+ Cevap Ver
4 sonuçtan 1 ile 4 arası
Like Tree1Beğeniler
  • 1 Post By teSnim

TEVHİD ve TAĞUTLA MÜCADELE

 İman Esasları Katagorisinde ve  Allaha Şirk koşmak ve tehlikeli sözler Forumunda Bulunan  TEVHİD ve TAĞUTLA MÜCADELE Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Önce kelime üzerinde duralım. Arapça bir kelime olan tâgût, iştikaak itibariyle tuğyan ile ilgilidir. Tuğyan ise; Allahû Teâla (cc)'ya isyan etmek mânâsınadır.( Râğıb el-Isfahani, Müfredat.) Tefsir-i Mücahid'de tâgûtun ismi has olduğu ve çoğulunun da, tekilinin de aynı olduğu kayıtlıdır. İmam-ı Muhammed İbn-i Cerir tâgûtu şu şekilde tarif etmektedir: Allah'ın indirdiği ...

  1. #1
    Paylaşımcı Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2011
    Yaş
    29
    Mesajlar
    1.479
    Tecrübe Puanı
    9

    Standart TEVHİD ve TAĞUTLA MÜCADELE

    Önce kelime üzerinde duralım. Arapça bir kelime olan tâgût, iştikaak itibariyle tuğyan ile ilgilidir. Tuğyan ise; Allahû Teâla (cc)'ya isyan etmek mânâsınadır.( Râğıb el-Isfahani, Müfredat.)
    Tefsir-i Mücahid'de tâgûtun ismi has olduğu ve çoğulunun da, tekilinin de aynı olduğu kayıtlıdır. İmam-ı Muhammed İbn-i Cerir tâgûtu şu şekilde tarif etmektedir: Allah'ın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler icad eden her varlık tâgûttur. Bunun insan olması, put, şeytan veya bunların dışında herhangi bir şey olması mahiyetini değiştirmez. (Muhammed ibn-i Cerir, Camiû'I Beyan fi Tefsirû'l Kur'ân)
    Kur'ân-ı Kerim'de: Andolsun ki, biz her kavme: `Allah'a ibadet edin, tâgûta kulluktan kaçının!' diye (tebligat yapması için) bir peygamber göndermişizdir. Nahl sûresi: 36
    buyurulmaktadır. İnsanlar kul olma hususunda istisnasız uyarılmışlardır.
    İman edenler Allah yolunda cihad ederler, küfredenler ise tâgût yolunda savaşırlar.Nisâ sûresi: 76 âyet-i kerimesinde de beyan buyurulduğu gibi, insanlar ya Allah'a ibadet edecek, veya tâgût'a kul olacaklardır.bu iki yolun dışında üçüncü bir hâl yoktur.
    Kur'ân-ı Kerim de Sana indirilen Kur'ân a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar tâgûtun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar. Halbuki tâgûtu inkâr etmekle (tekfir etmekle, lânetlemekle) emrolunmuşlardır .Nisa sûresi: 60 buyurulmaktadır.
    Kur'ân-ı Kerim deki bütün bu âyetleri ve mütevatir sünnetleri dikkate alarak şu hususu belirtmekte fayda vardır. Tâgûtun hükümlerine boyun eğenler ve râzı olanlar, kâfirlerdir. Nitekim İbn-i Kesir bu hususta şunları kaydediyor:Bu ayet-i kerimede (Nisâ sûresi: 60) Hz. Muhammed (sav)'e ve diğer peygamberlere iman ettiklerini söyleyip, bununla beraber ihtilaf ettikleri hususlarda, Allah'ın kitabından ve Peygamber'in (sav) sünnetinden ictinap edip, insanların kendi akıllarına göre (beşeri kanunlarla) hüküm vermesini istiyen kişinin iman iddiasını Allahû Teâla (cc) reddetmektedir. (İbn-i Kesir, Tefsirû'l-Kur'ân'il-Azîm)
    Bugün dünyada; vahyi inkâr ederek, insanların çoğunluğunun rızasına göre kurulduğu iddia olunan bütün demokratik sistemler, Allah (cc)'ın hükümlerine mukabil ve onların yerine geçmek üzere hükümler icad etmektedirler. Dolayısıyle bütün demokratik sistemler, bu noktada tâgûtî özellikler taşırlar. Bu bir anlamda bütün ideolojik sistemler için geçerlidir.
    Daha genel bir ifade ile, İslâm dışındaki bütün sistemler, tâgûtîdir.Tâgûtların hükümlerine göre yönetilen bütün yerler de dâru'l-harp durumundadır. O beldelerde yaşayan mü'minlerin Allah (cc)'ın indirdiği hükümlerin gâlip gelmesi uğruna cihad etmeleri farz-ı ayndır.
    Şurası unutulmamalıdır ki, tâgûtun hükümlerine evet diyenler, Allahû Teâla (cc)'nın dinine küfretmek durumundadırlar. Bunu ister bilerek-ister bilmeyerek yapsınlar durum asla değişmez. Çünkü Hz. Âdem (as)'den itibaren bütün peygamberlerin insanlara; Allah'a ibadet edin, tâgûta kulluktan kaçının diye tebligat yaptıkları muhkem âyetlerle sabittir.Tâgûtun hükümlerini
    inkâr etmeyen ve tâgûtî güçlerle mücadele vermeyen kimse, ne kadar âlim olursa olsun, müsteşrik çizgisini asla geçemez.


    اَلَّذينَ امَنُوا يُقَاتِلُونَ فى سَبيلِ اللّهِ وَالَّذينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ فى سَبيلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُوا اَوْلِيَاءَ الشَّيْطَانِ اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعيفًا-
    İman edenler Allah yolunda savaşırlar,, küfredenler de tağut yolunda savaşırlar. Öyle ise o şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hilekârlığı zayıftır. NİSA 76
    İman edenler Allah yolunda savaşırlar kâfirler de tağutun yolunda, yani Allah'tan başka kendilerine tapılan azgınlar yolunda, azgınlık ve şeytanlık uğrunda savaşırlar. Bundan dolayı siz (savaşa) hazırlanınız da şeytan dostlarına, şeytan taraftarlarına karşı savaşınız ve korkmayınız, çünkü Hakk'a karşı şeytanın hile ve tuzağı zayıftır.

    Tefsirciler diyorlar ki, bunun için hak ve iyilik taraftarları hayatlarında yoksulluk ve sıkıntı içinde bulunsalar bile sonsuza kadar aziz olarak güzel hatıraları baki kalır. Bu gün olmazsa yarın mutlaka mutlu olurlar. Kötülük, şeytanlık, azgınlık ve yalancılıkla hükmeden zorbaların zor b alıkları da nasıl olsa söner, yerlerinde yeller eser, şâyet anılırlarsa lanetle anılırlar. "Muhakkak ki yeryüzüne salih kullarım varis olacaklardır." (Enbiya, 21/105), "İşte o ahiret yurdu, biz onu yeryüzünde kibir ve fesat arzusu bulunmayanlara ve ririz. Akibet muttakilerindir." (Kasas, 28/83).

  2. #2
    Paylaşımcı Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2011
    Yaş
    29
    Mesajlar
    1.479
    Tecrübe Puanı
    9

    Standart Cevap: TEVHİD ve TAĞUTLA MÜCADELE

    Bir şairin dediği gibi:
    Zulmün topu var, dehşeti var, savleti varsa
    Hakkın da bükülmez kolu var, kuvveti vardır.
    "Yani zulmün topu, dehşeti ve saldırganlığı varsa, buna karşılık Hakk'ın da bükülmez kolu ve kuvveti vardır."
    İlk dokunuşta insanlar yol ayrımında duruyorlar. Bir anda hedefler çiziliyor, çizgiler açığa çıkarılıyor, insanlar, iki ayrı sancağın altında, iki ayrı gruba bölünüveriyor.
    "Mü'minler Allah yolunda savaşırlar..."
    "Kâfirlerse Tağut (şeytan) uğrunda savaşırlar."
    Müminler Allah yolunda, O'nun hayat metodunu gerçekleştirmek, şeriatını yerleştirmek ve Allah adına "insanlar arasında" adaleti uygulamak için savaşırlar, başka bir isim altında değil. Yüce Allah'ın tek başına ilah olduğunu bu yüzden tek başına hükmetmesi gerektiğini kabul ederek...
    Kafirlerse Tağut uğrunda Allah'ın metodunun dışında değişik hayat metodlarını gerçekleştirmek, -Allah'ın izin vermediği- değişik şeriatleri yerleştirmek ve yine -Allah'ın izin vermediği- değişik değerleri oturtmak ve Allah'ın mizanı dışında değişik ölçüler dikmek için savaşırlar.
    İman edenler, Allah'ın dostluğuna, korumasına ve gözetimine dayanarak dururlar.
    Farklı sancakları, hayat metodları, şeriatları, yolları, değer ve ölçütleriyle kafirler, şeytanın dostluğuna dayanıp dururlar. Onlar bütün farklılıklarına rağmen şeytanın dostlarıdırlar.
    Yüce Allah, müminlere şeytanın dostlarıyla savaşmalarını, onların ve şeytanın hilesinden korkmamalarını emretmektedir.
    "... O halde, şeytanın dostlarıyla savaşınız. Çünkü şeytanın hilesi-düzeni zayıftır."
    Böylece müslümanlar sarp bir arazide sırtlarını sağlam bir temele dayıyorlar. Allah için savaşmanın vicdan rahatlığı içindedirler. Bu savaşta herhangi bir çıkarları söz konusu değildir. Şahıslarına bir pay ayırmazlar. Ulusları, ırkları, akraba ve aşiretleri için hiçbir hedef gütmezler. Bu savaş tek başına Allah içindir. O'nun hayat metodu ve şeriatı uğrunadır. Onlar, bâtılı hakka galip getirmek için savaşan batıl ehli bir kavimle karşılaşıyorlar. Çünkü batıl ehli, beşerin uydurduğu cahiliye sistemlerinin -zaten insanların koyduğu her sistem cahiliyedir- Allah'ın sistemine galebe etmesi için savaşırlar. İnsanların koyduğu cahiliye kanunlarının -zaten insanların koyduğu tüm kanunlar cahiliyedir- hükümran olması için savaşırlar. Yine batıl ehli kendi uydurdukları hükümlerin -Halbuki kendilerinin verdikleri tüm hükümler zulümdür- hükümran olması için savaşırlar.
    İnsanlar arasında uygulamakla yükümlü oldukları Allah'ın adaletinin galip gelmesi için savaşırlar.
    İşte müminler, yüce Allah'ın kendilerini koruyacağına ve karşılaştıkları kavmin dostunun şeytan olduğuna ve böylece son derece zayıf olduklarına inanarak savaşa girişiyorlar. Onlar bunun yanında şeytanın hilesinin zayıf olduğunu da biliyorlar.
    Bu yüzden, daha savaşa başlamadan, müminin duygusunda savaşın gidişi ve sonucu bellidir. Savaşta şehit düşse de o, sonuca güvenmektedir. Galip gelse, gözleriyle zaferi görse de görmese de büyük mükâfattan emindir. Her iki durum da eşittir kendi nazarında.
    İşte bu her iki duruma ilişkin gerçek düşünceden ilk müslüman toplumun hayatında meydana gelen ve Allah yolunda cihad tarihinin kaydettiği bir çok olağan üstlükler gerçekleşmiştir. Tarih boyunca birçok nesillerde bunun örnekleri görüle gelmiştir. Bunları burada sıralamamız mümkün değildir. Çünkü o kadar çok ve yaygındır ki... Tarihte bilinen kısa bir dönemde İslâm'ın olağanüstü yayılışı bu düşünceden kaynaklanmıştır. Kuşkusuz bu düşünce, İlahi metodun, düşman kamplara karşı müslümanlara kazandırdığı üstünlüğün bir yönünü oluşturmaktadır. Nitekim bu cüzde daha önce bu üstünlüğe işaret etmiştik. Bu düşüncenin oluşması da, Kur'an'ın mümin ruhlarda giriştiği eksiksiz ve kapsamlı savaşın bir yönünü oluşturmaktadır. Kur'an, müminlerle birlikte sayı, hazırlık ve malca üstün


    düşmanlarla da savaşa girişmektedir. Böylece düşmanlar bu yönden de geride kalırlar, yenilmeleri de kaçınılmaz oluyor.
    Biz bu düşüncenin oluşması ve sağlamlaşması için Kur'anï eğitim metodunun sarf ettiği çabayı görebiliyoruz. Bu kolay bir iş değildir. Sadece dille söylenen kelimelerden ibaret değildir bu çaba. Aksine ruhun cimriliğini -ne pahasına olursa olsun- hayata düşkünlüğünü ve kâr-zarara ilişkin kötü düşüncesini tedavi etmek için sürekli bir çabadır bu. İşte aşağıdaki derste bu tedavinin ve sürekli çabanın devamı yer almaktadır
    İslam akidesinin, “Allah (c.c) için sevmek, Allah (c.c) için buğzetmek” ifadesi üzerine bina ettiği en büyük kaide olan “dostluk ve düşmanlık” kaidesi, imanın şartı ve tevhidin rüknudur.
    Bunun, imanın şartı olduğunu Allah (c.c)’ın şu ayeti ifade etmektedir:
    “Eğer onlar Allah’a, nebiye ve ona inene iman etmiş olsalardı onları dost edinmezlerdi.” (Maide: 81)
    Tevhidin rüknü olduğunu ise Allah (c.c)’ın şu ayeti göstermektedir:
    “Kim tagutu inkar edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa tutunmuş olur. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara: 256)
    Vela ve bera (Allah (c.c) için sevmek, Allah (c.c) için buğzetmek) kaidesi, la ilahe illallah’ın gerektirdiği şeylerin en önemlisidir. Kafirlere karşı düşmanlık göstermek ve onlara buğzetmek, tevhidin rüknu olan tagutu reddin pratik göstergesidir. Aynı şekilde İbrahim (a.s)’ in milleti ve bütün nebilerin dininin pratik tercümanıdır.
    Zaten, İslam ümmeti bu meseleyi ihmal ettiği için zelil olmuş, onlara kafirler tarafından hükmedilmiş, İslam dini zayıflamış ve bu sebeble tevhid yok olmaya yaklaşmıştır. İşte, bu asılın ihmal edilmesinden dolayı kopmak bilmeyen sağlam kulp kopmuştur.
    Nebilerin babası ve muvahhidlerin imamı İbrahim (a.s), sadece la ilahe illallah’ın söylenmesini yeterli görmemiş ve Allah (c.c)’a olan sevginin, ancak kafir ve müşriklere düşmanlık ve kin göstermekle tamamlanacağını, vela ve beranın Allah (c.c) için olması gerektiğini bizzat pratik hayatında yaşayarak göstermiştir.
    Allah (c.c) onun hakkında şöyle buyuruyor:
    “İbrahim şöyle demişti: “Şimdi, gerek siz ve gerekse daha evvelki atalarınız, nelere ibadet ettiğinizi görüyor musunuz? Alemlerin rabbi hariç onların hepsi benim düşmanımdır.” (Şuara: 75-77)
    İşte bu la ilahe illallah’ın manasıdır.
    Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
    “İbrahim babasına ve milletine demişti ki: “Beni yaratan hariç sizin taptığınız şeylerden uzağım. Beni doğru yola iletecek muhakkak ki O’dur. Böylece (İbrahim) belki dönerler diye ardından gelenlere bu kelimeyi devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı.” (Zuhruf: 26-27)
    İbrahim (a.s), Allah (c.c)’a dostluk göstermeyi ve Allah (c.c)’tan başkasına ibadet etmekten kaçınıp ona düşmanlık göstermeyi, kendisinden sonra gelenlere bir miras olarak bırakmıştır. İşte onun bıraktığı kelime budur!
    Muvahhidlerin imamı İbrahim (a.s)’den sonra kendisine tabi olanların ve ondan sonra gelen bütün nebilerin miras olarak bırakmaları gereken yine; “sadece Allah (c.c)’a dostluk göstermek ve Allah (c.c)’tan başka iba-det edilenleri reddetmek” idi. Miras bırakılacak şey, an-cak işte bu kelimedir.
    Allah (c.c), Rasulullah (s.a.s)’ı son rasul olarak gönderdiği zaman, babası İbrahim (a.s)’in söylediği kelimeyi söylemesini ona emretti ve bu kelimeyi açıklayan tam bir sure indirdi. İşte bu, Kafirun suresidir.
    “De ki: Ey kafirler! Ben sizin taptığınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapmazsınız. Ben sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim. Sizler de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz sizin, benim dinim benimdir.” (Kafirun: 1-6)

  3. #3
    Paylaşımcı Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2011
    Yaş
    29
    Mesajlar
    1.479
    Tecrübe Puanı
    9

    Standart Cevap: TEVHİD ve TAĞUTLA MÜCADELE

    İşte bu sure, la ilahe illallah şehadet kelimesini açıklamaktadır. Aynı zamanda İbrahim (a.s)’in miras olarak bıraktığı kelimenin manasının da açıklamasıdır.
    İmam İbni Teymiye şöyle dedi:
    “La ilahe illallah’ı söylemek”; manasını bilmeden ve gerekleriyle amel etmeden sadece dille söylemek değildir. Münafıklar bu kelimeyi söylemelerine, sadaka vermelerine ve namaz kılmalarına rağmen cehennemde kafirlerden daha aşağıda, cehennemin en dibinde olacaklardır. “La ilahe illallah’ı söylemek”; “bu sözü söylemekle beraber kalbin bu kelimenin manasını bilmesi, inanması, sevmesi ve bu kelimeye bağlı olanları sevmesi, bu kelimeye muhalefet edenleri ise sevmemesi, onlara buğzetmesi ve düşmanlık göstermesidir.” (Mecmuatut Tevhid s: 108)
    “Müslüman ve müminlere düşen en önemli görev; Allah (c.c)’ı ve O’nun sevdiği gizli aşikar bütün söz ve amelleri, O’nun sevdiği kulları (melekler ve Adem oğullarının salih kullarını) sevmek, onlara dost olmak, Allah (c.c)’ın buğzettiği gizli veya aleni bütün söz ve amellere ve bunları işleyenlere buğzetmektir.
    İşte bu temel, müminin kalbine tam olarak yerleşirse Allah (c.c)’ın düşmanına karşı asla mutmain olmaz, onlarla oturmaz, haşir neşir olmaz ve onlara devamlı kötü gözle bakar. Fakat bu asıl, insanların çoğunun kalbinde zayıflar veya azalırsa Allah (c.c)’ın düşmanlarına karşı gösterdikleri tavır, Allah (c.c)’ın dostlarına gösterdikleri tavıra eşit olur, her iki topluluğa da güler yüz gösterirler. Böylece harp diyarı, İslam diyarı gibi olur. Böyle bir duruma düştükleri zaman artık Allah (c.c)’ın gazabından çekinmez olurlar.
    Oysa Allah (c.c)’ın gazabına gökler, yerler ve dağlar bile dayanamaz... Onların kalplerinde dünya metaının çok önemli bir yeri vardır. Bu sebeble dünya metaını elde etmeye çok önem verir ve bütün çabalarını buna göre harcarlar. Hatta, Allah (c.c)’a karşı gelmek söz konusu olsa bile, dünya metaını elde etmek için bütün güçleriyle çalışırlar.” (Eddurerüs Seniye 7. bölüm. s: 196)
    “Bütün rasullerin dininin aslı; “tevhidi yerine getirmek, onu ve ona bağlı olanları sevmek, onlara dost olmak, şirki reddetmek, şirk ehlini tekfir etmek, onlara buğzetmek ve onlara düşmanlık göstermektir.”
    Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
    “İbrahim ve beraberinde olanlarda sizler için güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: Biz, sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi reddettik. Bizimle sizin aranızda, bir olan Allah’a iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve kin başlamıştır.” (Mumtahine: 4)
    Allah (c.c)’ın bu ayette buyurduğu “Bede” (başladı) sözü; “apaçık bir şekilde belli oldu” demektir ve bu söz, Allah (c.c)’ı birlemeyenlere (tevhid etmeyenlere) karşı kin ve düşmanlığın devam ettiğini ifade eder.
    Her kim bu şartları bilir, ameliyle uygular ve bulunduğu yerdeki insanlara bunu açıkça söyleyebilirse, bulunduğu yerden hicret etmesi üzerine farz olmaz. Fakat kim de bu söylenenleri yapamaz, buna rağmen o beldede namaza, oruca, haccetmeğe izin verilmesine bakarak hicret etmesinin üzerine orayı dar’ul İslam zannederse aslında o, İslam dininden haberi olmayan, rasullerin risaletinin mahiyetini bilmeyen, bu konuda gaflete düşmüş cahil bir kimsedir.” (Eddurerüs Seniye 7. bölüm s: 199)
    Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
    “Küfrün önde gelenleriyle savaşın! Zira onların yeminleri yoktur.” (Tevbe: 12)
    Ayetteki “küfrün önde gelenleri” tagutlardır.
    “Onlarla savaşın ki Allah, sizin elinizle onlara azab etsin, onları zelil etsin ve onlara karşı size yardımda bulunsun.” (Tevbe: 14)
    İslam’ın ilk yıllarında Mekke’de yaşayan “hanifler” in konumu meselenin anlaşılması açısından önemlidir. Bunlar Hz İbrahim’in şeriatıüzaerine yaşadıklarını iddia ederlerdi.Putlara tapmaz, Allah’ı bir kabul eder, putlar adına kesilen kurbanlardan yemezlerdi. Panayırlarda tevhid ile ilgili şiirler söylüyor, putların batıl olduğuna dair deliller getiriyorlardı. Fakat bu kimselerin savundukları düşünceler sadece kendi kalplerinde taşıdıkları salt fikir ve teorik bir inanış ve anlayış olmaktan öteye geçmiştir. O yüzden müşrik Mekke toplumunda en ufak fikri ve pratik bir etkinlikleri yoktu. O putperest
    Toplumda ortaya koydukları fikirler sadece nazari bir inanç biçimiydi. Bunun için de şirk temeline dayalı cahiliyye toplumuyla müşrik putperestlerle aynı ortamda birbirleriyle çatışmadan yaşıyorlar ve bu durum kendilerini rahatsız etmiyordu.Kokuşmuş cahiliyye gelenekleri, örf ve adetleriyle pratik olarak iç içeydiler. Teorik bir Tevhid inancına sahib olmaları onları tağutla mücadeleye yöneltmiyordu.
    İslam gelince Tevhid anlatıldığı gibi şirkin herçeşidini çürüten deliller de anlatıldı. Tevhid akidesi teorik bir inanç biçimi olarak değil pratiğe dökülen bir hayat nizamı olduğu ilan edildi. Ve Tevhide engel olan tağutlarla mücadele başladı çünkü bu mücadele imanın gereğidir.
    Savunduğu akide Rasulullahı tağutlarla karşıkarşıya getirdi.Tağutlar kendisine has bir yaşam biçimi sunan bu akidenin kendi cahili sistemleriyle asla uzlaşmaya girmeyeceğini tağuti rejimlerle sürekli ve amansız bir mücadele içerisinde olacağını anladılar
    İslamdan önce de Tevhid akidesine inanan Haniflerin hiçbir tepki göstermediği tağutlara Hz peygamber ve ashabının şiddetli bir mücadele başlatmaları; cahili düzenlere karşı başkaldırının ve tağutla mücadelenin imanın gereği olduğunu gösterir

  4. #4
    Paylaşımcı Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2011
    Yaş
    29
    Mesajlar
    1.479
    Tecrübe Puanı
    9

    Standart Cevap: TEVHİD ve TAĞUTLA MÜCADELE

    “De ki: ‘Ey kitap ehli! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah'a ibâdet edelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; bazımız bazımızı Allah’tan başka rabler edinmesin..’ Eğer yüz çevirirlerse: ‘Şâhid olun, biz müslümanlarız’ deyin.” (3/Âl-i İmrân, 64)
    “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” (4/Nisâ, 76)
    Sosyal bir hayat nizamı olarak tevhid, halkın bilgisizliği ve şuursuzluğu üzerine dayalı veya onlara zulmetmek üzere kurulan cahilî ve tâğutî sistemleri temelden değiştirecek plan ve projeler sunar. Tevhid, sırf fikrî ve nazarî bir akide değil; eyleme yönelik, pratik çözüm yolları sunan bir sistemdir. Tevhid akidesi, yalnızca tabiat ötesi/metafizik konulara izah getiren ve ahlâk ile ilgili konularda sözkonusu edilebilecek bir tasavvur değil; şirk temeli üzerine oturmuş tâğutî sistemlere karşı muvahhidlere planlı, programlı bir hareket mantığı sunan, inkılapçı bir başkaldırıdır.
    Tevhid akîdesi, pratik, eyleme dönük bir hareket ve câhiliyyeye, şirk temeline dayanan sistemlere bir başkaldırı ve de müstekbir, zâlim tâğutlara karşı siyasî, iktisadî, sosyal ve hukukî bir sistem olmasaydı, tarih boyunca bu akîdeyi kavimlerine sunan bütün peygamberlere karşı savaş açılır mıydı?
    İslâm güneşinin doğduğu sıralarda Mekke’de hayatlarını sürdüren “Hanifler”in konumu, bu konuda ışık tutması bakımından oldukça önemlidir. Peygamberimiz’e peygamberlik görevi verileceği dönemde Mekke’de Hz. İbrahim’in şeriatı üzerine yaşayış sürdürdüklerini iddia eden Hanif dini taraftarları vardı. Bunlar, putlara tapmaktan vazgeçerek Hz. İbrahim’in dinine girmişlerdi. Bunlar, Allah’ı birliyor ve kavimlerinin putları adına kestikleri kurbanları yemiyorlardı. Panayırlarda tevhidin hakikatı ile ilgili nutuklar söylüyorlar, putların bâtıllığına dair deliller getiriyorlar ve onlara tapmamayı öğütlüyorlardı.
    Ne var ki, Hanif dininden olduğunu iddia eden bu kimselerin savundukları düşünce, sadece zihinde taşınan, salt fikir ve kuramsal inanış ve anlayış olmaktan öteye gitmiyordu. O yüzden müşrik Mekke toplumunda en ufak fikrî ve pratik bir etkinlikleri yoktu. O putperest toplumda ortaya koydukları fikirler, sadece nazarî inanç biçimiydi. Bunun için de bu kimseler, şirk temeline dayalı o cahilî toplumda müşrik putperestlerle aynı ortamda, birbirleriyle fiilî olarak çatışmadan yaşıyorlar ve bu konumları kendilerini fazla rahatsız etmiyordu. Kokuşmuş bu küfrî toplum düzeninin geleneği, göreneği, örf ve âdetlerinin pratik olarak içindeydiler. Bu yüzden, pratik yaşamdan uzak bulunan ve sadece nazariye olmaktan öteye gitmeyen tevhid akîdesine bağlı olmaları, onları o haysiyetsiz yaşayış tarzından, cahilî ortamdan ve kokuşmuş zulüm tasallutu altında zelil bir hayat sürdürmekten uzaklaştırmıyordu.
    İslâmî dâvetin en önemli ve temel maddesi, tevhidin isbatı ve şirkin reddi olduğu için, câhilî Mekke atmosferinde, yerleşik şirk düzeni içerisinde gündeme gelen tevhid akîdesi, özel bir yaşam biçimini göstererek, inkılabçı bir kimlikle işe başladı. İslâm’ın siyasî, iktisadî ve sosyal bir sistemin ve hayatın bütün alanlarına hükmeden bir nizamın adı olduğu net bir şekilde ilân edildi. Şirkin her çeşitdinin çürütüldüğü deliller ileri sürüldü ve gayet özlü bir şekilde insanlar tevhide davet edildi. Tevhid fikri anlatılırken, sadece zihinsel olarak Allah’ın var oluşu değil; O’nun tek oluşunun anlamı ve bu akîdeye olan ihtiyaç da anlatıldı. İşte Rasûlullah (s.a.s.)’in kavmine sunduğu tevhid anlayışı ile Hanifler’in savundukları tevhid fikri arasındaki temel fark bu noktada odaklaşıyor: Bir yanda hayatın bütün alanlarına hükmeden, hem zihinsel, fikirsel, ve hem de pratiğe yansıyan bir akîde; diğer yanda sadece zihinde yer eden, sadece kalpte yer tutan ve pratiğe indirgenemeyen, hayata geçirilemeyen bir inanç...
    Peygamberimiz, risâlet ile görevlendirildikten sonra yaptığı ilk iş, inanç ve amele dayanan, teorisi ve pratiği olan gerçek tevhid anlayışını yerleştirmek olduğu için Mekke’nin egemen güçleri, idâreyi ellerinde tutan müstekbirler, kendisine karşı savaş başlattılar. Savunduğu bu saf akîde, Peygamberimiz’i kâfirlerle karşı karşıya getirdi. Kâfirler, kendisine has, özel bir yaşam biçimi sunan bu akîdenin, kendi câhilî sistemleriyle asla uzlaşmaya girmeyeceğini, yeryüzünde tâğutî rejimlerle sürekli ve amansız bir mücadele içerisinde olacağını, kısacası küfre karşı devamlı bir savaşım vereceğini kesinkes anladılar. Tevhidin, uygulamaya ve tâğutî düzenlere karşı başkaldırı ilânı olduğu anlayışı, onların neden, daha önce aynı akîdeyi savunan Hanifler’e karşı en ufak bir tepki göstermezken, Hz. Peygamber ve onunla beraber olanlara karşı şiddetli bir savaşın içerisine girdiklerini açıkça ortaya koyuyor.

+ Cevap Ver

Benzer Konular

  1. Nefisle mücadele
    By £laf in forum Doğru İslam Bilgileri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 11-14-2010, 03:42 AM
  2. Tevhİd ve taĞut
    By ittika in forum Akaid
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10-27-2009, 01:25 PM
  3. Tevhİd...
    By ittika in forum Akaid
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10-19-2009, 02:02 PM
  4. Tevhİd İnanÇinda bİrleŞmek
    By baskentli1969 in forum Akaid
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10-14-2009, 02:18 AM
  5. Mücadele Suresi
    By EhLiSuNNeT in forum Kuranı Kerim Meal
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 07-27-2009, 09:24 PM

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
^

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379