+ Cevap Ver
2 sonuçtan 1 ile 2 arası

hallac-ı mansur

 İslami Konular ve kaynakları Katagorisinde ve  Akaid Forumunda Bulunan  hallac-ı mansur Konusunu Görüntülemektesiniz.=>SORU : Mektubunuzda: «Şeyhülislâm Ebû's-Suud efendi'nin fetvalarında : «Hallac-ı Mansur davasında haklı idi diyenin de mürted olacağı ve öldürüleceği» yazılı!.. Fakat tasavvufla ilgili bazı kitaplarda, Hallac-ı Mansur'un tasavvufi mertebelerinden birini aşamadığı için, o noktaya düştüğü kaydediliyor. Tabii bu kaydın sebebi? onun kat'iy-yen mürted olmadığını beyan için!.. Kendileriyle görüştüğümüz birçok tasavvuf ...

  1. #1
    Gönüllü Paylaşımcı
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Mesajlar
    48
    Tecrübe Puanı
    0

    Standart hallac-ı mansur

    SORU : Mektubunuzda: «Şeyhülislâm Ebû's-Suud efendi'nin fetvalarında : «Hallac-ı Mansur davasında haklı idi diyenin de mürted olacağı ve öldürüleceği» yazılı!.. Fakat tasavvufla ilgili bazı kitaplarda, Hallac-ı Mansur'un tasavvufi mertebelerinden birini aşamadığı için, o noktaya düştüğü kaydediliyor. Tabii bu kaydın sebebi? onun kat'iy-yen mürted olmadığını beyan için!.. Kendileriyle görüştüğümüz birçok tasavvuf ehli de aynı kanaatte!.. Bu çelişkinin sebebi nedir? Yani Fukaha şer'i delilleri esas alırken, tasavvuf ehli niçin buna karşı çıkıyorlar?» diyorsunuz.

    CEVAP: Resül-i Ekrem (SAV)'in: «İnsanlar «Allah (cc)'tân başka iiâh yoktur» deyinceye kadar (onlarla) cihad'a memur oldum. Şimdi her kim «Allah (cc)'tan başka ilâh yoktur» derse canını ve malını benden korumuş olur. Ancak hakkı ile olursa (yani kalben de tasdik ederse) ne âlâ!.. Aksi durumda da (sadece dille söyler, kalben inanmazsa) hesabı Allahü Teala (cc)'ya kalmıştır» (1) buyurduğu malûmdur. İmam-ı Muhammed (rh.a.) «Siyer-i Kebir» isimli eserinde bu Hadisi, Hasan-ı Basri'den rivayet ettikten sonra: «Netice olarak bir kimse malûm olan şirk itikadının hilafı olan tevhidi ikrar ettiği zaman İslâm'a girişine hükmolunur. Çünkü gerçek itikadını (Kalbindekini) tesbit etme imkânı yoktur. Neyi ikrar ettiğini duyarsak, o inançta olduğuna hükmederiz» ( 2) diyerek, ikrar'm önemine işaret eder. Kadı (Hakim); kişinin ikrarını ve kati delilleri esas almak zorundadır. Bu zahiri hakkı tesbit için zaruridir. (3) Allahü Teala (cc) herkesin kalbinden geçeni de bilir. Ancak Allahü Teala (cc), gaybı hiçbir beşerin bilemeyeceğini muhkem ayetleriyle beyan buyurmuştur. Resûl-i Ekrem (SAV) dahi, Allahü Teala (cc)'nın bildirdiklerinin dışında gaybı bilmiyordu. Nitekim bu hususu bizzat kendisi tekrar tekrar tebliğ buyurmuştur.

    Fakat ehl-i bid'at olan gaybı bildiklerini iddia eden «Batini» hareketinden sonra, iş iyice çığırından çıktı!... Günümüzde gaybı bildiğini iddia eden ve muttaki görünen birçok tiple karşı-karşıyayız!. Bilhassa tasavvuf yoluna giren birçok mürid şeyhinin «kendi kalbinden geçenleri bile bildiğini» iddia edecek kadar çıldırdı. «Müctehid imamları» hafife almanın temelinde yatan en büyük hastalık budur!.. Çünkü «İçtihad»; şer'i delilleri esas alarak «Zahiri» hakkı tesbitten ibarettir. Mürid; şeyhinin her an Rasûl-i Ekrem (SAV)'le görüştüğüne itikad edince, onun her sözünü kati delil kabul etmektedir. Hatta «Müslümanlar şeriat'la, biz hakikatle amel ederiz» diyecek kadar aptallaşan ve «Şeriat'ın hakikat olduğunu» bilmeyecek kadar ahmaklaşan tiplere raslamak mümkün!.. Fıkh-ı Batın (Tasavvuf); insanların heya ve heveslerini ortadan kaldırıp, onları Allahü Teala (cc) 'nın dini için cihad'a ve Şehadet'e hazırlayacağı yerde; Ehl-i Bid'at'ının marifetleri sonucu «Hurafeleri ihya» yoluna kaydırılmaktadır.

    Gerçek manada «Nefs Terbiyesi'ne» karar yeren mü'minler bu gelişme karşısında sessiz kalmamalıdırlar. Çünkü bu gelişme heva ve heveslerine kapıldıkları için «Fıkh-ı Batını» inkar eden tipleri sevindirmektedir. Şimdi mektubunuzda bahsettiğiniz duruma geçelim. İbn-i Abidin: «Bir müslümanın küfre düştüğüne dair doksan dokuz; aksine dair bir tek delil bulunsa, müftü'nün ve Kadı'nın Müslüman olduğunu gösteren delille amel etmesi daha uygundur» ( 4) diyerek, önemli bir noktaya işaret eder. Zira; irtidat basit bir olay değildir. (Bilindiği gibi irtidat ölümü gerektiren bir olaydır.) Şüphe, daima sanığın lehindeki bir delildir. Tek bir delil; şüpheyi belirttiği için, Öldürülmesine karar verilmez. Hallac-ı Mansur; şer'i bir mahkemede yargılanmış, kadı «Şer'an Öldürülmesinin vacip olduğuna» hükmetmiştir. Kadı'nın- hükmü; «ikrar» ve «Beyyine» ye dayanan zahiri bir hükümdür. Bir kimse asırlar sonra kalkıp da? «—Efendim Hallac-ı Mansur'un kalbini biliyor muydu?» diye soramaz. Çünkü Allahü Teala (ec)'dan, başka hiç kimse kalbtekî durumu bilemez... Kaldı ki, bu suali soran kimse Hallac-ı Mansur'un kalbinden geçeni nereden biliyor?

    Meseleyi mütalâa sırasında size: «— Efendim Hallac-ı Mansur cehennemliktir, diyebilir misiniz?» diye soruyor. Siz de cevap olarak: «— Hayır diyemem» deyince, güya haklılığını isbat ettiğini zannediyor. Halbuki Ehl-i Sünhet mü'minler; «Rasûl-i Ekrem (SAV)'in cennetle müjdeledikleri dışında hiçbir şahıs için «Cennet'tedir veya Cehennem'dedir» demezler. Çünkü bu gaybın hududları içerisindeki bir meseledir. Biz bütün mü'minler için hayır duada bulunuruz. Çünkü ölülerimizi (Mü'min ölüleri) hayırla anmamızı, bizzat Rasûl-i Ekrem (SAV) tavsiyede bulunmuştur.

    Tarihte bir-çok hadise cereyan etmiştir. O hadiselerin failleri; kıyamet gününden sonra hesaba çekilecektir. Rasûl-i Ekrem (SAV)' in: «— Dikkat ediniz!. Bir suçlu, ancak kendi aleyhine suç işler» ( 5) buyurduğu sabittir. İslâm uleması «suçun şahsiliği» prensibi üzerinde hassasiyetle durmuştur. Lütfen mesuliyetimizi artıracak söz ve davranışlardan kaçınalım. Hakkında kati bilgi sahibi olmadığımız hususlarda susmasını öğrenelim. Dua buyurunuz."



    KAYNAKLAR:

    (1) Sahih-i Müslim - İst: 1401 C: 1 Sh: 51 - 52 Had. No: 32.

    (2) İmam-ı Muhammed - Siyer-i Kebir -İst: 1980 C: 1 Sh: 163.

    (3) Geniş Bilgi için baknız/İbn-i Hümam • Fethû'l Kadir - Beyrut: 1316 C: 6 Sh: 278 vd. Ayrıca İmam-ı Kasanı - El Bedaiû's Senai - C: 7 Sh: 6, İmam-ı Merginani El Hidaye Şerhû Bidayetü'l Mübtedi- Kahire: 19G5 C: 3 Sh: 275.

    (4) İbn-i Abidin - Ukûdu Resmi'l Müfü - İst: 1325 C: 1 Sh: 3C7. (Yusuf Kerimoğlu, Fıkh-i Meseleler, C/1, sh:212-214)

  2. #2
    Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Mesajlar
    2
    Tecrübe Puanı
    0

    Standart

    HALLAC-I MANSUR (K.S.) HAKKINDAKİ HİLÂF-I HAKİKAT NEŞRİYATINIZA REDDİYE VE İDAM KARARI VEREN MAHKEMENİN BU KARARINI NASIL ALDIĞI KONUSU

    BİSMİLLÂHİRRAHMANİRRAHÎYM.

    Öncelikle ve hemen ifade edelim ki, Hallac-ı Mansur hakkında “CEVAP:” başlığında aktardığınız bilgiler hallac konusu ile uzaktan-yakından ilgili değildir. Çünkü, hiç kimse Hallac’ı Mansur’un imanını ve müslümanlığını sorgulanmamış “Yani, O’nun hakkında kelime-i tevhidi tasdik ve ikrar edip etmediği gibi bir tereddüdü hiç kimse taşımamıştır. Sadece söylediği ve idamına sebep olduğu ENEL-HAK sözünün “küfür” olup-olmadığı tartışıla-gelmiştir. Biz şimdi bu konuyu açıklığa kavuşturmaya çalışacağız.
    Hemen ifade edelim ki, netteki bazı İslâmi (!) sitelerin bu konuda bütün işi-gücü bitmiş ve tek halledilmedik mesele merhum Hallac-ı Velinin hâli ve bu sözünün küfür olup-olmadığının tesbiti kalmış gibi, “Hallac haklı idi demek küfürdür !” incisini (teranesini) seslendirmektedirler ! Ve bu görüşlerine de «Şeyhülislâm Ebû's-Suud Efendi'nin fetvalarında : «Hallac-ı Mansur davasında haklı idi diyenin de mürted olacağı ve öldürüleceği» yazılı!..şeklindeki Ebû's-Suud Efendi'nin cümlesini delil göstermektedirler. Her şeyden önce önemle ifade edelim ki, Ebus-Suud Efendi merhum, bidayette ehl-i tasavvufu hor ve yanlış yolda olduklarını kabul eden bir şahsiyetken, ne zaman ki, Sümbül Sinan Efendi Hz.leriyle girdiği bir iddiayı kaybedmiş işte o andan itibaren ehl-i tarik hakkındaki yanlış düşüncelerinden vaz geçmiş bir zahir ulemasıdır. Bu olaya dair olan kıssa mesajımızın lerleyen kısımlarında mezkurdur..

    Gelelim yukarıda asılmış yazının muhtevasına …

    Hallac-ı Mansur hakkında yukarıda yer alan ;
    """ Fakat ehl-i bid'at olan gaybı bildiklerini iddia eden «Batini» hareketinden sonra, iş iyice çığırından çıktı!... Günümüzde gaybı bildiğini iddia eden ve muttaki görünen birçok tiple karşı-karşıyayız!. Bilhassa tasavvuf yoluna giren birçok mürid şeyhinin «kendi kalbinden geçenleri bile bildiğini» iddia edecek kadar çıldırdı. «Müctehid imamları» hafife almanın temelinde yatan en büyük hastalık budur!.. Çünkü «İçtihad»; şer'i delilleri esas alarak «Zahiri» hakkı tesbitten ibarettir. Mürid; şeyhinin her an Rasûl-i Ekrem (SAV)'le görüştüğüne itikad edince, onun her sözünü kati delil kabul etmektedir. Hatta «Müslümanlar şeriat'la, biz hakikatle amel ederiz» diyecek kadar aptallaşan ve «Şeriat'ın hakikat olduğunu» bilmeyecek kadar ahmaklaşan tiplere raslamak
    mümkün!.. Fıkh-ı Batın (Tasavvuf); insanların heya ve heveslerini ortadan kaldırıp, onları Allahü Teala (cc) 'nın dini için cihad'a ve Şehadet'e hazırlayacağı yerde; Ehl-i Bid'at'ının marifetleri sonucu «Hurafeleri ihya» yoluna kaydırılmaktadır."""
    ifadelerinizi kabul etmek mümkün değildir. Çünkü, ne Halac-ı Mansur "batini" bir hareketin mensubudur ve ne de bu paragrafta
    bahsedilen bilgilerin yayıcısı ve tebliğcisi olmuştur. Bu bilgilerin bu olayla irtibatlandırılması olayı tamamen çarpıtmaktan ibarettir.
    Bu paragrafın hemen altında zikrettiğiniz ve Allâme İbn-i Abidin'e ait olan ; """ Bir müslümanın küfre düştüğüne dair doksan
    dokuz; aksine dair bir tek delil bulunsa, müftü'nün ve Kadı'nın Müslüman olduğunu gösteren delille amel etmesi daha
    uygundur.""" ibaresi ise sizin bütün yazdıklarınızı kendi kendinize yaptığınız bir tekzip ve reddiyedir. Zira, Hallac-ı Mansur'un
    bütün hayatı O'nun mümin ve müslüman olduğuna dair olan delil ve beyyinelerle doludur. "Enel-Hakk" sözü ise, her insaf ve selim akıl sahibinin teslim edeceği gibi, O'nun tanrılık davası gütme amacıyla söylemiş olduğu bir söz değil aksine, """Ben haktanım, ben gerçeğin kendisiyim ve batıl değilim.""" demektir. İmam-ı Gazali dahi bu gerçeği tecelli ve fena kavramı ile
    açıklamakta ve şu örneği vererek konuyu izah etmektedir. Bir bardağa meşrubat konulunca bardakla meşrubatın rengi birbirine karışır ve genelde meşrubatın rengi zahir olur. Bu sebeple artık bardaktan değil, sadece meşrubatın varlığından söz edilir. Bu tür ifadeler daima fena, sekr ve tevhid hali içinde bulunan hak aşıklarının şathiyeleri sayılır ve bu şathiyelerden aşıkların sorumlu tutulmadıkları ehlince bilinmektedir. Nitekim, Hallac'ın yaşadığı dönem ve öncesinde bu çeşit tasavvufi şathiyeler dolayısıyla kimsenin idam edilmemesi bu tür beyanların idam sebebi olmadığını göstermektedir. Üstelik Hallac'tan sonra da tasavvuf edebiyatında bu söz benimsenmiş özellikle Yunus Emre ve Mevlâna Celâleddin-i Rûmi tarafından bu sözün veya benzeri
    ifadelerin tekrarlanmasından büyük bir ruhâni haz duymuşlar ve en muhafazakâr çevrelerce dahi bu ifadeleri kullanan mutasavvıflar kâfir sayılmamışlardır. İşte büyük bir veli ve Hakk aşığı olduklarına hiç kimsenin itiraz edemeyeceği Yunus Emre ve Mevlâna Hazretleri Hallac ve söylediği “Enel-Hakk” sözü hakkında bakınız neler söylemişlerdir.

    YUNUS EMRE : (Bu satırları şiir gibi değil, manâlarına ermeye çalışarak okuyunuz.)
    Yunus Emre yok oldı küllı varı Hak oldu
    Andan artuk nesne yok kalman güman içinde...
    Ezelde benüm fıkrüm Enel Hak idi zıkrüm
    Henüz dahı togmadın ol Mansurı Bagdadi" ...

    Mansur idim ol zamanda
    Onun için geldim bunda
    Külümü göğe savurup
    Ben enel Hak oldum ahi

    MEVLÂNA :
    "Ben Hakk'ım" diyen Hallac-ı Mansür, o sözü söylemeden önce, Hakk yoluna düşmüş, o yolun toprağını kirpiklerinin ucu ile süpürür olmuştu. 0, kendi yokluğunun denizine daldı, daldı da ondan sonra "Ben Hakk'ım incisini deldi. O’nun söyledikleri bizim söylediklerimiz yanında çok hafif kalır; fakat biz sır tutmasını bildik ve kurtulduk.” Ayrıca Mevlâna ; “Mansur –Enel Hakk=Ben Hakk’ım demeyecekti de Enel-Batıl= Ben Batılım mı diyecekti ? Mansur'un, Enel Hak demesi, yani; ben fena buldum yok oldum yalnız Hakk kaldı, demesi büyük bir alçak gönüllük ifadesidir.” Çok doğru. Hakikaten bu bir alçakgönüllülüktür, asla kibir değildir. Yani ‘ben Allah'ım' dememiştir. Çünkü daha sonra Hallac-ı Mansur'a dediler ki “Sen bu iddiadan , Allah olma iddiasından vazgeç (onlar anlamadılar) cezadan da kurtul”. Bunun üzerine o da dedi ki; “Kim söylediyse o vazgeçsin, ben böyle bir şey demedim”. İşte haklılık demek, haklı oldum, ben nefsimle mücadele ettim. Keşke herkes benim gibi yapabilse' demektir. Belki de hatası neydi biliyor musunuz? Haklılığını haksızların önünde ilan etmekte acele etti. Bunu yapmasaydı bu kadar tepki almayabilirdi. Onun için Hz. Mevlana diyor ki;
    “Bakın dünya şu gruplardan oluşmuştur; Bir kısım deniz diye bir şey olduğunu duyar, ilmen duyar, fakat hiç görmemiştir, bunlar sadece ilimle bilirler.(ilm-el yakîn) Bir kısım denizi görür, ayn-el yakin olur, çok sever beğenir hatta biraz elini falan değdirir ve bağırır denizle bütünleştim ben denizi bildim” diye... İşte Hallac-ı Mansur gibi bağırır. “Bir kısım da benim gibi denizde kaybolur yok olur içine gömülür, onlar ağızlarını bile açmazlar konuşacak, iddia edecek hiç halleri kalmamıştır”. (hakk-el yak'ın) İşte bu da evliyalar arasındaki derecelerdir. Tevhidi de ilimle bilenler keşke her şeyde Allah'ı görebilseydim ama şimdi hala üzülüyorum, etkileniyorum, derler. Tevhid makamını gözle görenler her şeyde Allah'ı görüyorum diye bağırırlar. Ama tevhidde yok olanlar söyleyecek laf bile bulamazlar, neyi iddia edeceklerdir. Neyin arkasından koşacaklardır. Zaten her şey O'dur. Onun için bu derece çok üst bir derecedir. Şimdi Hallac-ı Mansur’a (K.S.) bu şekildeki ifadelerle destek veren Yunus Emre ve Hz. Mevlâna Celâleddin-i Rumî de küfre mi girmiştir acaba ? “Hallac haklı demek küfürdür!” bu husuta da bir fetva vermelerini rica ederiz. Ama, şu kadar var ki, eğer bu insnlar bütün bu sözleriyle küfretmemiş iseler –ki bize göre küfür bunarlın semtine dahi uğramamış insanlardır.- bu yakıştırmayı ve yaftayı yapanalrın durumunu varın siz düşünün derim. Şimdi Hallac-ı merhumun idamına hkmeden mahkemenin durumunu ve işin aslını ele alalım…

    Hallac-ı Mansur'un şeri bir mahkemede yargılandığı ve kadının O'nun hakkında "Şer'an Öldürülmesinin vacip olduğuna" dair ifade edilen ibarenin su götürdüğü bir gerçektir. Şöyle ki, zerre kadar bu meselenin safahatını araştırıp bilgi sahibi olanlar bilir ki; Hallac-ı Mansur söylemiş olduğu o söz dolayısıyla hemen idam edilmemiş, önce hapse atılmış ve yıllarca hapis hayatı yaşamış ve ondan sonra bu sözden dönmesi kendisine teklif edilmiştir. Mulhidliğin ve küfrün cezasının bu kadar uzun süreye yayılması ne ile açıklanabilir ? Hallac'ı yargılayan ve idamına karar veren maliki kadısı Hammadî'ye karşılık, diğer hakimlerin idam hükmü vermediği mahkeme heyetinde bulunan Hanefi Kadısı İbn-i Bûhlül'ün de muhalefetine rağmen kararın; Abbasi veziri Hamid bin Abbas'ın mahkeme heyetine -özellikle Hammadi'ye- baskısı sonucu verdirilmiştir. Kısaca bütün bu vekâyi-i tarihiyye ve daha birçok emsâli -pekalâ- isbat ediyor ki, alelumum İslâmiyet’te ve alelhusus Emevî, Abbasîler ve Osmanlılık âleminde bütün bu türlü fecâyi u fezâyih -din namına değil!- ancak din vesilesiyle mümkün olabilmiştir. Cümlesi dahî bir takım esbâb-ı siyasiyyeye bağlıdır. Mansur dahi, Miladi 908 de baş gösteren Hambeli ayaklanmasına katılmakla suçlanmış, 913 tarihinde kendisinin baş düşmanı Ebul Hasan Ali Ahmet er-Rasimbi tarafından tutuklandı. Yani, işin içinde o devrin siyasi iktidarının Hallac'dan ve halkın O'na giderek artan rağbetinden bir korkusu olduğu ve Hallac'ın Abbasi Devletini tehdit eden Karmatiler için çalıştığı ve onlarla mektuplaştığı, “zenc isyanı”yla irtibatlandırıldığı için ortadan kaldırılması gerektiğine karar verildiği ehl-i siyaset-i vukuf tarafından ifade edilmektedir. Nitekim, böyle bir söz dolayısyla yapılan idamın islâm tarihinde benzeri söz ve davranışlarda bulunan diğer mutasavvıflar ve sofiyye hakkında uygulanmadığı hasebiyle, Hallac'ın idam edilme nedeninin ikinci şık olduğu ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Kanuni devri Şeyhülislâmı Ebussuud Efendi'nin "Hallac haklı diyenler de idam edilmelidir." şeklindeki ifadesini bu zata Sümbül Sinan Efendi'nin cenazesinde vermiş olduğu dersten önce söylediği muhtemeldir. Çünkü, bu cenazeden sonra Ebussuud Efendinin mutasavvıflar ve sofiler hakkındaki birçok fikri değişmiştir. Yoksa, Ebussuud Efendi aşağıda isimleri yazılmış olan ve Hallac-ı Mansur lehinde görüş beyan eden birçok İslâm büyüğünden evvel hayat sürmüş olsaydı bu fetvaya göre, hepsinin hayatları tehlikeye (!) girmiş olacaktı. Üstelik böyle bir fetvanın da Ebussuud Efendiye gelinceye kadar hiçbir zahir ulema tarafından verilmemesi, yâ Ebussud Efendinin hepsinden derin bir allâme (!) olduğunu gösterir veyahutta bu fetvası ile hata ettiğini gösterir… Kaldı ki, Ebussuud Efendi gibi ve en az onun kadar bilgili ve meşhur olan Kemâlpaşazâde adlı Şeyhülislâm İbn-i Kemâl, Hallac'a idam sebebi sayılan “Enel-Hakk” sözünü mulhidlik ve küfür saymayan bir zahir ulemasıdır. Yine, Hallaca atılan bir başka yafta olan şii idi iftirası da ona yapılan bir bühtandır. Yaşadığı zaman diliminde şii olduğuna dair hiçbir emare ve beyine bulunmayan Hallac hakkında sonradan türeme bazı bazılarının dediği gibi Şiilikle bir alâkası yoktur. Zira Hallac ; tamamen sünni bir çevrede yetişmiş, sünni bir şehir olan Vasıt'ta hıfzını tamamlamış, sünni alimlerden ders almış, sünni sofilerin sohbetlerinde bulunmuş ve en hararetli takipçileri de (Şiblî, İbn-i Atif ve İbn-i Ata gibi) sünnilerin içinden çıkmıştır. Hallac'a dair anlatılan kerametlerin doğru olmadığına dair verilen Hatib-el Bağdadî'ye ait kaynağın reddedilen bir kaynak olduğunu ifade etmiştik. Kaldı ki, O'na ait kerametler o kadar çoktur ki, Tarih u Bağdat'ta beyan edilenler devede kulak kalmaktadır. Üstelik hiçbir sahtekâr, kerametlerinin doğruluğunu bu şekilde ve bu kadar uzun süre muhafaza edemez diye düşünüyoruz. "Adamın biri..." diye başlayan paragraftaki adamı farz-u muhal Hallac diyelim ki tehdit etti de kerametlerinin uydurma (!) olduğu halk arasında yayılmadı. Bilindiği gibi, Hallac idam edilirken ve ölmüş ve parçalanmış vücudundan dahi kerametler zuhur ettiği anlatılmıştır. Peki ya, bunların doğru olduğuna dair tehiditleri kim yapmıştır ? Esasen """Adamın biri..." diye başlayan meçhul kahramanın (!) isminin gaipliği bile bu şayianın uydurma olduğunun bariz bir göstergesidir. Hallâc-ı Mansûr hazretleri halleri doğru, zamânındakilerin kadrini ve derecesini anlamayacak derecede yüksek bir velî idi. O, hiçbir zaman Allahlık iddiâ etmedi. Tam tersine Allah aşkının sarhoşu bir kul olarak yaşadı, gündüz ve gecelerini ibâdetle geçirdi. Elli yaşındayken; "Bu güne kadar bin senelik namaz kıldım." buyurdu. İslâmiyetin bütün emir ve yasaklarına en ince hususlara kadar titizlikle uyar, mübahları zarûret mikdârı kullanırdı. Ömrünün temeli sıkıntı üzerine kurulmuştu.Bu da, Allah aşkına tutulanlarda çeşitli şekil ve derecelerde görülen bir husustur. Onun hal ve mertebesini anlayan pekçok âlim ve velî yüksek bir velî olduğunu söylemişlerdir. Hülâsa, Hallac-ı Mansur hakkında müsbet görüş ifade edenler ve O’nun kesinlikle bir mülhid olmadığını bilâkis, hak aşığı bir veli olarak kabul edenler arasında Ebü'l-Kâsım Nasrâbâdi,Sülemî,Ebu Nasr el-Serrâc,Kelâbâzî,Kuşeyrî, Hace Abdullah Hervî, Hücvîrî, Ebû Said-i Ebu’l Hayr, İmam-ı Gazalî, Abdulkadir-i’l Geylânî, Yunus Emre, İbn-i Atâ, Ebû Abdullah Hafîf, Şiblî, Şeyh Ebü'l Kâsım-ı Gürgânî, Şeyh Ebû Ali Fârmedî ve Yûsuf-ı Hemedânî ve İmam-ı Rabbanî , Rûzbihânî Baklî, Snâî, Feruddun-i Attar, Ahmet Yesevî, ünlü tefsir alimi Fahruddin-i Râzî, Şehabeddin-i Suhreverdî, İbn-i Tufeyl Molla Sadrâ, Şeyhulislâm Kemâlpaşazâde İbnu’l Kemâl ve Muhiddin-i İbnu’l Arabî (Kaddesallahu Esraruhum) gibi pek çok ulema bulunmaktadır. Hatta başlangıçta kendisini reddedenlerden birçoğu sonraları işin gerçeğini anladıktan sonra bu görüşlerinden dönmüşlerdir. Hallac hakkında menfi görüş ortaya koyanların bu tadâd edilen zevatın görüşlerine itibar etmemeleri kendi aleyhlerinde büyük bir cürettir. Zira, ehl-i sünnet ulema ve sofiyyûn, müminlerin her husus ve konuda görüşlerinden istifade ettiği zevat cümlesindendir.
    Ez-cümle bu hususta çok daha fazla beyyineler ortaya konulup sözler edilebilecekse de bizi muhatab alacak olan insaf ve iman ehli için bu kadarla iktifa ediyoruz. Ve herkesin zerre miktar hayr ve şerrinin önüne getirileceği hesap gününe inanıyoruz.
    Cenab-ı Hakk cümlemizi, hilâf-ı hakikat cümleler sarfetmekten ve teferruatıyla bilmediği bilgileri neşredip-yayınlamak gibi bir amel-i kabihten muhafaza buyursun.
    Vesselâm.
    Konu yakuti tarafından (10-16-2009 Saat 12:24 AM ) değiştirilmiştir.

+ Cevap Ver

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 03-01-2011, 02:09 PM
  2. Şeyh mansur alİ nasif:mehdİ as. Gelecek
    By baskentli1969 in forum İslam Büyüklerimiz
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10-26-2009, 08:51 PM

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277