Kelimeler ve Kavramların Önemi
İnsanın mahiyetini, insan-eşya ilişkilerini ve insanların birbiri ile olan münasebetlerini izah edebilmek için kelimelere muhtacız. Genellikle "Anlaşma maksadıyla kullanılan işaretler ve sesler sistemi" şeklinde tarif olunan dil, Allahû Teâla (cc)'nın insanlara bahşettiği bir nimettir. Hz. Âdem (as)'a eşyanın bütün isimleri öğretilmiştir. Şimdi bu olayın mahiyetini Kur'ân-ı Kerim'den nakledelim:"Hani Rabbin meleklere: `Muhakkak ben yeryüzünde, (benim emirlerimi tebliğ ve infaza memur) bir halife yaratacağım' demişti. (Melekler) de: `Biz seni hamdinle tesbih ve seni takdis, (ayıplardan, eş koymaktan, eksikliklerden tenzih) edip dururken yerde (orada) bozgunculuk edecek, kanlar dökecek kimse mi, yaratacaksın.' demişlerdi. Allah (da): `Sizin bilmeyeceğinizi herhalde ben bilirim' demişti. Âdem'e bütün isimleri öğretmişti. Sonra onları (onların delâlet ettikleri alemleri, eşyayı) meleklere gösterip: `Sâdıklar (doğrucular) iseniz, (her şeyin içyüzünü biliyorsanız) bunla adlarıyla bana haber verin' demişti."2 Bu âyet-i kerimelerde, yaratılış anındaki hadise haber verilmektedir. "Ve alleme âdeme' I-esmâe küllehâ" lafzâ-i celâlinde, Hz. Âdem (as)'e eşyanın bütün isimleri ve lişanın ta'lim ettirildiği beyan edilmiştir.3 Nitekim Rahman Sûresi'ndeki "allemehû'l-beyan" âyet-i kerimesi, konuşmanın bizzat Allahû Teâla (cc) tarafından bir fıtrat olarak bahşedildiğinin delilidir 4 İnsanlar doğuştan herhangi bir ilme sahip değildirler. Ancak fıtrî yapısı "emanet"i yüklenmesi sebebiyle diğer varlıklardan üstündür. Kur'ân-ı Kerim'de "Allah sizi, annelerinizin karnından, kendiniz hiçbir şey bilmiyorken çıkardı"5 buyurulmuştur. Bu durumda; insan hangi kavimden olacağına kendisi karar veremediği gibi, hangi dili konuşacağına da karar veremez. Dolayısıyle dillerin birbirine üstünlüğü iddiası, hiçbir mahiyet arzetmemekte olup, ırkçılığın değişik bir şeklidir. Bu noktada "Mukaddes Dil" teorilerinin kaynağına bir göz atmakta fayda vardır.



Muharref Tevrat'ın Hükmü



Muharref Tevrat; "Hz. Âdem (as)'in İbrânice konuştuğunu, dolayısıyle ilk konuşulan dilin `İbrâni dili' olduğunu esas almıştır. Diğer diller, İsrailoğulları Babil esaretine düştükleri zaman, "İbrânice" esas alınarak tanzim edilmiştir.6 Yahudiler yeryüzünde ilk dilin İbrânice olduğu iddiasına o kadar sıkı sarılmışlardır ki, İbrânice'yi azınlık oldukları dönemlerde bile unutmamaya azami gayret sarf etmişlerdir. Nitekim İsrail Başbakanlarından Ben Gurion'un şu sözleri, bu husustaki hassasiyetlerini gösterir: "Sadece yüzyıl önce, dünyada ana dili İbrânice olan tek bir yahudi yoktu. Bu gün ise milyonlarca insan İbranice konuşmaktadır."



Dili muhafaza hususunda sadece yahudilerin hassas olduğunu iddia etmek güçtür. Her kavim, kendi dilini muhafaza etmeyi en önemli vazife telâkki etmektedir. Modern devletlerin, tesbit ettikleri "Resmî Dil"in dışında kalan dillere, düşmanca tavır takınmaları bir gerçektir.s Bu hastalığın kaynağı,1789 Büyük Fransız İhtilâlidir.



Fransız İhtilâli ve Şeytânî Vesveseler



1789 Büyük Fransız İhtilâline kadar her kavim kendi dilini, hiçbir siyasî baskıya uğramadan konuşuyor ve öğreniyordu. Ancak ihtilâlden sonra filozoflar, Fransız halkına tek bir ulusal dili kabul ettirmeyi "mukaddes görev" olarak nitelendirince, yer yerinden oynadı. Güneşin altında bir yer işgal eden her kavim, kendi dilini korumayı ve geliştirmeyi ibadet gibi kabul edince, mücadele hızlandı. Dil anlaşmazlığı, her devlet içerisinde "azınlıklar" problemini ön plâna çıkardı. Devlete hakim olan kavim, kendi dilinin dışındaki hiçbir dile hayat hakkı tanımıyordu.9 Sosyologlar "Millet" olabilmenin şartların başına "dil birliği" maddesini yerleştirmişlerdi. Tabii "Millet" kelimesi de, "inanç birliği" manâsından sıyrılıyor, "kavim" manâsına sokuluyordu. Büyük Fransız İhtilâli, yepyeni ideolojileri ve ilimleri ihraç etmeyi esas alıncâ, bütün dünyada "Dil Meselesi" savaş konusu haline geldi. Abdullah Cevdet'in de itiraf ettiği gibi; "Medeniyet-i hâzıra bir seyl-i hurûşandır ki mecrası Avrupa kıtasını aşmıştır, önüne gelen her mevaniyi (engeli) ba kemali şiddet, ziru zeber eder. Ahali-i müslime bu seylabe-i medeniyete mukavemetten ihtiraz etmelidir. Hayat-ı millîlerini ancak bu cereyana tâbiîyyet ile temin edebilirler." 10



İslâm topraklarında "çağdaş uygarlığın" nasıl yayıldığı malûmdur. Çağdaş uygarlık karşısında "aşağılık duygusuna" kapılanlar, batılı kavramların ateşli taraftarları olmuşlardır. Batıda demokrasi ve cumhuriyet hızla yayılırken, Batı hayranları "en iyi demokrasi İslâm'dadır" veya "tek cumhuriyet sistemi İslâmî olabilir" gibi cümlelerle, sentezlere gitmeyi esas almışlardır. Demokrasiyi savunabilmek için, Hz. Ebû Bekir (ra)'in Ben-i Saide'de halife seçilişini misâl verenler, Hz. Ömer (ra)'in vasiyet yoluyla bu makama geçtiğini gizleyebilmek için, ne yapacaklarını şaşırmışlardır. İşte bu hengâmede birçok ideoloji "İslâmî" maskeler alarak, insanların karşısına çıkmayı başarmıştır. Bugün başta Mevlâna ve Yunus Emre'nin "hümanist"(!), Hacı Bektaş Veli'nin "demokrat" Şeyh Bedreddin'in "komünist" ilân edilmesindeki mantık budur.



Muhakkak ki, bu hazırladığımız eser bir lûgat değildir. Günlük hayatta sürekli kullanılan birçok ıstılâhın, mahiyetini ortaya koymak niyetiyle yola çıkmıştır. Istılâhta "ûlemanın ittifakı" önemlidir. Meselâ: Türkiye Cumhuriyeti lâik bir devlettir. Bu gerçek ışığında "Türkiye Cumhuriyeti gayri meşrû bir devlettir" denilse yadırganır, hatta savcılar hemen harekete geçer. Buradaki "gayri meşrû" kelimesi "şer'î olmayan" mânâsınadır. Dolayısıyla, "Türkiye Cumhuriyeti şer'î bir devlet değildir" şeklinde izahı mümkündür. Bugün, bunun gibi binlerce kavram anlaşılmaz hâle gelmiştir.

Maddeler kaleme alınırken, mümkün mertebe kaynakları zikredilmiştir. Bu, okuyucudan çok o konularda araştırma yapacak kimseler için önemlidir.