Define Ve Mâdenlerin Zekâtı: (Rikâz)

Amr b. Şuayb'ın. babası yolu ile dedesinden şu rivayet nak­ledilmiştir:
“Hz. Peygamber'e kayıp eşyanın zekâtından soruldu. O da şöyle buyurdu:
“İşlek yolda, veya şenlik bir köyde bulunanı bir sene ilân et. Eğer sahibi gelirse (onundur). Sahibi gelmezse se­nindir.”
“İşlek yol ile şenlik bir köyden başka yerlerde bulunan eşya ile definelerde ise beşte bir zekât vermen gerekir.” [Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]
Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre Peygamber Efen­dimiz söyle buyurmuştur:
“Sahibi başında bulunvıâym mer'aya salıverilen) dilsiz hay­vanların yaraladığı hederdir. Yâni sahibine tazminat vermek gerekmez. Su kuyusuna düşen hederdir. Mâden kuyusuna dü­şen de hederdir. Sahibine bir şey ödemek gerekmez. Rikâz'da yer altı zenginliklerinde ise 1/5 zekât vermek gerekir.” [Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]
Rikâz, bazılarına göre, mâdien ve mâdenden çıkan maddele­rin tümüne verilen bir addır.
Mağrib dilinde ise -rikâz, mâdenlerle yer altında bulunan de­finelere denilir. Bazıları ise, bu kelimeyi yalnız definelere has biı isim olarak kullanmışlardır. [Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]
Târi’ât-i Seyyid'de rikâz kelimesi şöyle tarif edilmektedir:
“İster tabiî olarak bulunsun, ister sonradan konulsun, yer altın­da gizlenmiş bulunan maldır.”[Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]
Mâden: Gümüş, altın v.s. gibi yer altında bulunan cevherkaynağına denilir.
Define: Eskiden insanların toprağa gömdükleri altın, gümüş ve benzeri eşyaya denir.
Rikâz: Mâden ve definelerin her ikisine şâmil, daha umu­mî bir mânâ ifade eder. [Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın] Yukarıdaki malûmatın ışığı altında günümüzün gerçeklerini daha bariz olarak aksettirmesi bakımın­dan onu şöyle tarif edebiliriz :
Rikâz: ister tabii olarak bulunsun, ister sonradan konul­sun, yer altındaki bütün kaynak ve zenginliklere şâmil bir ifa­dedir.
Buna göre mâdenler, defineler, petrol ve petrolden istihsal edilen bütün ürünler, bu ifadenin mefhumu cümlesine girer.
İmam Mâlik (v. 179/795), mâdenlerin zekâtı konusunda, dı­şardan bir emek sarfı ile istihsal edilenlerin 1/40 hesabı ile ze­kâta tâbi olmalarını; parça olarak bulunan ve fazla emek sarfedilmeden saf olarak elde edilen mâdenlerde ise, 1/5 hesabı ile zekât almayı kabul etmiştir.
Emek sarfedilerek saf hale getirilen mâdenlerden 1, 40, ham maddelerden de 1/5 zekât almayı öngören İmam Mâlik, defi­nelerin zekâtında, ister emek sarfedilsin, ister edilmesin, eski­den gayr-i müslimlerin toprağa gömdükleri definelerden de 1/5 zekat alınması görüşünü savunmuştur.[Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]

Define ve Madenlerde Nisab:


İmam Ahmed b. Hanbel (v. 241/855) ile İmam Şafii (v. 204/819), mâdenlerin, belli bir nisaba göre zekâta tâbi olmaları gerektiği görüşünü kabul etmişlerdir. Bunların dayandıkları delil, gümüş ve altın nisabında kaydettiğimiz: “200 dirhem gümüş para ve 20 dinar altın paradan zekât vermek gerektiğini» em­reden Hadis-i Şeriftir.” [Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]
Ancak Hanbelî mezhebine göre mâdenler, kâfirlerin toprağa gömdükleri mal olması hasebiyle, definelerden ayrılmaktadır. Defineler ganimet mallarına benzemediklerinden, 1/5 zekâta ta­bidirler.
Mâdenler, definelerden ayrı bir özellik arzettikleri için, di­ğer zekât mallan gibi belli bir nisaba tabidirler. Bunlarda gü­müş ve altında olduğu gibi, 200 dirhem gümüş para, veya 20 miskale ulaşmak şarttır. Defineler bir anda topluca elde edil­dikleri için, bir senelik zaman geçmesi de şart değildir; elde edilenin tümünden 1/5'i alınır. Defineler bu bakımdan toprak mahsullerine benzemektedirler. [Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]
İmam Âzam Ebû Hanîfe ise, üzerlerinden sene geçmeyi ve nisab miktarını doldurmayı şart koşmaksızm bütün define ve mâdenlerden 1/5 zekât lâzım geldiği görüşünü savunmuştur. Delili, yukarıda mealini zikrettiğimiz Hadîs-i Şerifin umumî oluşudur. [Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın] Hadûye taifesi de aynı görüştedir. [Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]
Yukarıda kaydedilen bilgilerden anlaşıldığına göre, İmam Mâlik, İmam Şafiî ve İmam Ahmed b. Hanbel'in mezhepleri, yeraltı zenginliklerini kaynak olarak değil de ham madde ve işlenmiş, mad­deler olarak iki kısımda mütalâa etmekte ve bağlı bulunduğu statüye göre 1/40 ve 1/5 zekâta tâbi olmaları gerektiğini kabul etmektedirler.
Ebû Hanîfe (v. 150/762) ve diğer müçtehitlerin yaşadıkları devirlerde mâden denilince ilk akla gelen şey, altın ve gümüş gibi maddelerdi. Buna binaen mâdenler ve defineler bahsinde altın ve gümüşten misâl vermişlerdir.
Oysaki medeniyet ilerledikçe mâden ocaklarından yüzlerce ürün elde edilmiştir; yer altı kaynaklarından petrol ile petrol­den istihsal edilen birçok maddeler keşfedilmiştir.
İmam Âzam Ebü Hanîfe, Hadis-i Şerifin umumi oluşuna vanarak mâden ve define erden 1/5 zekât alınması esasınıabul ettiğine göre, günümüzde toprak altından çıkan bütün inlerle kıyamete kadar çıkacak olanların da aynı hükmünumumiliği içine girmesi gerekmektedir.
Hz. Peygamber devrinde ve yakın zamana kadar keşfedil­meyen petroller de yeraltında depo edilmiş birer hazine olduk­larına göre, rikâz'ın mânâsı ve hükmü içine girmektedirler; dolayısıyla bunlar da yer altı zenginliklerinden sayılırlar.
İslâm dininin büyüklüğü, meseleler karşısında külli ve umu­mî hükümler koymasındadır. Yukarıdaki tarifindende anlaşa­cağı üzre, Hadîs-i Şerifte yeraltı kaynakları ifadesi geçmektedir. Bu ifade define, mâden, petrol ve bundan sonra bulunacak bütün yeraltı zenginliklerine şâmildir.
Hadîs-i Şerifte bu maddelerden 1/5 zekât alınması esası vazedildiğine göre, ister işlenmiş halde bulunsun, ister ham madde halinde bulunsun, her ikisinden de 1/5 zekât alınmasını kabul eden Ebû Hanife'nin görüşü diğerlerine göre İslâm dini­nin gerçeklere uygun hükümlerini ifade etmesi bakımından, en doğru görüş olduğu kanaatindeyiz.
Zira ham maddelerden verilecek 1/5 zekâtla, işlenmiş mad­delerden verilecek zekât arasında bir fark yoktur. Bunların menşelerine itibar olunmak gerekir, çünkü bunlar toprak altı zenginliklerindendir. Mâliki ve Hanbelî mezheplerinin kabul ettikri görüş, gümüş ve altın nisabı ile mâdenleri aynı statüde mü­talâaya zorladığından kabulüne imkân yoktur.
İşlenmiş maddeler satılırken sarf edilen emeğe göre değer­lendirildiğinden, ham maddelerle işlenmiş maddeler arasında bir fark gözetmeğe lüzum kalmamak gerekmektedir. Her iki çeşit mâdenlerden ve yer altı kaynaklarından da 1/5 zekât alınması lâzımdır.


Definelerin Zekâtı İle İlgili Tatbikat


Define ve mâdenlerin nisabı ve zekât miktarı ile ilgili bilgile­ri kaynaklara dayalı olarak vermeye çalıştık, Definelerin beştebir nisbetinde zekâta tâbi kılınması ile ilgili tatbikat üzerine bir iki misal zikr ederek bahse son vermek istiyoruz. Bu tatbikatlardan biri Hz. Ömer, diğeri Hz. Ali devirleri ile ilgilidir.
İmam Mücahidin İmam Şâ'bî'den rivayet ettiğine göre; bir kimse Medine-i Münevvere dışında, toprak altında gömülü (1000) dinar para bularak bu parayı Ömer b. Hattab (r.a.)'a götürdü. Hz. Ömer de bu paranın beşte bir zekâtı olan (200) dinarını için­den alıp geride kalan (800) dinarını bulan adama geri ver­di. Sonra Hz. Ömer, aldığı bu (200) dinarlık humus zekâtını huzurunda bulunan kimselere taksim etmeye başladı. Fakat ge­ride bir miktar para arttı. Bunun üzerine Hz. Ömer:
“Dinarların sa­hibi (bulan) nerede?” diye sordu. Adam Hz. Ömer'in huzuruna gelince Hz. Ömer kendi'sine:
“Bu artan dinarları al, onlar senindir” dedi.
Definelerin zekâtı ile ilgili olarak Hz. Ömer'den nakl edilen iki rivayet daha vardır. Rivayetlerden birinde, bulunan bu altın paraların tamamını beyt'ül-Male bıraktığı, diğer rivayette ise, ma­lı sahiplerine verdiği ve ondan humus zekâtı almadığı kayd edil­mektedir.
Tamamını Beyt'ül-Male bıraktığı mal, Ebû Musa el-Eş'arfnin Sus'u feth ettiği zaman bu şehrin sarayında Oanyal'ın cesedi ile birlikte bulunan para olup bu parayı Beyt'ül-Male bırakmıştır. Zi­ra o para, halka borç olarak verilmekle bilinmekte idi. Paraların üzerinde şöyle bir ibare yazılı idi:
“Belli bir müddet bu parayı borç olarak alan alsın ve zamanında geri getirsin. Geri getirmeyen ala­ca hastalığına yakalansın.” İşte halka borç olarak verilmekle ada­nan bu paralar, insanlarca biliniyordu. Hz. Ömer böyle bir parayı kime verecekti? En iyisi bu paraları devlet hazinesine bırakmaktı. Hz. Ömer de bunu yaptı.
Hiç humus almadan bulan sahibine iade ettiği para ise şudur: Medine-i Münevvere'de kazılan bir kabirdeki ölünün üzerinde altın elbise ile birlikte para bulundu. Bulunan bu paralarla altın el­biseyi Ammâr b. Yâsir'e götürdüler. Ammâr da bu konuda nasıl davranacağını Hz. Ömer'e bir yazı ile sordu. Hz. Ömer de ona şöy­le cevap verdi:
“Bulunan o malı sahiplerine (bulanlara) ver.” Hz. Ömer'in, bulunan bu definenin sahiplerine geri verilmesini emr etmeşinin, sebebi şudur. Ganimet mallarında olduğu gibi, devlet baş­kanı humus zekâtını almak veya almamak konusunda yetkindir. Hz. Ömer de bulunan bu malların beşte biri olan zekâtının sahip­lerine edilmesini emretmiştir.
İlk rivayette ise, getirilen paranın beşte birini alıp dağıtmış, artan bir miktarım da yine yetkisine dayanarak sahibine geri ver­miş olduğu kayd edilmiştir. Bu durum bize, Hz. Ömer'in definele­rin zekâtı ile ilgili tatbikatını açık bir şekilde göstermektedir. [Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]
Humus ile ilgili diğer tatbikat Hz. Ali'ye aittir. Şâ'bî'den ri­vayet edildiğine göre, Hz. Ali'nin huzuruna, köyde harabe bir yerde (1500) dirhem para bulan bir kişi götürüldü. Hz. Ali kerremellahu vecheh, “Bu mal hakkında hüküm vereceğim,” diyerek şöyle
buyurdu:
“Eğer bu parayı, haracını şunlik bir köy halkının ödediği harabe bir yerde köyde bulmuşsan bu mal onlara aittir. Yok eğer bulunduğu yerin haracını kimse ödemiyorsa, bu mal senindir, beşte biri ise bizimdir. (Yâni devletindir.)” [Linkleri sadece kayıtlı üyeler görebilir. Kayıt olmak için tıklayın]
İslâmî bir devlet idaresinde tatbikatına şahit olduğumuz de­finelerin zekâtında İslâm'ın koyduğu beştebir vergi sistemi, bu­gün milletlerarası bir mesele durumuna gelmiş bulunan eski eser kaçakçılığını önlemek için, alınabilecek en etkili bir tedbirdir. Hiç­bir müsîüman beşte dördüne sahip olacağını bildiği bir eski eser ve define için kaçakçılık yapmayı aklından geçiremez. Böylece hem eski eserlerin müsîüman ülkede kalması ve vatandaşlar tarafın­dan memleketimizde severek saklanması sağlanmış olur, hem de devlet basma iş açmadan mânevi ve maddî değeri yüksek olan bu eski eserleri zahmet çekmeden korumuş olur.
Meselâ; günümüzde ülkemiz açısından düşünülürse, devlet es­ki eser bulana yabancıların vereceği değer üzerinden beşte dördünü bulan kimseye verecek olsa hem kaçakçılığın kökü kazınmış olur, hem de bu eserlerden faydalanmak isteyen yabancıların getirece­ği dövizlerle verilen paralar kat kat geri alınmış olur. Ancak, eski eser getirenlere sembolik fiyatlar verilerek devlet tarafından alın­mak istenirse, o takdirde eski eser bulanlar, buldukları bu değer­leri daha çok para veren kaçakçılara ve aracılara vermeğe zorlan­mış olacaktır. Böyle bir anlayış ile devlet gerçekçi olarak eski eser kaçakçılığını asla önleyemez. İşte bu noktada da İslâm, müslümanlara nasıl davranacaklarını göstermektedir.