Hz. Mevlana'nın Hatırasına (30 Eylül 1207-17 Aralık 1273)


En coşkun aşkla bağlı olduğumuz Yüceler Yücesi, bizi sevgisinden sevgisiyle yarattı. Sayısız nimetler verdi. Yarattığı her şey bizim için, bizler de büyük ve derin bir muhabbetle O;nun içiniz. Öyleyse sevginin yaratıcısı olan tan korkulur mu?

Elbette korkulmaz ;tan. Hastalıklardan, hırsızdan, hayırsızdan korkar gibi korkulur mu, Yüceler Yücesi Yaratıcımızdan?

korkusu, ;Ona layık kul olamamak korkusudur. Verdiği nimetlerin şükrünü ödeyememek korkusudur. Bu korku, en derin saygımızda kusur etmek korkusudur. Ne yaparsak yapalım, Onun sevgisine karşılık verememek korkusudur.

Bu korku, tatlı bir heyecan taşır içinde. Ulvî ve kutsal olan bir başka korkudur korkusu. Mevlânâya göre korkusu, imanlı bir kalbin ziyneti ve süsüdür. O korkudan mahrum olan gönüller, haraptır ve şehvet yuvasıdır.

Hz. Mevlânâ bir gün tamirat için evine usta çağırmıştı. Adam işini yapmaya başlamıştı. Mevlânânın talebelerinden bazıları, onun Hristiyan olduğunu anlayınca biraz da şakayla ona şöyle dediler: Dinlerin en sonuncusu ve en güzeli İslamdır. Sen de güzel gönüllü bir insansın. Niçin Müslüman olmuyorsun?

Usta, işine ara verdi. Başını kaldırıp onları şöyle bir süzdü. Sonra da biraz mahcup olarak şu cevabı verdi: Neredeyse 50 yıldan beri İsa dinindeyim. Dinimi terk etmek hususunda ondan korkuyor ve utanıyorum.

Ustanın bu sözlerini, o sırada içeriye giren Mevlâna duymuştu. Şu karşılığı verdi: İmanın sırrı korkudur. Her kim ;tan korkarsa , o Hristiyan da olsa din sahibidir, dinsiz değildir. Mevlânânın bu açıklaması üzerine adam, hemen Müslüman oldu.

Kendinizi güvende hissetmeyin

Mevlânâ, insanın dünya imtihanından emin olmamasını ister. Çünkü dünya imtihanı ağırdır; zira kazandıracağı Cennet, çok kıymetlidir. Bu en büyük ikramiyeyi kazanmak, elbette önemli bir emekle mümkündür. , insana kaldıramayacağı bir yük yüklemiş de değildir. Buna rağmen insan, his ve heveslerine kapılıp, dünyanın imtihan yeri değil, bir zevk ve eğlence yeri olduğunu sanıyor.

İşte o zaman, imtihan sahibinin azametini, celâlini, adalet sıfatlarını, dolayısıyla vereceği karşılığı düşünüp korkmak gerekir. ;tan değil, ama bizim hak edeceğimiz sonuçtan korkmaktır bu. Tabiî ki cezayı verecek olan Yüceler Yücesi olduğu için korku da ümit de Ona yönelmektedir.

Hz. Mevlânâ, kendisini bu korkudan emin görenlere şaşar ve onları şöyle uyarır: ; Tealanın; Korkmayın! hitabını işitmediğin halde ne için kendini güvende ve hoş görüyorsun? Dünya;da ;tan korkmayan, ahirette korkar. Dünya;da Hak tarafına meyletmeyen, Ahirette gamlıdır.

Mevlânâ, bu beyitleriyle aslında bir hadisi şerifi açıklamaktadır. Güzeller Güzeli (sav), Rabbimizin şöyle buyurduğunu duyurur: İzzet ve Celâlime yemin ederim ki, bir kulumun üzerinde iki korku ve güveni birleştirmem. Benden dünyada korkarsa, onu ahirette emin kılacağım. Kulum benden dünyada korkmazsa (yani günahtan kaçıp ibadete yönelmezse), onu ahirette korkutacağım!

Her kim tan korkarsa onu emin kılarlar. Kalbi korkan bir kimseye sükûnet sunarlar.
Korkmayın! Müjdesi, dünyada ;tan korkanların ziyafet durağıdır. Bu müjde, ;tan korkanların hakkıdır.

Her kim ki, tan korkar ve takvalı olmayı seçerse, cinler ve insanlar ve onu gören her şey kendisinden korkarlar (da zarar veremezler).

Sen korkma! hitabını işittiğinde ne denizden kork, ne dalgadan ve ne de köpükten.”

Arifler, kan denizinden geçmiş (nefisle mücadelenin çilesini çekmiş) olduklarından daimî surette emindirler. Onların emin olması korkunun tâ kendisinden ileri gelir. Şüphesiz korkusu onları her an daha emin kılar.
Gözün siyah kısmında bu kadar aydınlık olduğu gibi, korkusunda da binlerce emin olma hali vardır. Emniyetin korkuda gizli olduğunu gördüm. Ey seçilmiş saf kişi! Ümit içinde korku olduğunu da görmelisin!

Bu beyitleri ile Mevlânâ, korkuda ümit ve emniyet, korkusuzlukta da asıl korku (ahiret korkusu ve güvensizliği) olduğunu açıklamaktadır.

Samimiyet kazandırır

Mevlâna, sevgide samimî olmayı çok önemser. Eğer bir insan, samimî bir sevgiyle samimî olmayan bir mürşide bağlansa yine de ondan istifade edebilir. Bu manevî istifade, samimî, içten, candan olmanın bir kerametidir. "Böyle bir kişinin hâli, gece yarısı kıbleyi arayıp namaza duran kimseye benzer. Yöneldiği yön kıble olmasa bile namazı doğru ve makbul olur."

Bazen de alıcının samimî olmaması, gerçek bir mürşidi etkisiz bırakır. Ancak irşat edicinin etkisiz kaldığı yerde hatayı, alıcısı kapalı olanda aramalıdır: "Eğer bir yerde kurumuş ağaç bulunur da bahar rüzgârlarından feyiz almazsa, ondan dolayı o ruh arıtan rüzgârı ayıplama!"

Mevlâna, şeyhliğe özenen icazetsiz samimiyetsizleri de: "Her biri Musa'yım diye eline bir sopa almış, her biri İsa'yım diye ahmaklara üfürmeye kalkmıştır." diye tarif etmiştir.

Bu sahte irşat ediciler birer taklitçidirler. Bu taklitçiler, dere yatağı gibidir ki içindeki suyu içmez. Su, onun içinden geçer, su içenlere gider.

Doğru mürşidi bulmanın yolu da arayışında samimî olmaktır. Manen susuz olup da gerçekten yüreği yanana, su her yandan coşarak gelir: "Su arama! Susuzluğu elde et ki yukarıdan ve aşağıdan sana gelecek olan su coşsun."

Demek ki susuzluğun da aranan suyu coşturan bir derecesi vardır. Coşturan ve muhtacına koşturan bir derecesi...

Suya da susuzu aratan bu duygu, samimiyete sunulan bir mükâfattır.

Hz. Mevlânâ;nın yakarışı

Ey yardım ve kurtuluş isteyenlerin imdadına yetişen!
Bizi hidayete çıkar. Bilgimiz ve servetimiz, bizim için iftihar sebebi olacak bir şey değildir. Ya Rabbi! İkramınla ve lütfunle hidayet ettiğin (doğru yola ilettiğin) bir kalbi saptırma. Takdir kaleminin yazdığı belâları bizden çevir.

Ey affetmeyi seven 'ım! Bizi affet. Ey eski ve karanlık dertlerimizin tabibi! İsyan derdimize de çare sun. Ey ayıpları örten! Üstümüzdeki koruma perdeni kaldırıp bizi rezil etme. İmtihan zamanında bize, güvenlik ve bağışlanma bahşeyle.
'ım! Hepimiz de nefsimizi kurtar, diye feryat ediyoruz. Bu feryada cevap vermeyecek ve bizi kendine yaklaştırmayacak olursan, Şeytan'dan farkımız kalmaz. Çünkü o da Kerim olan dergâhından kovulmuştu.

Ey bahşişinin en azı cihan mülkü olan 'ım! Ben ne söyleyeyim? Zira sen, gizli her şeyi bilirsin."

Vehbi VAKKASOĞLU