Dedikodu düşünce ve sanat

Ali Haydar Haksal

araştırmacı yazar
İnsan hayatı sırlar ve gizemlerle kaplı. Hayatın incelikleri hayatın kendi içinde gizli. Katmanlar halinde. Bir katman aralandığında bir şey öğrenilir ve fark edilir, ondan bir yenisine geçilir. Bu, böyle sürer gider. Bilgi ve birikim dünyası sınırlı da olsa, insan kendini fark ettikçe kendinin anlamını kavrar.
İnsan yaratılmışların en üstünü. Başlangıç haliyle böyle. İlerleyen zaman içinde her ben farklı bir düzleme kayabilir. Yükseliş mi yaşanır, düşüş mü, bu zaman içinde belli olur.
İnsanın kendini keşfi bir ömür sürer. Zaman geçtikçe hayreti de artar. Tabii körelme hali yaşanmazsa. Bunun içindir ki ilim ve düşünce yolculuğunda bulunanlar, arayışlarını sürdürdükçe, yol aldıkça cehaletinin ve yetersizliğinin farkına varır. İnsan belleği her şeyi alma gücünden yoksun. Kâinat bir sonsuzluk. Yaratılan her şey, her nesne ve durum bunun içinde yer alır. Bir insan hafızasında her ayrıntıyı ne barındırabilir ne de tutabilir. İnsan bir kitabı okuyup bitirdiğinde, kimi zaman bir endişeye kapılır. Kendi kendinden kuşkulanmaya başlar. Kendi kendisine şu soruları sormaya başlar: "Ben akılsız mıyım?", "Bende bir sorun mu var?", "ben aptal mıyım?". Aslında bütün bu soruların karşılığı insanın sınırlı oluşundan ileri gelmekte. Batı ruhunda olanların kendilerine tanrı yerine koyma iddiaları öteden beri var. Bir romancı, yazdığı romanda insan tiplerini yarattığını iddia eder ve kendisini tanrı olarak görmeye başlar.
İslâmî düşünce geleneğinde olanlar bir şeyin farkındadırlar. Kavramlarını da yerli yerine kullanmaya özen gösterirler. "Yaratmak" kavramından mümkün olduğunca uzak dururlar. "Yaratma", "halketme" ile eş değer tutulur. İnsanoğlu bir mukallid. Yaratılmış olan nesnelerin içinde bulur kendini. Kur'an'da geçen uyarıları dikkate alır. Bir insanın önce etrafına bakması, ondan ders çıkarması, kavraması önerilir. Ressam, yaratılmış bir nesneyi taklit eder, onu çizer. Hafızasında, birikiminde ve hayal dünyasında ona bir şeyler katma çabasında olur. Bakışını da o çerçevede belirler. Düşünce geleneğimiz onu da şöyle tanımlar: "İbda". Bir şeyi taklid ederek, düşünerek ortaya çıkarma. Çünkü yaratılmış olan bellek de, hafıza da, hayal de oradan yola çıkarak bir şeyi oluşturmaya bakar.
Kâmil insan haddini bilen insandır.
Bir insan birkaç kitap okur, kendini bir şey sanır. O birkaç şeyle etrafına bir şeyler satmaya ve onunla tafra atmaya başlar. Cehaletin ilk adımlarıdır bunlar. "Cahil cesur olur" deyimi boşuna söylenmiş değil. Bu ilk adımlar, onda bir pervasızlık oluşturur. İlmin başlangıç kapısından girenler bir şeyi de öğrenmelidirler. Geleneksel düşüncemizde bu, oldukça anlamlı bir yöntemle giderilmiş. Tasavvuf terbiyesi olanlar öncelikle nefislerini ayakaltına alırlar. Onların hayatında zikir ve sürekli ibadet asıldır. Kalbin temizlenmesi, meşguliyeti zikir ve ibadet ile giderilir. Bu da hayatın bir yoludur.
Geçmiş zaman medreselerinde talebe hücreleri küçüktür, kapıları basıktır. Bir hücreye ancak iki üç kişi sığabilir. Pencereleri yoktur veya çok küçüktür kapıları avluya bakar. İlim için bir hücrenin kapısından giren biri, öncelikle ikiye katlanmak ve diz üstü içeri girmek durumundadır. İlk adımında bile bir terbiye var. Usta çırak, hoca talebe birlikteliği bu ruhtan doğmadır. Ve pek tabiî sabır gerektirir. Sabrı, direnci ve azmi olmayanlar bu gibi yollara başvurmamalıdırlar.
İlim okunarak edinilir. Yazılı nesneler üzerinden. Kalem ve kâğıt bunun ilk adımlarını oluşturur. Bilginin kâğıda aktarılması ve kâğıt üzerinde somutlanması asıl olandır.
Zihin dünyamızı allak bullak eden, geleneksel terbiye metodu devreden çıkınca ipin ucu iyice kaçtı. Bu geleneğe bağlı kalanlar ise uçuk, absürd ve hatta deli olarak kabul edilir oldu. Bir ilim insanının boş işlerle işi olmaz.
Hayat dedikodularla, laf dolaştırmalarla, onu bunu çekiştirmelerle yürümez. Sıradanlık başlar. Zihni üretim içinde olanlar beslenmeye bakarlar. Çok okur, çok düşünürler. Bir sözün, bir ifadenin, bir kavramın nereye nasıl oturacağının hesabını yaparlar.
Müslüman genç sanat adayları hızlı bir yükseliş ve kendilerini gündeme taşımak için olmadık yollara başvuruyorlar. Kavga ortamı oluşturmak, birilerini basamak yapmak, gereksiz ve yersiz tartışmalar oluşturmak, onu bunu çekiştirmek, ömür törpüsü olacak malayaniliklere sapmak gibi. Geleneğimizde gıybet ve dedikodu aşağılanmış, insan eti yemek kadar da tiksindirici bir davranış olarak düşünülmüştür. Böyle olmasına karşın hem Müslüman hem de idealist bir insan bilincinde olanlar görünümdekiler korkunç bir tuzağın içindedirler.
Her dergide, ortamda bulunmak kişilik kazandırmaz. Her derginin ve ortamın bir ruhu vardır. Bir kapıya bağlanmak orada yol almak en sağlıklı olanı. Bir kimse bir yere gönül vermişse oradan şaşmamalı. O ortamın ruh dünyası içinde kendisini geliştirmeli.
Her gazetenin de bir ruhu vardır. Bu ruh bağlı bulunduğu geleneğin özünü taşır. Yaklaşımlar, bakışlar bu ruhtan şekillenir. Karanlığa açılan bir pencereden karanlık bir ruh akar. Güzelliklere açılan ise insanın ruhunda bir ışıltı oluşturur.
Bulunduğumuz yüzyıl tam bir karanlık dönemi oluşturur. Zihinleri karmakarışık ve bulanık. Bulaşılan ruh kendi ruhundan etkiler ve muhatabını besler.
Bizi kuşatan karanlık bir dünya var. Bundan ne kadar uzak durabilirsek o kadar iyi olur. Yoksa insan çok çabuk yiter.