İslâm'ın ilk yıllarıydı… Bedir savaşı kazanılmış, Yahudilerin içindeki fitne ve fesat iyice alevlenmişti. Lâkin Resûlullah SallAllah (c.c.)u Aleyhi ve Sellem'e vermiş oldukları sözler, anlaşmalar vardı. Bunlar arasında savaşmayı bilen ve en cesur gruplarını teşkil eden Benî Kaynuka Yahudileri, Peygamber Efendimize gelerek:
"Ey Muhammed! Galiba bizi kendi kavmin gibi zannettin. Harbetmeyi bilmeyen bir grupla karşılaşıp zafer kazanman sakın seni aldatmasın! Eğer seninle savaşacak olursak, bizim nasıl insanlar olduğumuzu öğrenirsin!" diyerek tehditler savurmuşlardı. Birazdan anlatacağımız olayla aralarındaki anlaşmayı ilk bozan Yahudi cemaati olmuşlardı.
Bir gün, bir Müslüman kadın Kaynuka çarşısına inmiş, bazı şeyler satarak alışveriş yapmak üzere bir kuyumcu dükkânına girmişti.
Dükkânda bulunanlar, kadının yüzünü açtırmaya çalışmışlar; fakat buna muvaffak olamamışlardı. Bunun üzerine kadın farkına varmadan, çarşafının bir kenarını oturduğu yere raptetmişlerdi. Müslüman kadın, kuyumcudaki işi bittikten sonra, çıkmak üzere ayağa kalktığında çarşafı üzerinden düşmüş ve avret yerleri görünmüştü. Orada bulunan Yahudiler ise, gülüp eğlenerek kadınla dalga geçmişlerdi.
Bu hâdise karşısında Müslüman kadın feryad–ü figan ederek çığlık atmış, imdat istemişti. Bunu işiten bir Müslüman koşarak gelmiş, duruma şahit olup, olan biteni anlayınca, Müslüman bir kardeşinin küçük düşürülüp aşağılandığını görünce, Yahudi kuyumcuyu öldürmüştü. Orada bulunan diğer Yahudiler de o Müslümanı öldürmüşlerdi. Hâdise bu şekilde büyüyünce Müslümanlarla Benî Kaynuka Yahudileri arasında savaş çıkmıştı. Bu olay sonucunda nazil olan Enfal sûresinin 58. âyeti Resûlullah'ı onlara karşı sert olmaya davet ediyordu.
Nihayetinde ise, Kaynuka Yahudilerinin kaleleri kuşatılmıştı. Bir müddet dayanırlarsa da 15 günlük kuşatma sonunda Resûlullah'a, istediği şart üzere barış teklif etmek zorunda kalmışlardı.


Örtü; takva ile
örtünmektir
Peki, çalışmak, iş hayatına atılmak, sosyal hayata, dışarıdaki bu rahat yaşama ayak uydurmaya çalışıp, helâl–haram gözetmeden, kadın–erkek demeden oturabilen, çalışabilen, yemeğe, davete katılabilen bu hanımlar Nur sûresinin 31. âyetini hiç okumamışlar mı, duymamışlar mı, yoksa inkâr mı etmektedirler ya da onlara tüm bunları açık ve net bir şekilde gönül rahatlığıyla yapmalarına müsaade verecek bir âyet mi inmiş, bir hadis–i şerif mi zikredilmiş? Söyler misiniz bana bugüne kadar, bu konuda hangi büyük âlim fetva vermiştir?
Doğru, fetva verenler de yok değil; sapıtmış ve saptırılmış bir şekilde… Hem de Allah (c.c.)u Teâlâ'nın âyetine muhalif olacak şekilde… Biz, burada onları tek tek sayacak değiliz. Ki zaten onların kim olduklarını bu konuya ehemmiyet veren her kişi bilmektedir. Daha da önemlisi her şeyi görüp gözeten Yüce Rabbimiz onları bizden daha iyi görmekte ve ne yapmak istediklerini bizden daha iyi bilmektedir ve elbet soracaktır bunların hesabını…
Diyelim ki, bu hayatı tercih eden bir hanım, bugün iyi bir meslek için, makam–mevki için başörtüsünden, dininin emir ve yasaklarından, inancından, imanından tavizler vererek göstermiş olduğu çaba ve hırsının sonunda iyi bir meslek edindi ve erkeklerle kadınların aynı mekânı aynı anda paylaştığı bir işyerinde çalışıyor. Sırf burada çalışabilmek için evvela tesettüründen vazgeçti ve "iş" dedi, "ekmek parası" dedi, "çocuğumun okul masrafları" dedi ya da "daha iyi bir yaşam" dedi… Ha! Parantez arası deyip bir de şöyle düşünen hanımlarımız var: "Ben özel bir şirkette veya işyerinde tesettürümden taviz vermeden kapalı olarak çalışıyorum." diyorlar. Olsun! Onu da böyle işe alsınlar, çalışsın. Peki, ama bunlar tesettürün sadece saçını kapamakla hallolacağını mı zannediyorlar? Oysaki taktıkları başörtülerinden ziyade "Takva elbiseleri"nden mahrum kaldılar:
"Ey Âdemoğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Hayırlı olan, takva elbisesidir. İşte bunlar, Allah (c.c.)'ın âyetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar. Ey Âdemoğulları. Şeytan, ana babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de (şaşırtıp) bir belâya düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanların dostu yaptık."(2)
Âyet–i kerimede açık bir ifadeyle belirtilmiştir. Allah (c.c.)u Teâlâ bizleri örtecek olan elbiseyi, vücudumuzu korumak ve örtmek sebebiyle ve bunun haricinde süs vermek için dış elbiselerimizi yaratmıştır. Bu elbiselerin bedenlerimizi örtmesinin yanında bir de "takva elbiseleri" vardır ki o da bizlerin mânevî yönlerini koruyan, güçlendiren, maddî olan duygu ve düşüncelerden uzaklaştıran, kötü ve çirkin tüm düşüncelerden arındıran, sakındıran bir elbisedir. Biz, bu âyetten anlamaktayız ki, örtünmek ne kadar önemliyse, takva elbisesiyle örtünüp bu ikisini birleştirmek, yani hem bedenimizi hem de ruhumuzu Allah (c.c.)'ın istediği gibi örtmek daha da önemlidir.
Bir kadının el, ayak, yüz hariç, örtmesi gereken yerleri örttükten sonra dikkat etmesi gereken önemli noktalar vardır. Üzerine giydiği elbisenin, inceliği, şeffaflığı, uzunluğu, kısalığı, dar ya da geniş olması konusundaki ayrıntılara dikkat etmelidir. İncecik, daracık bluzlar, kısa ve yırtmaçlı etekler, tesettürün altına giyilmiş pantolonlar veya yarım örtülmüş başörtülerin kendilerini Allah (c.c.)'a ulaştıracağını mı zannediyorlar? Allah (c.c.)'a ulaşmak takva sahibi olmaktan geçer. Takva yolunu ise, imanımıza ve İslâmın şartlarına, emir ve yasaklarına uyarak bilinçli bir Müslüman hâline gelip o şekilde yaşamaya başladığımız an, Allah (c.c.) yolunda O'nun istemediği, haram kıldığı, sevmediği şeylerden uzaklaşarak Rabbimizin katında O'nun rızasına ve rahmetine ulaşırız.
Cahiliyet devrinde kadınlar başlarına bir başörtüsü alıp erkeklerle beraber otururlardı, günümüzde olduğu gibi. Ezvac–ı Tahirat da (Peygamber Efendimiz'in hanımları) cahiliyet devrindeki kadınlar gibi olmasınlar diye Hz. Ömer, kadınların bu hâline üzüntü duyup Peygamber Efendimiz'e gelerek:
"Ya Resûlullah! Namahrem kimselerin Ezvac–ı Tahirat ile oturmaları iyi değildir. Bunlara kapanmaları ve ayrı durmaları için emir buyurunuz." dedi ve bu sözleri tekrar etti. Peygamber Efendimiz hiçbir şey söylemeyip Allah (c.c.)u Teâlâ'dan izin gelmesini bekliyordu. Hicretin dördüncü yılı Zilkade ayına kadar kadın ve erkekler arasında bu cahiliyet âdeti devam etmişti. Bu tarihten itibaren Hicab âyetleri nazil oldu ve iki çeşit tesettür farz kılındı:
1.Akıl baliğ olduktan sonra bütün vücudunu örtmek (el,ayak ve yüzler hariç).
Resûlullah buyuruyor ki:
"Kadın büluğ çağına erince elleri ve yüzü dışında başka yerlerinin başkasına görünmesi helâl olmaz"(3)
"Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mü'min kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü'minler! Hep birden Allah (c.c.)'a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz."(4)
2. Şeriatın kabul edeceği gereklilik olmadıkça evlerinden çıkıp yabancı erkeklerin arasına karışmamak.


Asıl gelinen
nokta nedir?
Günden güne artan bir çoğunluk var. Kendini kurban eden, tesettüründen taviz veren topluluğa her gün bir yenisi ekleniyor. Âdeta "Biz bu kaderi yaşamak zorundayız." diye koşup geliyorlar. Küfre, şirke bulaşıyor o masum kızlarımız. Bu acı, hepimizin acısı. Bugünkü kurbanlar bizim için bir tecrübe olmuyor mu? İllâ yaşamak mı gerek bu acıyı tatmak için, bir yanlışı anlamak için, günahın, günah olduğunun bilincine varmak için. Lütfen! Suçlu aramayın! İsyan etmeye hiç hakkınız yok. Elinizi vicdanınıza koyun ve gerçek bir imanla bu hakikati görmeye çalışın: SİZE KİMSE ZORLA BAŞINIZI AÇTIRAMAZ! Eğer siz istemezseniz kimse size başınızı zorla açtıramaz. Doğru değil mi? Aksini ispat edecek olan var mı? Fazla söze ne hacet… Âyet–i kerimeler, hadis–i şerifler ışığında bu konuyu tekrarın tekrarı da olsa dilimizin döndüğünce izah etmeye, anlatmaya çalıştık. Nasibi olan varsa, bir söz yeter.
Şunu da unutmayalım ki, tüm yasakları, dayatmaları hiçe sayarak "Beni yaratan, beni herkesten çok iyi bilen ve seven Yüce Yaratıcım, benden başımı örtmemi, ziynet yerlerimi teşhir etmememi istedi. O hâlde bu benim için farzdır. Allah (c.c.)'ın bana yaptığı öneriler, benim için en hayırlı olandır. Ben kendim için, O'nun benim için seçip–beğendiğine razı ve teslim oldum." Yaratılmışların değil; yaratan Rabbinin emirlerine teslim olup hareket eden ve bu uğurda yeri geldiğinde inancını daha iyi yaşamak için sahâbe gibi hicret eden tesettürlü kızlarımız da var. "Anne–baba, toplum, şunlar– bunlar–onlar ne der?" diye düşünmeden örtünen, bunun kendisi için farz olduğunun bilincine vararak aynı zamanda takva elbiselerini de giyinen ve Allah (c.c.)'ın has kulları olmak isteyen kızları da var bu ülkenin. Allah (c.c.)'ın yasakladığı sınırları değil; kendilerini (Hâşâ) Allah (c.c.) zannedenlerin yasaklarını aşıp hicret ederek (ki geçen ayki yazımızda da değindiğimiz gibi, hicret, Allah (c.c.)'ın sevmediği, yasakladığı, haram kıldığı her şeyi terk etmektir) okuyan, ilim tahsil eden kızlarımız da var. Unutmayalım ki, okumak üniversite değildir! Okumak, Peygamber Efendimiz'e gelen ilk vahiydeki gibi "Allah (c.c.)'ın adıyla" başlayan ilimleri okumaktır. Beni böylesine cüretkâr konuşturan husus da işte budur: İki yıl üniversite hayatını yaşamış bir bayan olarak tecrübelerimle seslenmekteyim, üniversitelerimizin okuma, ilim tahsil etme yeri olmadığını. Hayatımın o iki yılını zindana çeviren üniversitedeki günlerimi hatırlıyorum da, okula girerken başımı açmak için titreyen ellerimi örtüme götürdüğümde hıçkırıklara boğularak çareyi kaçmakta bulurdum. Ben bir üniversiteyi geride bırakmıştım, ailemin çok sert tepkilerine rağmen. Terk etmiştim ve kendi çapımda bir hicreti gerçekleştirmiştim. İşte ne kazandıysam ondan sonra kazanmıştım. Beni bugün bu seviyeye getiren, dinimi, imanımı, inancımı, yaşantımı ve her ne kadar az olsa da arttırmaya çalıştığım ilmimi o günden sonra başlamıştım yükseltmeye. Kendi şahsımdan hareketle tekrar söylüyorum ki: BİZE KİMSE ZORLA BAŞIMIZI AÇTIRMIYORDU.
Açan da bizdik… Karşı koyan da…
Bugüne kadar bu konuda birçok kişi, çok şey söyledi, çok şey anlattı ve yazdı. Hâlâ çözüme kavuşamadı. Kavuşması da beklenemez. Bu ülkenin ve milletin durumu, bu konudaki duyguları ve bu konuya karşı hassasiyetleri değişmedikçe, konunun ehemmiyetine dikkat edilmedikçe ve de özellikle bu işin içinde olan biz Müslüman kadınlar ve kızlarımız samimi bir duruş sergilemedikçe, bir yandan başörtüsünü savunup, diğer yandan yasakçılara boyun eğerek örtülerini açmaya devam ettikçe bu sorun, sorunlar zinciri oluşturmaya devam edecektir.
Suçlu aramaya, birilerini yargılamaya hiç gerek yok. Ortada bir suçlu varsa o da kendini Müslüman zanneden bizlerden başkası değildir. Şunu çok iyi anlamak zorundayız:
Biz kendimizdekini değiştirmedikçe, Allah (c.c.) da bizde olanları değiştirmeyecektir.



KIZIMIZ KADINIMIZ ÖRTÜLERİNE HANGİ GÖZLE BAKIYORLAR?

Peki, bu olayı niçin anlatma gereği hissettim?
Ya da bu olay bize ne anlatmak istiyor sizce?
Eğer soru işaretleri hâlâ soru işareti olarak kalıyorsa zihninizde, yukarıdaki bölümü tekrar okumanız gerekmektedir ve anlayıp kavrayarak Yahudiler ile Müslümanlar arasında çıkan ilk savaşın sebebinin ne olduğunu, Müslümanların nasıl bir duruş sergilediğini, bu savaşın bizler için taşıdığı önemi göreceksiniz.
Bugün kapalı olduğu hâlde "açık kalan kızlarımız, kadınlarımız" başörtüsü savunmasına gidiyorlar; lâkin neyi savunduklarının bilincinde değiller. Bilincinde olanlar varsa da nasıl bir savunma içinde olduklarının, neyi, niçin savunduklarının farkında değiller. Bizim savunduğumuz, başımıza taktığımız, güzelliğimizi, kadınlığımızı bütünleyen ve bir aksesuar gözüyle baktığımız, modaya göre seçtiğimiz, taşıdığımız, kumaş parçaları olmamalı. Çok mu ağır konuştum? Peki, ama bugün pek çok kızımız, kadınımız, takmış oldukları örtülerine hangi gözle bakmaktadırlar? Rengârenk giyinip, makyaj ve süs dolu bir görüntüyle, gazete, dergi ve medya karşısına geçen ve âdeta mankenleşen kapalı ama açık kızlarımız, takmış oldukları örtülerini ne olarak görüyorlar ve onu hangi ortamda neleri âlet ederek savunuyorlar? Bu, Rabbimin emrettiği örtü, gerçekten hürmet edilecek ve itibar gösterilecek özelliğini korumakta mıdır sizce?
Allah (c.c.)u Teâlâ'nın, biz hanımlara tesettürü farz kıldığını unutmuşlar mıdır yoksa inkâr mı etmektedirler? Örtünmenin sadece başörtüsü takmak olduğunu ve bunu yaparak Allah (c.c.)'ın emrine uyduğunu zannedenleri niçin eleştiriyorum dersiniz? İzah edeyim: Çıkıp sokak sokak yürüyüp, dergi, gazete, medya karşısında isyan bayrağını açan hanımlar, başlarındaki örtülerini savunarak, sözde hak arayarak, hak iddia ederek, temiz duygularını mı öne çıkarıyorlar, vicdanlarını mı rahatlatıyorlar? düşüncesine takılıp kaldığımdan…
Ne yapmaktalar ve neyi kime karşı savunmaktalar? Örtünmeyi, Allah (c.c.)'ın emirleri ve farz kıldığı doğrultuda değil; Müslümanlıktan uzak, Rabbine asi bir şekilde, ilâhî emre boyun eğerek Allah (c.c.)'ın huzuruna güzel varmayı arzulayarak, iffetli ve İslâm'ın aradığı, beklediği bir kadın olmaktan kaçıp da illâ bir hak arıyor, biz buradayız ve sizin istediğiniz gibi olmak sizin gibi olmak, olamasak da öyle görünmek istiyoruz, diyorlar. Bu hâl, Allah (c.c.)u Teâlâ'nın da hoşuna gitmekte midir? Yoksa evine geçerek, Allah (c.c.)'ın emri dışına çıkmadan O'nu memnun ederek tesettürüne sahip çıkmak ağır mı gelmektedir?
Şimdi bu cümlenin hemen ardından diyecekler ki:
"Bizler başımızı örtmekle, beyinlerimizin de örtülmesine müsaade etmeyiz. Biz de insanız, haklarımız var. Kadınız ve kadın olarak ekonomik özgürlüğümüzü kazanmak, sosyal hayatımızı kurmak ve sosyal yaşamın içinde kültür ve bilinç aşılamak, diğer kadınların kazanmış oldukları gibi statü, makam–mevki sahibi olmak istiyoruz. Eve kapanıp geçim sıkıntısına düşmek ve ihtiyaçlarımızı karşılamak, çocuklarımıza iyi bir gelecek hazırlamak için zor durumda kalmak istemiyoruz." Belki de daha fazlasını diyecekler… Kim mi diyecek? Başörtüsünü taktığı hâlde helâl–haram gözetmeden iş hayatı, sosyal yaşantı, makam– mevki diyerek, kadınlı–erkekli ortamlarda bulunarak kendini kandıran kadınlarımız diyecekler.


ÇALIŞAN KADIN VE İŞ HAYATI

Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına söyle de cilbablarıyla (dış elbiseleriyle) üzerlerini sımsıkı örtsünler. Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla beraber Allah (c.c.) çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir."(5)
Bu âyet–i kerimelerle sabit olan tesettürün ehemmiyetini görmek çok zor değil. Lâkin yaşamak epey zor… Bu hanımlarımız, yukarıda zikredilen bu iki âyeti yok saydılar ve hâlâ çalışmaya devam ediyorlar. Diyelim ki, o işyerinde kendisiyle birlikte çalışan meslek arkadaşı olan bir beyle aynı ortamda aynı havayı teneffüs ederek, gerektiğinde konuşan, onu dinleyen veya kazara göz göze gelen, sonraları ilerleyen muhabbetler bu hanımları rahatsız etmeyecek mi? Ki sokağa çıkan bir hanım, kendisini süzen bakışlara göz zinasını sunarak harama da ortak olmuyor mu? Sakın ha "Sokağa hiç çıkmayalım mı?" düşüncesi oluşmasın! Burada dikkat edilmesi gereken, dışarıya çıkan bir hanımın giyim–kuşamına, hâl ve hareketlerine, tesettürüne ve dinimizin emrettiği şekilde gerektiği özeni göstererek çıkmasıdır.
"Evlerinizde durun, İslâmiyet'ten önceki cahiliyet günlerindeki kâfirlerin kadınları gibi sokağa çıkarak yabancı erkekler ile karışmayın ve onlara ziynetlerinizi güzelliklerinizi göstererek sallana sallana yürümeyin." (6)
Kadınlarımıza verilen bu emri ve mesajı görmemek Allah (c.c.)u Teâlâ'nın azabına uğramaya neden olacaktır. Bununla birlikte biz şunu da ifade etmek zorundayız: Mutlak sûrette çalışması gereken kadınlar bizi yanlış anlamasınlar. Hiçbir maddî dayanağı olmayan kadınlar, evinin, çoluk–çocuğunun ihtiyaçlarını karşılayamadığında daha kötü hâllerle karşılaşacaktır. Bunu engellemek için elbette çalışması gerekmektedir; fakat burada dikkat edilecek husus dininden ve inancından taviz vermeden hareket etmektir.
Ümmü Seleme RadıyAllah (c.c.)u Anhâ anlatıyor:
"Ben Resûlullah'ın yanında idim. Yanımda Meymune bint. Haris de vardı. O esnada İbn Ümmü Mektum bize doğru geliyordu. (Bu vaka tesettürle emredilmemizden sonra idi) ve yanımıza geldi. Resûlullah bize:
"Ona karşı örtünün." diye emretti. Biz:
"Ey Allah (c.c.)'ın Resûlü! O, âmâ ve bizi görmeyen, varlığımızı tanımayan bir kimse değil mi?" dedik. Bunun üzerine Resûlullah:
"Siz de mi körlersiniz, siz onu görmüyor musunuz?" (7) buyurdu.
Burada bakma yasağı, fitne korkusu sebebiyledir. Çünkü kadınlar şehvetçe daha şiddetli, akılca daha kıttırlar.



PERUK TAKAN
VE TAKTIRANLAR
BUNA MÜSAADE EDENLER

Müslim'de rivayet edildiğine göre, İbn Mes'ud RadıyAllah (c.c.)u Anh Hz. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'dan:
"Dövme yapan ve yaptıran, peruk takan ve taktıran kadınlara lânet olsun!" hadisini rivayet edince, bu hadisi işiten Ümmü Yakup adında Kur'an'ı okuyan bilgiç bir kadın gelerek itiraz eder:
"Sen dövme yapan ve yaptıranları, peruk takan ve taktıran kadınları lânetliyormuşsun!" der.
İbn Mes'ud RadıyAllah (c.c.)u Anh:
"Resûlullah'ın lânetlediğini ben niye lânet etmeyeyim, üstelik bu Allah (c.c.)'ın kitabında da var." diye cevap verir. Kadın:
"Ben Kur'an'ın iki kapağı arasında her ne var ise, eksiksiz okudum; fakat senin söylediğini bulamadım." deyince İbn Mes'ud RadıyAllah (c.c.)u Anh:
"Şayet hakkıyla okusaydın mutlaka bulurdun. Allah (c.c.) Kur' an'da, "Peygamber size ne getirmişse onu alın, yasakladığı şeylerden de kaçının." (Haşr, 7) buyurmuyor mu?" cevabını verir. (8)
"Bize Kur'an yeter." diyerek sünneti devre dışı bırakarak sadece Kur'an ile hüküm çıkaranlara bu âyet ve İbn Mes'ud RadıyAllah (c.c.)u Anh'ın o güzel cevabı sanırım yeterlidir. Fakat biz konuyla ilgili Saadet Devri'nden bir delil daha sunmak istiyoruz:
Hz. Esma RadıyAllah (c.c.)u Anhâ anlatıyor:
"Bir kadın Resûlullah SallAllah (c.c.)u Aleyhi ve Sellem'e gelerek:
"Kızım çiçek hastalığına yakalandı ve saçları döküldü. Ben onu evlendirdim. İğreti saç takayım mı?" diye sordu. Peygamber Efendimiz SallAllah (c.c.)u Aleyhi ve Sellem:
"Allah (c.c.) takana da taktırana da lânet etti." (9) diye cevap verdi.
Görüldüğü üzere Resûlullah saç takma işine müsaade etmez ve yasağı bu hâliyle gelen muhtelif rivayetlerde sert bir üslupla dile getirir.

Kaynak:
1– "Kütüb–i Sitte", 3.cilt, Al–i İmran Suresiyle İlgili Tefsirler Bölümü, s. 357–358; 12. cilt, Gazveler Bölümü, Beni Kaynuka, s,109
2– A'raf, 26–27
3– Ebû Davud, Libas
4– Nur, 31
5– Ahzab, 59
6– Ahzab, 33
7– Ebû Davud, Libas 37, 4112; Tirmizî, Edeb 29, 2779; Kütüb–i Sitte, 10. cilt, s.233
8–Kütüb–i Sitte, 1.cilt, Sünnet Bahsi, s.344
9– Buhârî, Libas, 83–85; Müslim, Libas, s.115, hadis no:2122; Nesâî, Zînet 71, hadis no: 8, 187, 188; Kütüb–i Sitte, 7. cilt, s.105
Alıntıdır