-19-2014, 12:08 AM
  2. Yandex
    Refback Bu Konu
    10-15-2014, 10:36 AM
  3. Yandex
    Refback Bu Konu
    02-05-2014, 02:06 AM
  4. Yandex
    Refback Bu Konu
    09-19-2013, 06:20 PM

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279