Kaza ve Kadere İman
Kaza ve kadere inanmak demek, hayır ve şer iyi ve kötü, acı ve tatlı, canlı ve cansız, faydalı ve faydasız her ne varsa hepsinin Allah'ın bilmesi, dilemesi, kudreti, takdiri ve yaratması ile olduğuna, Allah'tan başka yaratıcı bulunmadığına inanmak demektir. Dünyada meydana gelmiş ve gelecek olan her şey, Allah'ın ilmi, dilemesi, takdiri ve yaratması ile olur.


Kaza Ve Kadere İman


Kaza ve kader, insanlığın gündemine İslâm'ın doğuşuyla girmiş bir konu değildir Aksine, çok eski devirlerden beri şu veya bu şekilde kabul edilen, üzerinde konuşulan kavramlardır
Kaza ve kader konusu açıldıkça, derine inildikçe, her bir konu bir diğerini düşündürür Konuya yaklaşım tarzı ve izahlar çoğalır Bu sebeple İslâm mütefekkirleri arasında da tartışmalara, ihtilaflara sebep olmuştur Hatta bu yüzden Cebriyye , Kaderiyye gibi mezhepler ortaya çıkmıştır
Kaza ve kader konusu zor ve karmaşık Diğer taraftan altı iman esasımızdan biri O halde kaza ve kader kavramının bizi ilgilendiren, bilmemiz gereken tarafı da var Ve esasen bu kısmı anlaşılmayacak kadar çetin ve zor değil

Altı iman esasından biri
Önce şunu bilmemiz gerekiyor: Birçok sahih hadislerde, Hz Peygamber sav Efendimiz kaza ve kadere imanı, imanın bir esası olarak açıklamıştır Bunlardan “Cibril Hadisi” olarak bilinen hadis-i şerifte, Cebrail as' ın bir insan şeklinde, ashabı ile beraber oturmakta olan Rasulullah sav'in yanına geldiği ve şu soruyu sorduğu bildirilir:
- İman nedir?
Efendimiz sav cevap verir:
- ALLAH'a, meleklerine, ahiret gününe, hayır ve şerriyle kaza ve kaderin ALLAH'tan olduğuna inanmandır (Müslim, Ebu Davud , İbnu Mace )
Kader ve kaza, alıştığımız tabiri ile kaza ve kader, aslında birbirinden ayrılmayan iki kavramdır Fakat kader ve kazayı anlatmadan önce, bu meselenin temeline ilişkin bazı kavramların izahı gerekir Bunların en önemlileri, irade (küllî ve cüz'î irade), halk ve kesbdir Bir de bunlar arasındaki ilişkinin bilinmesi gerekir

ALLAH'ın iradesi, kulun iradesi
Bir davranışı yapabilme, yapılabilecek şeylerden birini diğerinden ayırıp o şeyi gerçekleştirmeye irade denir Bu bakımdan insanın yapıp-ettikleri (fiilleri) ikiye ayrılır
Birincisi, kendi iradesiyle (istemesiyle) yaptığı fiillerdir Buna ihtiyarî (isteyerek yapılan) fiiller denir Mesela kitap okumak, yemek yemek , oturup kalkmak böyledir İhtiyarî fiillerimizin karşılığında ilâhi mükafatı veya cezayı hak kazanırız
Diğeri ise, insanın iradesinin, istemesinin dışında meydana gelen fiillerdir Nefes almak gibi
Alimlerimiz çeşitli ayet ve hadislerden hareketle iki türlü irade olduğunu izah ederler Bunlar “küllî irade” ve “ cüz'î irade”dir İnsanın bir şeyi yapabilmesi, bu iki iradeye bağlıdır
Küllî irade: Buna ALLAHu Tealâ'ın iradesi/dilemesi (ilahî irade) de denilir Küllî irade, bütün iradeleri içine alan, çepeçevre kuşatan, bütün iradelerin ona tabi olduğu bir iradedir
Yarattıklarında sınırsız-sonsuz (mutlak) irade sahibi O'dur Nerede, ne zaman doğacağımız, annemizin-babamızın kim olacağı, ne zaman öleceğimiz, kıyametin kopma vakti gibi hususları belirleyen yalnızca O'nun küllî iradesidir Bu iradenin neleri ne zaman gerçekleştireceği ALLAH katında bir sırdır İnsan bunu vakti geldikçe, gerçekleştikçe görebilir
Cüz'î irade: Diğer taraftan, insan da kendi irade ve isteği ile bir şeyi yapmak veya yapmamak kabiliyetindedir İşte insanın bu yapıp-etme kabiliyetine cüz'î irade denilir
İnsan cüz'i iradesiyle hayatı boyunca tercih ve seçimler yapar Büluğ çağından itibaren yapıp-ettikleri ve seçimleri sevaba veya azaba müstahak olması sonucunu doğurur Bu duruma sorumluluk (mükellefiyet) diyoruz

Küllî irade, cüz'î irade ilişkisi
ALLAH insana sınırlı bir irade ve bu iradesini kullanacağı sınırlı bir hürriyet vermiştir Sınırlı diyoruz, çünkü küllî iradeyi açıklarken, ALLAH'ın iradesinin insan iradesini kuşatttığını açıklamıştık Yani insanın dilemesi onun fiillerinin meydana gelmesine tesir eder Fakat bütün fiillerin gerçek yaratıcısı ALLAHu Teâla'dır
Bu husus: “ALLAH her şeyi yaratandır” ( Zümer , 62) “Sizi ve yaptıklarınızı yaratan ALLAH'tır” (Nisa, 78) gibi bir çok ayetle sabitlenmiştir
ALLAHu Tealâ , kullarının fiillerini onların irade ve seçimlerine uygun olarak irade eder ve yaratır Çünkü mutlak yaratıcı O'dur
Bunun bu şekilde olması, ALLAH'ın kullarının fiillerini yaratmaya mecbur olmasından değil, ALLAHu Tealâ'nın adetinin ( Adetullah'ın ) bu şekilde gerektirdiğindendir
O halde, bir fiili seçmek, tercih etmek, kazanmak ( kesbetmek ) kuldan; kulunun seçtiği, tercih ettiği ve kazandığı şekle uygun olarak yaratmak da ( halketmek ) ALLAH'tandır
Bu durumda insan kazanan, elde eden, işinin o şekilde olmasını isteyen ( kâsib ); ALLAH da kulunun dilediği ve kazandığı şekliyle yaratandır ( Hâlık )
İnsanın dilemesi, ALLAH'ın da buna uygun olarak yaratması şeklinde işleyen ilâhi düzen, doğru anlaşıldığı takdirde kader mefhumuna ters bir şey değildir Zira ALLAH, kulun serbest iradesiyle yapacağı şeyleri ezelde bilmektedir Aksinin düşünülmesi, O'nun “İlim” sıfatının inkârı demektir
Bu izahlardan sonra kader ve kazayı anlamak daha kolay olacaktır

Kader ve kaza nedir?
ALLAHu Tealâ tarafından, var olan her şeyin (bütün mahlukatın) ve bütün olayların yaratılmadan önce ezelde, O'nun katında bulunan Levh -i Mahfuz adlı ‘kitap'ta; durumları, nitelikleri, sebepleri, şartları ve zamanıyla birlikte kayıtlı olması demektir Yani ALLAHu Tealânın bütün iradelerinin, ‘ belirleme'lerinin tamamıdır Takdir edilip belirlenen şeylere, kader kelimesiyle aynı kökten gelen “mukadder” ifadesi kullanılır
ALLAHu Tealâ tarafından takdir edilen (belirlenen) şeyin varlık aleminde ortaya çıkmasına; yaratılıp meydana gelmesi durumuna da “kaza” denir
Tariflerden anlaşılacağı üzere kader-kaza ilişkisi öncelik ve sonralık göstermektedir Zira kader önce, kaza ise sonradır Yani, önce bir hususta ALLAHu Tealâ'nın takdiri olur, daha sonra kazası gerçekleşir O halde bu varlık aleminde gerçekleşen her olay hem kader hem de kazadır
Bu iki tarifte geçen, her şeyin kaderinin ALLAH'ın ezeli ilminde olmasının anl----- gelince:
İnsanların cüz'î iradeleri ile yapmak istedikleri bir şeyi, ALLAH'ın o kulun bu işi nerede, ne zaman, ne şekilde seçeceğini bilmesi; bu bilgisine göre irade etmesi ve zamanı gelince de kulun tercihine göre yaratması demektir

Hakikati kim biliyor?
Bu noktada kaza ve kader hakkında bazı büyüklerimizin söylediklerine bakalım:
Alaeddin Attar ks şöyle der:
“Kişinin zahirde ALLAH'ın yoluna sımsıkı sarılması, kalbini de ALLAH'a bağlaması gerekir Yani onu saadete kavuşturacak zahiri sebepleri düşünecek, emrolunduğu üzere çok çalışıp kendini kötülüklerden koruyacaktır Özetle kul, zahirde dış sebeplere bağlanıp hakikatte ALLAH'a tevekkül edecektir Şöyle ki: Korktuğu şeylerden dolayı vaktinde kapısını kapayıp atını bağlayacak, yemeğini yiyecek, fakat hakiki koruyan ve doyuranın ALLAH Tealâ olduğunu bilecektir”
Saadat -ı Nakşibendiyye'den Muhammed Diyauddin ks de bir mektubunda şöyle der:
“Kaza ve kader konusu geniş olarak izah edilmesi gereken bir meseledir Şafiî, Hanefî mezhebine mensup alimler ile diğer bütün mezhep alimleri bu konudan söz etmiş, hatta bu konu bazı alimlerin yolunu şaşırmasına, bazılarının da kurtuluşuna sebep olmuştur”
Bir başka mektubunda ise sözlerini şöyle bitirir:
“Kader konusuna dalmak, hakkında (inceden inceye) soru sormak uygun bir şey olmayıp, hatta bidat bile denmiştir
Gerçek şudur ki, kaderin mahiyeti bir sırdır ALLAHu Tealâ'dan başkası bu sırrı tam olarak bilemez”