Abdullah Yıldız -
2010-02-09
Kulları Allaha Benzetenler Unutuldu mu Ak Parti Aydın İl Başkanının geçmişte Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan için sarf ettiği söylenen “peygamber gibi” benzetmesi, geçen hafta boyu ciddi tahriklere, istiskallere ve tartışmalara, hatta TBMM’de yumruklaşmalara yol açtı. Yapılan benzetme elbette abartılı ve tehlikeli idi. Ancak, bu konu etrafında fırtına koparılanların, başörtüsü yasağının en küstah uygulamalarını bile meşru görecek hale gelmeleri doğrusu daha tehlikeli ve utanç verici idi. Siyasetin geldiği seviyesi ise bahs-i diger…
İmdi, bir tarihçinin, bu tartışma bağlamında, benzer bir ifadenin Milli Görüş lideri Sayın Necmeddin Erbakan için kullanılması üzerine üstat Necip Fazıl’ın partiden ayrıldığını iddia etmesi, sanki liderlerini böyle kutsayanların dindar cenah olduğu telmihini de içeriyordu. Bu sebeple biz, tarihte farklı bir yolculuk yaparak, çok çarpıcı bazı örnekleri sizlerle paylaşmak istedik:
Tanzimat’la başlayan Batıl(ı)laşma sürecinin mimarı Mustafa Reşit Paşa’yı methetmek isteyen devrin ünlü şairi Şinasi, Mustafa Reşit Paşa için yazdığı bir şiirinde onun için şu ifadeleri kullanır:
“Acep midir Medeniyet Resulü dense sana?”
İngiliz büyükelçisinin talimatları doğrultusunda hareket ettiği malum olan Mustafa Reşit Paşa’yı “Medeniyetin Peygamberi” olarak niteleyen Şinasi, “Acep midir” diyerek nispeten ihtiyatlı bir dil kullanır. Fakat Cumhuriyet devrinde bazı yazarlar, yöneticilere methiyeler düzmekte sınır ve kural tanımayan boyutlara vardırırlar işi: Öyle ki, methiyeler tapınma düzeyine ulaşır.
Mesela, İsmet İnönü’yü öven bir gazeteci, onu Hz. İsa Peygamber’e benzetir.
1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile (ki 1929'a kadar yürürlükte kalmıştır), Halk Fırkası hükümeti, resmi ideoloji'nin dışındaki tüm siyasal örgütleri ve Batılılaşmaya karşı çıkan her kesi/mi tasfiyeye girişmiştir. O sıra Mustafa Kemal Paşa’ya karşı girişilen bir suikast teşebbüsü fırsat bilinip yeniden kurulan İstiklal Mahkemeleri, eski İttihatçılardan başlayarak Kurtuluş Savaşı'nın ünlü kahramanları dahil olmak üzere, rejimin bütün muhaliflerini siyaset sahnesinden silmiş, bunların birçoğunu da "bedenen" yok etmiştir. Böylece, yönetici elitin tek siyasal örgütü olan Halk Fırkası, estirdiği terör fırtınasıyla iktidarını iyice pekiştirmiştir. (Stefanos Yerasimos, Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, III/1276)
Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemelerinin yeniden kurulmasıyla başlayan devlet terörü öylesine kapsamlıdır ki, sonraki yıllarda İsmet Paşa'yı ısrarla müdafaa edecek olan gazeteci Hüseyin Cahid Yalçın da bu tırpanlamadan fazlasıyla payını alır. Suçu ise, Tanin gazetesinde, Terakkiperver Parti binasına yapılan baskından "baskın" diye söz etmekten ibarettir. Ve Hüseyin Cahid Bey Çorum'a sonsuz sürgüne (nefy-i ebed) gönderilir. Bu arada birçok gazete kapatılır, bazı gazeteciler tutuklanır. Bu sebeple gözü korkan gazeteciler, yasakçı hükümete yağ çekmekten başka çare bulamazlar…
Hür Fikir gazetesinin başmuharriri Kılıçzâde Hakkı Bey'in İsmet Paşa ile yaptığı mülakat, 18 Temmuz 1925'te altı gazetede birden büyük puntolarla yayımlanır. Kılıçzâde'nin, gazetecilik tarihine bir "dalkavukluk şaheseri" olarak geçecek nitelikteki ifadeleri aynen şöyledir:
"İsmet Paşa Hazretleri bana seyahatim hakkındaki intibalarımı sordu. Kendisine dedim ki: Eseriniz olan Takrir-i Sükûn Kanunu bir mucizedir ki, Mesih ibni Meryem'in ma'rûf ekmek ve balıklarından ziyade halkı doyurmuştur. Bu mucizevi kanun sayesindedir ki, Türk vatanı bugüne kadar görmediği asayişe nail olmuştur. Dört sene daha uzatılmasını rica edeceğim." (Tekin Erer, Yasakçılar, s.27.)
İnönü’ye karşı sergilenen bu tavır Mustafa Kemal Paşa’ya gelince iyice abartılır. Onu övmek için yazdığı bir şiirinde Kemalettin Kamu, kantarın topuzunu kaçırır ve Kâbe’nin yerine Çankaya’yı oturtur:
“Kâbe Arab'ın olsun / Bize Çankaya yeter” der.
Aka Gündüz ise hızını alamaz ve Mustafa Kemal Paşa’yı “Yaratan” olarak niteler ve ona tapınır:
“Varsın! Teksin! Yaratansın! / Sana bağlanmayanlar utansın.”…
“Elimizi yüzümüze, / Gönlümüzü özümüze kapatıyoruz. / Biz sana tapıyoruz!”
Mustafa Kemal Paşa’yı bir "ilah ve fetiş" haline getiren, onu hâmî (koruyucu), bânî (kurucu), halaskâr (kurtarıcı), mürşid (yol gösterici), mürebbi (terbiye eden), vâsî (denetleyen), pîşuvâ (önder) ve lâ-yetezelzel (şaşmaz olan) şeklinde tanımlayan (Oğuz Ünal, Türkiye'de Demokrasi'nin Doğuşu, s.103) bu zihin yapısını sorgulamayanların, yersiz ve densiz bir sözü dillerine dolamaya hakları olabilir mi?
DAVET: - 12 Şubat Cuma günü saat 20.00’de, Çamlıca Umran Kültürevi’ndeki (Bulgurlu cd., Bulgurlu hamamı karşısı, Üsküdar-İst.) “Kur’ân Şuuru” konulu sohbetimize davetlisiniz (Tlf: 0555 684 37 21).
- 13 Şubat Cumartesi günü saat 16.00’da, AKV merkez binadaki (Horhor cd. Yeşiltekke sk., No: 4, Fatih-İst.) “Kur’ân Şuuru” konulu sohbetimize davetlisiniz (Tlf: 0212 533 72 02).
Ak Parti Aydın İl Başkanının geçmişte Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan için sarf ettiği söylenen “peygamber gibi” benzetmesi, geçen hafta boyu ciddi tahriklere, istiskallere ve tartışmalara, hatta TBMM’de yumruklaşmalara yol açtı. Yapılan benzetme elbette abartılı ve tehlikeli idi. Ancak, bu konu etrafında fırtına koparılanların, başörtüsü yasağının en küstah uygulamalarını bile meşru görecek hale gelmeleri doğrusu daha tehlikeli ve utanç verici idi. Siyasetin geldiği seviyesi ise bahs-i diger…
İmdi, bir tarihçinin, bu tartışma bağlamında, benzer bir ifadenin Milli Görüş lideri Sayın Necmeddin Erbakan için kullanılması üzerine üstat Necip Fazıl’ın partiden ayrıldığını iddia etmesi, sanki liderlerini böyle kutsayanların dindar cenah olduğu telmihini de içeriyordu. Bu sebeple biz, tarihte farklı bir yolculuk yaparak, çok çarpıcı bazı örnekleri sizlerle paylaşmak istedik:
Tanzimat’la başlayan Batıl(ı)laşma sürecinin mimarı Mustafa Reşit Paşa’yı methetmek isteyen devrin ünlü şairi Şinasi, Mustafa Reşit Paşa için yazdığı bir şiirinde onun için şu ifadeleri kullanır:
“Acep midir Medeniyet Resulü dense sana?”
İngiliz büyükelçisinin talimatları doğrultusunda hareket ettiği malum olan Mustafa Reşit Paşa’yı “Medeniyetin Peygamberi” olarak niteleyen Şinasi, “Acep midir” diyerek nispeten ihtiyatlı bir dil kullanır. Fakat Cumhuriyet devrinde bazı yazarlar, yöneticilere methiyeler düzmekte sınır ve kural tanımayan boyutlara vardırırlar işi: Öyle ki, methiyeler tapınma düzeyine ulaşır.
Mesela, İsmet İnönü’yü öven bir gazeteci, onu Hz. İsa Peygamber’e benzetir.
1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile (ki 1929'a kadar yürürlükte kalmıştır), Halk Fırkası hükümeti, resmi ideoloji'nin dışındaki tüm siyasal örgütleri ve Batılılaşmaya karşı çıkan her kesi/mi tasfiyeye girişmiştir. O sıra Mustafa Kemal Paşa’ya karşı girişilen bir suikast teşebbüsü fırsat bilinip yeniden kurulan İstiklal Mahkemeleri, eski İttihatçılardan başlayarak Kurtuluş Savaşı'nın ünlü kahramanları dahil olmak üzere, rejimin bütün muhaliflerini siyaset sahnesinden silmiş, bunların birçoğunu da "bedenen" yok etmiştir. Böylece, yönetici elitin tek siyasal örgütü olan Halk Fırkası, estirdiği terör fırtınasıyla iktidarını iyice pekiştirmiştir. (Stefanos Yerasimos, Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, III/1276)
Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemelerinin yeniden kurulmasıyla başlayan devlet terörü öylesine kapsamlıdır ki, sonraki yıllarda İsmet Paşa'yı ısrarla müdafaa edecek olan gazeteci Hüseyin Cahid Yalçın da bu tırpanlamadan fazlasıyla payını alır. Suçu ise, Tanin gazetesinde, Terakkiperver Parti binasına yapılan baskından "baskın" diye söz etmekten ibarettir. Ve Hüseyin Cahid Bey Çorum'a sonsuz sürgüne (nefy-i ebed) gönderilir. Bu arada birçok gazete kapatılır, bazı gazeteciler tutuklanır. Bu sebeple gözü korkan gazeteciler, yasakçı hükümete yağ çekmekten başka çare bulamazlar…
Hür Fikir gazetesinin başmuharriri Kılıçzâde Hakkı Bey'in İsmet Paşa ile yaptığı mülakat, 18 Temmuz 1925'te altı gazetede birden büyük puntolarla yayımlanır. Kılıçzâde'nin, gazetecilik tarihine bir "dalkavukluk şaheseri" olarak geçecek nitelikteki ifadeleri aynen şöyledir:
"İsmet Paşa Hazretleri bana seyahatim hakkındaki intibalarımı sordu. Kendisine dedim ki: Eseriniz olan Takrir-i Sükûn Kanunu bir mucizedir ki, Mesih ibni Meryem'in ma'rûf ekmek ve balıklarından ziyade halkı doyurmuştur. Bu mucizevi kanun sayesindedir ki, Türk vatanı bugüne kadar görmediği asayişe nail olmuştur. Dört sene daha uzatılmasını rica edeceğim." (Tekin Erer, Yasakçılar, s.27.)
İnönü’ye karşı sergilenen bu tavır Mustafa Kemal Paşa’ya gelince iyice abartılır. Onu övmek için yazdığı bir şiirinde Kemalettin Kamu, kantarın topuzunu kaçırır ve Kâbe’nin yerine Çankaya’yı oturtur:
“Kâbe Arab'ın olsun / Bize Çankaya yeter” der.
Aka Gündüz ise hızını alamaz ve Mustafa Kemal Paşa’yı “Yaratan” olarak niteler ve ona tapınır:
“Varsın! Teksin! Yaratansın! / Sana bağlanmayanlar utansın.”…
“Elimizi yüzümüze, / Gönlümüzü özümüze kapatıyoruz. / Biz sana tapıyoruz!”
Mustafa Kemal Paşa’yı bir "ilah ve fetiş" haline getiren, onu hâmî (koruyucu), bânî (kurucu), halaskâr (kurtarıcı), mürşid (yol gösterici), mürebbi (terbiye eden), vâsî (denetleyen), pîşuvâ (önder) ve lâ-yetezelzel (şaşmaz olan) şeklinde tanımlayan (Oğuz Ünal, Türkiye'de Demokrasi'nin Doğuşu, s.103) bu zihin yapısını sorgulamayanların, yersiz ve densiz bir sözü dillerine dolamaya hakları olabilir mi?
DAVET: - 12 Şubat Cuma günü saat 20.00’de, Çamlıca Umran Kültürevi’ndeki (Bulgurlu cd., Bulgurlu hamamı karşısı, Üsküdar-İst.) “Kur’ân Şuuru” konulu sohbetimize davetlisiniz (Tlf: 0555 684 37 21).
- 13 Şubat Cumartesi günü saat 16.00’da, AKV merkez binadaki (Horhor cd. Yeşiltekke sk., No: 4, Fatih-İst.) “Kur’ân Şuuru” konulu sohbetimize davetlisiniz (Tlf: 0212 533 72 02).