Tesettür, başörtüsü farzdır - 9
Çarşaf, İslâm kadınlığının sembolüdür. Aşağıdaki yazıyı, meşhur ediblerimizden Yâkub Kadri Karaosmanoğlu, Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında kaleme almıştı. O devirde Türk hanımları çarşaf giyiyor, peçe takıyorlardı. Fakat bazı Avrupa hayranları, kadınların açılıp soyunmaları gerektiğini iddia ediyor, bunu medeniyet ve terakkinin zarurî bir şartı sanıyorlardı. Yâkub Kadri Bey, aslında dindar ve muhafazakâr bir şahsiyet olmamakla beraber, hiss-i fıtrî ve zevk-i selim sahibi bir Osmanlı münevveri olarak, hanımlara hitaben aşağıdaki yazıyı neşretmişti. Aradan yarım asırdan fazla bir zaman geçmiş bulunuyor. Çarşaf, peçe, imparatorluğumuz, eski İstanbul ve millî kültürümüzle beraber Yâkub Kadri Bey de tarihe İntikal ettiler. Yâkub Kadri Beyin bu unutulmuş yazışını kitabımıza eklemekte fayda gördük.
Çarşaf Ve Peçeye Dair
Bu çirkin asrın ve bu çirkin muhitin yegâne süsü, yegâne güzelliği sizin çarşafınız, sizin peçenizdir.
Yalnız bunlardır ki, gözlere hâlâ bakmak tahammülünü, bakmak arzusunu veriyor. Niçin onlardan müştekî gibisiniz?
O mazrufa bu zarftan muvafık ne olabilir? Sizi böyle gördükçe bir kadının başka türlü nasıl giyinebileceğini düşünüyorum ve çarşafsız peçesiz bir kadın tahayyül edemiyorum.
Siz bizim aşkımızın, hürmetimizin, siz bizim kıskançlığımızın mutî mahbubeleri değil misiniz? Vücudunuzun şeklini alan bu dilfirip (gönül alan, aldatan, çekici) mahpesi sizin etrafınıza, sizin yüzünüz üstüne biz ördük; bizim ihtimamımız, bizim muhabbetimiz ördü.
Sizi güneşten, havadan, sizi kem nazardan sakındık da böyle yaptık. Yazık değil mi ki o saçlara güneş vursun, o yüzü havalar, tozlar hırpalasın. Yazık değil mi ki -mazALLAH- o gözlerin harimine kolayca, lâubali bir yabancı gözün kıvılcımı sıçrasın.
Düşündük ki, belki bilmeyerek, belki farkına varmayarak birine gülüverirsiniz. Nazarlarınız belki bilâihtiyar birinin üstünde fazlaca tevakkuf ediverir. Onun için yüzünüzü örttük. Zira tebessümlerinizin, bakışlarınızın kıymetini biz anlıyor, biz biliyorduk. Gönlümüz, onların öyle lüzumsuz yere heder olmasına acıdı da, bir ipek mahfaza içinde muhafazalarına lüzum gördük. Çünkü, siz hilkaten müsrifsiniz, hazinelerinizin bahâsını bilmezsiniz. insanlar, kadınlara tahakküm ettikleri gündür ki, maddeye galip geldiler.
Cemiyetlerin ve medeniyetlerin esasını bir erkeğin kıskançlığı kurdu. Memleketlerden, vatanlardan evvel ilk müdafaa edilen kadındı. Bana inanınız; bütün bu evler, bu mabedler ve bu şehirler sizin için yapıldı ve sizin açıldığınız ve sizin kıskançlık mahpesini yıktığınız yerlerde derhal evler yıkıldı, mabedler harap oldu, şehirler çöktü. Çünkü sizin mahpesleriniz o yerlerin surları idi, kaleleri idi.
Niçin başka cinsten kadınlara bakıp da başınızda garip mütalâalara meydan açıyorsunuz? Onlardan size ne? Siz başlı başınıza bir âlemsiniz. Ben o âleme girdiğim dakikadan itibaren, hariçte bir başka mevcudiyet var mı, yok mu unuttum bile. Siz niçin kendinizde herkesi unut- muyorsunuz? Söze başlarken demiştim ki, bu çirkin asrın, bu çirkin muhitin yegâne süsü, yegâne güzelliği sizin çarşafınız, sizin peçenizdir. Memnun ve müsterih yaşamak için bu kanaat size kifayet etmez mi?
Halbuki benim ruhumu sadece bu kanaat dolduruyor. Peçeniz ve çarşafınız. Bunlardır ki bana muhabbet öğretiyor; hayata muhabbeti, aşka muhabbeti, memlekete muhabbeti öğretiyor; bahusus memlekete muhabbeti. Zira sizin bu örtüleriniz, bu süsleriniz değil midir ki, minarelerden ve o al râyetten ( bayraktan ) sonra bu serseri ruha bir âşina melce ve bir emin mersa ( liman ) saadeti veriyor.
Peçenizin kudsiyetini şuradan anlayınız ki, bir yabancı elin ona uzanınası ihtimali bile gayz nedir, hırs nedir, intikam nedir, kin nedir hiç bilmeyen bu tembel ve yorgun ruhta beldeler yıkacak, burç ve barular ( kaleler ) devirtecek bir ateş alevliyor. Gördünüz mü? Peçenizden bahsederken haşin adımlarla yüksek surlar etrafında dolaşan bir eski kahraman gibi söz söylemeye başladım.
Belki bunların hiçbirini yapmayacağım, fakat emin olunuz ki, şu dakikada çok samimiyim. Size, sizin örtülerinize ve süslerinize doğru teveccüh edince kendimi her şeye muktedir farzediyorum.
Tarih, menakıb-ı beşeriyeyi dolduran en büyük kahramanlıklar, bana birer çocuk oyunu gibi geliyor. Sakın onları çıkarmayınız, sakın onları atmayınız. Bu çirkin asrın, bu çirkin muhitin ortasında asalet ve zarafete yegâne dâl ( işaret ) olarak bunlar, sade bunlar kaldı. İnsanlar senelerden beri, insanlığı terzil için ve cemiyetlere manzaraların en fenasını vermek için, sevimsiz bir cinnetle her şeyi devirdiler. Bu güruha peyrev olmak (peşinden gitmek) size yakışır mı?
Ben sizi zamanların ve insanların fevkinde, onların haricinde biliyorum. Siz mestur ruhlardan değil misiniz? Dünya yüzünde tek başına kalan ulvî bir dinin İlâhı, sizi bu sıfatla sair mahlûkat arasında mümtaz kılmamış mıydı? Siz onun halk ettiği cennetâsa âlemin meleklerisiniz. O, Kitab'ında sizin isminizi zikretti. O vakitten beri siz mukaddesat meyanına girdiniz; artık ne hale, ne maziye, ne de atiye mensupsunuz.
Yalnız unutmayınız ki, sizi bu mertebeye bizim aşkımız, bizim hürmetimiz, bizim kıskançlığımız is'ad etti ( yükseltti )."17 Kânunuevvel 1331
M. Akif de şöyle der:
Bacımın örtüsü batmakta rezilin gözüne,
Acırım tükrüğe billahi tükürsem yüzüne,
Medeni olmak eğer açmaksa bedeni,
Desenize hayvanlar insanlardan daha medeni...
El-insaf...
Başörtüsünü ve İslâm'ı lâikliğe aykırı zannedenlerin hepsi de bilmiş olsunlar ki: Atatürk'ün annesi ve eşi de, başörtülü idi "Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri", 2. cildinin, 149 sahifesinde. Atatürk bakın ne diyor (ayrıca bk. Prof. Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikir Ve Düşünceleri, 1971):
"Dinimizin tavsiye ettiği tesettür hem hayata, hem fazilete uygundur. Kadınlarımız şeriatın tavsiyesi, dinin emri mucibince örtünselerdi, ne o kadar kapanacaklar, ne o kadar açılacaklardı... Giyim tarzımızı ifrata vardıranlar, kıyafetlerinde aynen Avrupa kadınını taklit edenler düşünmelidir ki, her milletin kendine mahsus ananesi, kendine mahsus adetleri, kendine göre milli hususiyetleri vardır. Hiçbir millet aynen diğer bir milletin mukallidi olmamalıdır. Çünkü böyle bir millet ne taklit ettiği milletin aynı olabilir, ne kendi milliyeti dahilinde kalabilir. Bunun neticesi şüphesiz ki hüsrandır." Aynı sözleri Atatürk 21 Mart 1923'de Konya'da Kızılay Kadınlar Kolu'nun toplantısında da söylemiştir.
(Mustafa Kemal Atatürk (Söylev ve Demeçler 2. Cilt)
Atatürk bilhassa Avrupalılar gibi açılıp saçılmayı uygun görmüyor. Biz Müslüman bir milletiz. Asırlardan beri tatbik edegelerek yaşadığımız kendi dinimiz, mukaddesatımız, an'anemiz, dînî ve millî hususiyetlerimize göre yaşamalıyız ve başka başka hususiyetleri olan milletlerin mukallitleri(taklitçileri) olmamalıyız diyor.
Mehmet Talü
araştırmacı yazar