Tesettür, başörtüsü farzdır - 7
[-] Normal [+] Aile HayatTavsiye EtYazdır
Yorum YazÂyet-i celîlede "kendiliğinden görünenler" ifadesiyle mücmel olarak beyan edilen uzuvların hangileri olduğunu, muhterem eşi Ummül-mü'minîn Hz. Âişe (R.Anhâ)nın nakletmiş olduğu bir hadis-i şerifinde Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz, Hz. Âişe (R.Anhâ)nın ablası Hz. Esma (R.Anhâ)ya yüz ve ellerini işaret ederek:
"Ey Esma! Kadın erginlik çağına erince, vücudunun şurası ve şurası dışında kalan yerlerini göstermesi caiz olmaz." (Ebu Davud, Libas: 34, No: 4104, 2/460; Beyhaki es-Sünenü'l-Kübra, Salat, No: 3302, 3/81) buyurmuş, böylece âyet-i celîlede istisna edilen uzuvları bizzat açıklamıştır. Ahzâb Sûresi'nin 59. âyet-i celîlesinde ise:
"Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına söyle: Evden çıkarlarken üzerlerine dış elbiselerini giysinler. Bu, onların iffetli bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar" buyrulmuştur.
Bu âyet-i celile ile de, Müslüman hanımların evlerinden çıkarken üzerlerine vücut hatlarını belli etmeyecek bir dış elbise almaları, ev kıyafetiyle sokağa çıkmamaları emredilmiştir. Yukarıda metin ve mealleri verilen âyet-i celîleler ile Hz. Âişe (R.Anhâ)nın naklettiği hadis-i şerif ve benzeri hadis-i şeriflerden, İslâm müctehid ve fakihleri, Müslüman kadınların sadece namaz kılarken değil, namaz dışında da vücudun el, yüz ve ayaklar dışında kalan kısımlarını, aralarında dinen evlilik caiz olan yabancı erkekler yanında açık bulundurmamaları hükmünde ittifak etmişlerdir. İslâmî hükümlerin iki temel kaynağı olan Kitab ve Sünnet delilleri yanında, ashab ve tabiîn devirlerinden itibaren bu husus daima böyle anlaşılmış, böylece kadınların tesettürü konusunda her asırda icmâ-ı ümmet de meydana gelmiştir. Nitekim, İslâm'ın doğuşundan, günümüze kadar bütün İslâm ülkelerinde her asırdaki uygulama da böylece devam edegelmiş, hiçbir İslâm âlimi söz konusu hükme aykırı bir beyanda bulunınamıştır.
2. İnsan haklarına saygılı ve demokratik rejimle yönetilen ülkelerde, yönetimin en önemli ilkelerinden biri de lâiklik ilkesidir. Lâiklik, devletimizin de temel ilkelerinden biridir. Bu ilkenin tabii sonucu ise devlet yönetiminde din kurallarına uyma zorunluluğunun olmamasıdır. Bunun yanında, devletin de kişilerin dinî inanç ve kanaatlerine saygılı olması, bunları baskı altına almaması, devletçe fertlere tam bir din ve vicdan hürriyeti tanınınış olması da lâikliğin tabii bir sonucudur. Nitekim, Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nın 10 Aralık 1948 tarihinde kabul ettiği: "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi"nin 18. maddesinde: "Her şahsın fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır. Bu hak, din veya kanaat değiştirmek hürriyetini, dinini veya kanaatini tek başına veya topluca, açık veya özel surette öğretim, tatbikat, ibadet ve âyinlerle açıklama hürriyetini gerektirir." hükmü yer almıştır. Bu beyanname, 6 Nisan 1949 tarih ve 9119 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye tarafından da benimsenıniş ve 27 Mayıs 1949 tarihinden itibaren yürürlüğe konınuştur. Din ve vicdan hürriyeti, esasen, Türkiye'mizde Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu'ndan, yani 1839'dan beri devlet umdelerimizin başında gelmiştir. 1924 Anayasası'nın 75. maddesinde bu hürriyet: "Hiç kimse mensup olduğu felsefî içtihat, din ve mezhepten dolayı muaheze edilemez. Asayiş ve umûmî âdaba ve kanunların hükümlerine aykırı bulunınamak üzere her türlü dinî âyinlerin yapılması serbesttir." cümleleriyle ifade edilmiştir. Halen yürürlükte olan 1961 Anayasası'nın "Temel Haklar ve Ödevlerle" ilgili bölümünde yer alan 19. maddesinde ise: "Herkes, vicdan ve dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. Kamu düzenine veya genel ahlâka veya bu amaçlarla çıkarılan kanunlara aykırı olmayan ibadetler, dinî ayin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadette, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Kimse dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz..." hükmüne yer verilmiştir.
3. Din, sırf bir inanç veya inanç sisteminden ibaret değildir. Dinin inanca ait esasları yanında; ibadet, amel ve ahlâkî davranışlarla ilgili hükümleri, dini kabul eden inançlı kişilerin yaşayışlarında uymaları zorunlu emir ve yasakları da vardır. O halde din ve vicdan hürriyeti, sadece bir dinin inançla ilgili esaslarına inanınak veya inanınamak hakkı değil; dindarın mensup olduğu dinin bütün emir ve yasaklarını hiçbir engele rastlamadan, serbestçe yerine getirebilmesi hakkıdır, inanç, ferdin iç alemiyle ilgili olup kendisi tarafından açıklanınadıkça başkaları tarafından kontrolü mümkün olmadığına göre, devletin fertlerinin inancına karışıp karışmaması fazla bir önem taşımaz. Din ve vicdan hürriyetinin, dinin emir ve yasaklarını hiç bir baskıya uğramadan yerine getirebilme hürriyeti olduğu şüphesizdir. Nitekim İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ni kabul eden Devletimiz, Anayasamızın 19. maddesiyle din ve vicdan hürriyetini açık bir şekilde tanımış ve bu hürriyeti Anayasa'nın 10. maddesiyle kişiye bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlerinden saymıştır. O halde her Türk vatandaşı, bir anayasa hakkı olarak, mensub olduğu dinin bütün emir ve yasaklarını "kamu düzeni, genel ahlak ve bu amaçlarla çıkarılan kanunlara aykırı olmamak şartıyla" hiçbir baskıya mâruz kalmadan serbestçe yerine getirebilme hürriyetine sahiptir. Din ve vicdan hürriyetinin ve lâiklik ilkesinin tabii ve mantıkî sonucu budur.
4. Müslüman hanımların başlarını örtmeleri, vücutlarının el, yüz ve ayaklar dışında kalan kısımlarını, aralarında dinen evlenme caiz olan yabancı erkekler yanında açık bulundurmamaları, bazı çevrelerce sanıldığı gibi belli zümrenin sonradan ortaya çıkardığı bir âdet veya işaret değil, İslâm dininin bir hükmüdür. Bu husus yukarıda delilleriyle açıklanmıştır. Bu emirlerin bir gereği olarak kadınların örtünmesi, milletimizin de bir örfü hâline gelmiştir. Ülkemizdeki hanımların çoğunluğunun, yaşlı hanımların ise hemen hemen tamamının günümüzde de başlarını örtmeleri bunun en açık kanıtıdır. Üstelik hanımların söz konusu kıyafetlerinde yani başlarını kapatmalarında ve dinin emrettiği şekilde örtünmelerinde, kamu düzenine, genel ahlâka ve kanunlara aykırı bir durum olmadığı da açıktır. Bu hususun devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğünün, Cumhuriyet'in, millî güvenliğin, kamu düzeninin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunup korunmamasıyla da bir ilgisi yoktur. Bu itibarla Müslüman hanımların dinî tesettüre uymalarının kanunla sınırlandırılması da Anayasa'mızın 11. maddesi uyarınca söz konusu olamaz. Kaldı ki, Anayasa'mız, 10. maddesiyle: "Devleti, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, fert huzurunu, sosyal adalet ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasî, iktisadî ve sosyal bütün engelleri kaldırmak ve insanın maddî manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamakla" yükümlü kılmıştır
Mehmet Talü
araştırmacı yazar