Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. (Al-i İmran Suresi, 104)
Allah'ın Kuran'daki bu emrine kamil iman sahipleri tam olarak uyarlar. "İyiliği emredip kötülükten men etmek" anlayışı ölene kadar tüm yaşamlarına hakim olur. "İyiliği emredip kötülükten men etme"nin ne olduğunu ise kuşku yok ki en doğru olarak Kuran'dan öğrenebiliriz.
Kuran'a göre iyiliği emretmek, karşı tarafın herşeyden önce Allah'ı tanıması, O'nu çok sevmesi ve O'ndan çok korkması gerektiğini bilmesini, ahiretin kesin bir gerçek olduğunu ve Kuran'dan sorulacağını kavramasını sağlamak; vicdanını kullanmaya teşvik etmek, samimiyeti, candanlığı, sevgiyi, saygıyı, şefkati, merhameti, hoşgörüyü, affediciliği, fedakarlığı kısacası tüm Kuran ahlakını en mükemmel şekilde yaşamasını sağlamaktır. Gerçek iyilik budur. Çünkü bu karşı tarafın dünyada ve ahirette en güzel hayatı yaşamasını sağlayacak ve onun sonsuz bir azaptan kurtulmasına vesile olacaktır.
Kötülükten men etmek ise, kişinin şeytana uymasını engellemek, nefsinin bencil tutkularından arınmasını sağlamak, onu samimiyetsizlikten, ikiyüzlülükten, kibirden, Allah'a karşı büyüklenmekten, vicdansızlıktan arındırmak ve Allah'ın razı olmayacağı bir tavra girmesini engellemektir.
İşte kamil iman sahiplerinin hakkı tavsiye etmeleri bu şekilde olur. Allah bu kimseleri Kuran'da şöyle tanımlamıştır:
Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf (iyi) olanı emreder, münker (kötü) olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardır. (Al-i İmran Suresi, 114)
Onlar bu çabalarından dolayı kimseden bir karşılık beklemezler. Onların tek hedefleri Kuran'ın emirlerini gereği gibi yerine getirebilmek ve böylece Rabbimiz'in rızasını kazanabilmektir. Allah inananlara bu konuda peygamberlerin ahlakını örnek gösterir. Allah'ın elçileri tarih boyunca gönderildikleri tüm kavimleri uyarıp korkutmuş ve onlara şöyle söylemişlerdir:
Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir. (Şuara Suresi, 109)
Kuran'da bu konudaki diğer bir örnek de Hz. Musa'nın Firavun'a olan tebliğidir. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Hani Rabbi ona, kutsal vadi Tuva'da seslenmişti:
"Firavun'a git; çünkü o, azdı."
Ona de ki: "Temizlenmek ister misin?"
"Seni Rabbine yönelteyim, böylece (O'ndan) korkmuş olursun."
(Musa) Ona büyük mucizeyi gösterdi.
Fakat o, yalanladı ve isyan etti.
Sonra da (karşı yönde) çaba harcayıp sırtını döndü.
Sonunda (yardımcı güçlerini) topladı, seslendi;
Dedi ki: "Sizin en yüce Rabbiniz benim."
Böylelikle Allah onu, ahiret ve dünya azabıyla yakaladı.
Gerçekten bundan 'içi titreyerek korkacak' olan bir kimse için elbette bir ibret (ders) vardır. (Naziat Suresi, 16-26)
Ayetlerde görüldüğü gibi Hz. Musa, Firavun'u Allah'a iman etmeye davet etmiş, ancak o büyüklenerek Allah'a karşı başkaldırmıştır. Hz. Musa'nın bundan sonra üzerinde bu konuda bir sorumluluk kalmamıştır. Onun görevi iyiliği emretmek ve kötülükten men etmektir.
Ancak müminlerin tebliği sadece inkarcıları dine davet etmekten ibaret değildir. Onlar Müslümanların da sürekli daha iyiye yönelmeleri, daha güzel davranışlar göstermeleri ve hatalarından arınmaları için tebliğ yaparlar. Mümin kardeşlerine iyilikleri emreder ve onları da kötülüklerden men ederler. Birbirlerinin Allah'ın rızasını kazanmalarını ve cennetin en yüksek makamlarıyla karşılık bulmalarını isterler.
Bu noktada kamil iman sahiplerinin önemli bir özelliğine dikkat çekmekte fayda vardır. Onlar din ahlakını sadece sözleriyle tebliğ etmez aynı zamanda tüm yaşantılarıyla da bu ahlakı anlatmış olurlar. Saatlerce dostluğun, candanlığın, samimiyetin ne olduğunu anlatacakları yerde, samimiyeti ve candanlığı yaşar ve bu güzel ahlakı "halleriyle" anlatmış olurlar. Karşılarındaki kişiler onların yaptığı bu "hal ile tebliği" gördüklerinde, de samimiyetin ne olduğunu, hiç anlatılmadığı halde çok net bir biçimde kavrayabilirler. Bu, Kuran'da emredilen her türlü özellik için geçerlidir. Kamil iman sahibi fedakarlığı, tevazuyu, bağışlayıcılığı, adaleti, merhameti, dürüstlüğü kısacası her türlü güzel ahlak özelliğini çevresine yaşayarak gösterir. Karşı taraf üzerinde asıl etki bırakan da budur zaten. Zira fedakarlığın ne olduğunu uzun uzun anlattığı halde, kimi zaman bu tavrı göstermekten kaçınan ve hatta belki de bencilce davranan bir kimse, karşı tarafa samimiyetsiz olduğu izlenimini verir ve onun üzerinde olumsuz etki yapar.
Bunun yerine anlatan ve anlattığı şeyi tüm samimiyetiyle yaşadığını gösteren bir insanın konuşmalarının, karşı tarafın vicdanını kesin olarak harekete geçireceği çok açıktır.