Ali Ferşadoğlu -

2010-02-12
Duygusal çatışmalar ve kulluk görevi


Hepimiz varoluşumuzu ve hayatımızı anlamlandırmak ve çepeçevre kuşatıldığımız problemleri çözmek isteriz. Aklımız, fikrimiz ise kısa, gücümüz sınırlı. Dolayısıyla hayat yolundaki engelleri gücü, kudreti, ilmi ve sâir isim ve sıfatları sonsuz bir Yaratıcı’ya imân etmeksizin kaldıramayız. Ancak, bir Yaratıcı varsa; yaratmasının bir gayesi olmalıdır. O da ibâdeti gerektirir.

Öte yandan nefis ve şeytanın sürekli tahşidatıyla ibâdet dünyanın en ağır işi olarak görülür. Bu ise, duygusal bir çatışmaya sebep olur. Bu sefer insan, yüce ve tek Yaratıcı’yı inkâr etmek ister. Lâkin, akıl, kalb ve vicdan bu durumdan asla tatmin olmaz. Rabbi tanımak ister. Rabbi tanımak ise, ibâdet gerektirir ve nefis buna engel olur...

Bu durumdaki insan kendisine bir çıkış yolu arar; başkalarına karşılıksız iyilik ve yardım eder, hayır kurumlarında görev alır. Bunlarla kendisini tatmin ettiğini ve bir çıkış yolu bulduğunu zanneder. Bediüzzaman bu hususa bir örnekle dikkat çeker: Devekuşuna “Uç” demişler, “Ben deveyim!” demiş. O zaman “Yük taşı” demişler; bu sefer de “Ben kuşum” demiş. Bu örnekle, insanın her iki hayatın getirilerinden kaçmak istediğine dikkat çekilir.

Şeytan, “Zaten dinin gayesi iyi ve ahlâklı insan yetiştirmektir. Sen ibadetlere gerek olmaksızın bu hâli yaşadığına göre, en dindar insan sensin” diye insanın egosunun kulağına fısıldar habire. Dilenciye yardım eder, görme özürlü bir şahsın elinden tutarak yolun karşısına geçirir, yardıma muhtaç olanlara el uzatır vs... Bu, yaşanan duygusal çatışma ve kaçışın verdiği stresin sonucudur ve bundan da büyük haz duyarak yapılır. Bu hareketleriyle iyi bir insan olduğu fikrine kendisini alıştırır.

Aslında Allah’ın varlığı ve birliğini akıl, kalp ve vicdânıyla iliklerine kadar hisseder insan. Çünkü, eser müessiri, san'at san'atkârı, harf kâtibini, resim ressamı, yapı ustayı gösterdiği gibi; kâinat bütün unsurlarıyla O'nu çeşitli isim ve sıfatlarıyla tanıttırır, ilân eder. Ancak, görevlerini yerine getirmeyen, nefis ve şeytandan da aldığı destekle Yaratıcısını inkâr eder. Fakat gerçekler ve duyguları, onu yalanlar. Bu boşluğu doldurmak için de, başkalarına yardım ve iyiliğe yönelir. Elbette bu durum, gerçek vazifelerini yerine getirmenin yerini tutamaz ve aynı hazzı veremez. İnsanı, duygu anarşisi ve anaforuna atar. Çünkü, iyilik ve yardım etmek de ayrı bir görev, hattâ haz ve zevk sebebidir. Ve elbette verilen sayısız dahili ve harici ni’metler bir teşekkür ister. Şükür ise, verilen ni’met cinsinden de olmalı, diye hatırlatır vicdan. Dolayısıyla gerçeklere göz yumup sadece birilerine iyilik yaparak, hakikî mutluluk, huzûr ve hazza ulaşılamaz. Ancak gerçek kulluk görevi ifâ edildiğinde, iyilik ve yardım da ayrıca tamamlayıcı ve yükseltici bir unsur olur.