Allah'ı Bilmek İslâm'la MümkünNeyi bilmek?.. Bilinecek şeyler çok tabii... Başta, her şeyde önce ve her şeyden yüce ve yüksek olarak Allah'ı bilmek... Çünkü, insanların çoğu maalesef yaradanlarını iyi bilmiyorlar. Maalesef ve maalesef çok yanlış biliyorlar. Yaradan hakkında, Rabbül-àlemîn hakkında, alemlerin Rabbi hakkında, insanlar bugün o kadar yanlış fikirlere sahipler ki, şöyle sınıfı geçen, iyi not alan insan çok azdır. Gayrimüslimler bir kere hepsi sınıfta kalır, hattâ tard olunur okuldan... Müslümanların çoğu da sınıfta kalır, birçoğu ikmale kalır, bir çoğu zar zor geçer. Yâni, iyi not alan çok azdır.
Önce, Allah-u Teâlâ Hazretleri'ni bilmek en mühim vazife olduğu halde, bu konuda büyük eksiklikleri vardır. sonra biliyorsunuz, Allah-u Teâlâ Hazretleri İslâm'ı bize laf olsun diye göndermemiştir. İslâm'ı göndermekteki ana hedef bizi yükseltmektir, bizi dünyada ve ahirette mutlu etmektir. Sadece dünyada değil, sadece ahirette değil; hem dünyada, hem ahirette mutlu etmektir. Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin bize niçin peygamber gönderdiğini, niçin kitap indirdiğini düşünecek olursak; emirlerin sebeplerini ve hikmetlerini araştıracak olursak, bunu açıkça görürüz.
Zâten Kur'an-ı Kerim de beyan ediyor. Yâni, İslâm'ın iki cihan saadetinin vesilesi olduğunu ve Allah'ın emirlerini tuttuğu zaman bir insanın, hem bu dünyada mutlu bir insan olarak yaşayacağını, hem de ahirette ebedî saadete ereceğini beyan ediyor.
Onun için, Allah'ın bize verdiği nimetler içinde; hani yiyoruz, içiyoruz, meşrûbattan, meyvalardan, tatlılardan sıhhate afiyete, huzura saadete kadar çok çeşitli, sayılamayacak, sayılması mümkün olmayan nimetler var... Bu nimetleri içinde Allah'ın bizim üzerimizdeki en büyük nimeti nedir?.. İslâm nimetidir. Çünkü, bu İslâm nimeti anahtar nimettir. Bu nimet sayesinde hem dünyada mutlu ve bahtiyar olacağız, hem de ahiretin sonsuz saadetini elde edeceğiz. Binaen aleyh, bundan büyük nimet olmaz.
En büyük nimet İslâm nimetidir. Elhamdü lillâhi alâ dînil-islâm... Yâni, "Allah'ın bizi müslüman etmesine hamd ü senâlar olsun!" diye bu duyguyu, bu minnetdarlığı, bu şükür duygusunu; verdiği nimetten dolayı Allah'a karşı duyduğumuz engin sevgi ve saygıyı hiç hatırımızdan çıkartmamamız lâzım!..
Önce Allah-u Teâlâ Hazretleri'ni bileceğiz. Sabah namazında da öyle açıldı konu... Sözün rüzgarları, bizim yelkenli fikir gemimizi o sahillere doğru sürükledi. Allah'ın rızasını kazanmak, Allah'ın sevdiği ve razı olduğu bir kul olmak, ona güzel kulluk ve ibadet etmek İslâm ile mümkündür. Çünkü öteki sistemlerde bu konuda bir kere bilgiler nakledilmemiş, kaybolmuş, bilgi yok... Adam Allah'a ibadet edeceğim diye abuk-sabuk şeyler ortaya koymuş; saçma-sapan, veya korkunç, veya yanlış, veya cinayet babından şeyler ortaya koymuş. Onun neresi din olacak, insanlara nasıl mutluluk getirecek?.. Mümkün değil...
Onun için, Allah'a güzel kulluk İslâm'la mümkündür. Allah'ın rızasını kazanmak da İslâm'ın içindeki emirleri uygulamakla mümkündür. Dünyada ve ahirette mutlu bir insan olmak da, İslâm'ın emirlerine uymakla mümkündür. Türkiye'de bir kardeşimiz bana sordu:
"--Hocam, benim babamda problem var, kendimde problem var, ailemde problem var, bedenimde problem var, hastalık var... Ruhumda problem var, sıkıntı var; patlayacak gibi oluyorum, çatlayacak gibi oluyorum. Bunların çaresi ne?.." dedi.
Ben dedim ki:
"--Bunların çaresi İslâm!.. İslâm'ın her emri insanın bir derdine deva olsun diye inmiştir. İslâm bütünüyle bir şifahanedir, bir eczahanedir; orada her hastalığına deva vardır."
Nasıl deva?.. Sıhhatimize bile deva ordadır. Eğer çatlayacak, patlayacak kadar çok yemesek midemiz hasta olmaz.
İranlı iki doktor Peygamber SAS Efendimiz'in zamanında tabibiz diye, meşhur doktoruz diye, hastaları tedavi ediyoruz diye böbürlene böbürlene Medine-i Münevvere'ye gelmişler. Aylarca Medine'de kalmışlar; bir tek sahabi müracaat etmemiş. Şaşırmışlar, merak etmişler. Aldıkları cevap:
"--Biz elhamdü lillâh İslâm'ın emirlerini uyguladığımız icçin, böyle hasta olma durumuna düşmüyoruz."
İnsan çok yediği zaman hasta oluyor, çeşitli problemler çıkıyor, midesi rahatsızlanıyor, kolesterolü artıyor, şöyle oluyor, böyle oluyor... Yâni, aylarca hiç kimse gitmemiş. Demek ki sıhhî bakımdan böyle...
Tabii, ruhî bakımdan İslâm'ın insana kazandırdığı huzur ve mutluluğu hiç bir yerde bulmak mümkün değil! Parayla da bulmak mümkün değil... Milyarları olan insanlar bugün dünyada mutsuzdur. Arabasını uçuruma sürükleyip intihar ediyor. Be adam, niye intihar ediyorsun?.. Araban var, köşkün var yazlığın var, kışlığın var, paran var, pulun var... Yediğin önünde, yemediğin arkanda; elini sallasan ellisi, başını sallasan tellizsi gelir. Her şeyin var, niye intihar ediyorsun?..
Huzur yok, huzur olmadığı için intihar ediyor. İşte o huzur da İslâm'da, ailenin düzeni de İslâm'da... Toplumdaki bütün beşerî münasebetleri İslâm tanzim ediyor. Hiç bir dinde toplumsal meseleler bu kadar detaylı olarak, en isabetli tarzda ortaya konulmamıştır. Hristiyan toplumlarındaki prensipler, kendi akıllarının veya İslâm'dan tırtıklayıp kaçırdıkları şeylerdir.
Onlar İslâm'ı sizden ve bizden --siz derken halkı kasdediyorum, biz derken alimleri kasdediyorum-- daha az incelemiyorlar, daha fazla inceliyorlar. İmam-ı Gazâlî'nin eserlerini bizden önce dillerine tercüme etmişlerdir. Meşhur tarihçi Taberî'nin eseri bizim dilimize çevrilmemiştir, onlarda tercümesi vardır. Mesnevî'nin tercümesi bizde yokken, onların dillerine tercümesi yapılmıştır. Onların oryantalizm dedikleri, şarkiyat dedikleri ilimler çok eskilerden başlamıştır ve incelemekte bizden geri değillerdir. Bugün bir Avrupalı, Muhiddin-i Arabî'yi bir müslümandan çok daha iyi anlar. Çünkü çok kuvvetli neşriyat yapılmıştır. İmam-ı Gazâlî hakkında muazzam neşriyat yapılmıştır.
Şimdi işte, Allah'ı bilmek İslâm'ın içinde olacak, İslâm'la mümkün olacak, İslâm'ın kılavuzluğunda mümkün olacak. Aksi takdirde insanlar Allah hakkında yanlış fikirlere sahip oluyorlar, yanlış şeylere tapınıyorlar. Ne Japonunda akıl var... Evet pratik bir şeyler görünüyor sanayilerinde, teknolojilerinde ama; ne Japonunda Allah bilgisi bakımından böyle bir ma'kul durum var, ne Amerikalısında, ne Avrupalısında, ne Yahudisinde, ne masonunda, ne dinlisinde, ne dinsizinde doğru düzgün bir şey var... Bilgi yok yâni... Arıyorsunuz, "Getir bakalım koy ortaya, ne varsa görelim!" diyorsunuz; sıfır...
Hindistan'da müslüman alimleriyle misyoner teşkilatının büyük papazları dînî konularda münazara yapmışlar. Tesbit etmişler hangi konularda münazara yapacaklarını, yedi konu belirlemişler: Tanrı fikri konusunda bir münazara yapacaklar, peygamberlik konusunda bir münazara, mukaddes kitaplar konusunda bir münazara... Yedi tane konu... İlk bir iki tanesini, üç tanesini yapmışlar. Bizim İslâm alimleri İncil'den, Tevrat'tan onların kitaplarından, onların da kabul etmek zorunda kalacağı delilleri öne sürerek öyle perişan etmişler, öyle yanlışlıklarını ortaya çıkartmışlar, öyle hezimete uğratmışlar ki; genel merkezlerinden teşkilatlarına, "Bundan sonra müslümanlarla halkın huzurunda alenî münazara yapmayın!" diye talimat gelmiş. Çünkü, halkın karşısında perişan olmak, çok negatif bir propaganda oluyor onlar için...
--Bir daha böyle yapmayın!..
--Nasıl yapalım?..
--Sinsi sinsi yapın, gizli gizli yapın!.. Gazetenin kenarında köşesinde yapın! Noel Baba deyin, bilmem ne deyin, şöyle diyin, böyle deyin!.. Çukulata, balon gibi şeylerle göz boyayıp öyle yapın!..
Fikre tahammülleri yok, savunacak fikirleri yok... Görüyorsunuz, bizim İslâm ulemasının yazmış olduğu eserleri: "İncil'de şöyle buyuruyor diyor, ver cevabını!" diyor; adam veremiyor. "Tevrat'ta şöyle buyuruyor, ver cevabını!"; veremiyor... "Bu şeyin aslı esası sizin kitabınızda var mı, göster!" Yok... Binaen aleyh, doğru düzgün fikir yok...
Gerçek doğru, insanları tatmin eden, akılları tatmin eden, filozofları tatmin eden fikir İslâm'da... Allah bilgisi bilgilerin en önemlisi olduğu için, insanın dünya ve ahiretini kurtaracak ana nokta olduğu için çok önemli... Kur'an-ı Kerim'de biliyorsunuz çok mühim bir ayet-i kerime var; bunu hiç unutmamanız lâzım, unutmayacak şekilde hatırınıza yerleştirmeniz lâzım!.. Bismillâhir- rahmânir-rahîm:
(İnnallàhe lâ yağfiru en yüşreke bihî ve yağfiru mâ dûne zâlike limen yeşâ')
"Allah-u Teâlâ Hazretleri kendisine şirk koşulmasını aslâ affetmeyecektir. Bunun dışındaki günahları dilediği kulları için bağışlayabilir, affedebilir ama, şirk koşulmasını aslâ ve aslâ affetmeyecektir." diye bildiriliyor Kur'an-ı Kerim'de...
Şirk koşmak nedir: Allah'ı tanımaktır ama, ortaklı tanımaktır, yalan yanlış tanımaktır. Yâni Allah inancı var, tanrı inancı var ama, birliğini kabul etmiyor. Ya iki diyor, ya üç diyor, ya da çok sayıda diyor; politeizm diyoruz, çok tanrılı dinler var...
Şu Yunanlılar kadar dinleri saçma olan bir kavim varsa gösterin!.. Şarabın bile tanrısını yapmışlar. Şarap tanrısı, aşk tanrısı, harp tanrısı... Tanrıların başında koca tanrı, küçük tanrı, haylaz tanrı, söz dinler tanrı, söz dinlemez tanrı... Zeus'un sözünü dinlemiyor öteki tanrı, o da onu cezalandırmak için Olimpos Dağı'ndan üstüne yıldırım yağdırıyor. Onlar kaçıyor, bunlar kovalıyor... Ne bu yâhu, Karagöz-Hacivat sahnesi mi bu, yoksa inanç mı?..
E, hristiyanlar diyorlar ki: Baba Allah var, oğul Allah var, Ruhül Kudüs var... Hâşâ sümme hâşâ... Olmaz, baba ve oğul nasıl oluyor?.. Evlenince oluyor, nikâhla oluyor, hanımı olduğu zaman oluyor. Tenâsül için, neslin devamı için mahlûkatta erkeklik-dişilik, nesil, evlât, yavru meselesi var... Yumurta var, civciv çıkıyor... Balıkların yumurtaları var... Tohumlar var, buğdaylar öyle gelişiyor, meyvalar öyle gelişiyor. İncirin, karpuzun çekirdeği var...
Tamam, anladık ama;
(Mettehazallàhu min veled) "Allah-u teâlâ Hazretleri oğul edinmedi."
(Velem tekün lehû sàhibeh) "Hanımı yok, eşi yok!" Düğün bayram, böyle şeyler insanlar için bahis konusu... İnsanoğlu ne kadar ibtidâi ki, kendisi gibi düşünüyor yukarısını... Tabii, saçma bir düşünce, yanlış bir düşünce...
Yâni, baba olunca anne ister, anne olunca nikâh ister, nikâh olunca doğum ister, doğum olunca ölüm olur... Bunların hepsinden Allah-u Teâlâ Hazretleri münezzehtir. Binaen aleyh, yanlıştır.
Kaldı ki göğsümüzü gere gere söylüyoruz. Mikrofonlardan fezalara ve teyp kasetlerine, video kasetlerine açıkca söylüyoruz, meydan okuyoruz; Allah rızası için gerçekleri herkes bilsin diye söylüyoruz: "Hazreti İsa böyle dememiş ki zaten, hristiyanlar böyle diyorlar. Hristiyanların bütün din bölümlerinde mezheblerinde bu inanç yok ki, bazılarında var... Ama yanlış bir inanç... Allah-u Teâlâ Hazretleri hakkında Hazreti İsa böyle bir şey söylemiş değil!"
Hristiyanlar Hazret-i İsâ'ya tapıyorlar. Ben soruyorum ikinci bir soru olarak: "Eğer o tanrı olsaydı, Hazret-i İsâ'dan önceki insanlar kime tapacaklardı?.." Buyurun cevap verin!.. "Milattan önceki insanlar kime tapacaktı?.." Daha Hazret-i İsâ yok, tanrı yok ortada; öyle şey olur mu?..
Budistlere de aynı şeyi sorabiliriz. Koca göbekli, şişman, bağdaş kurmuş, toparlak yüzlü, çekme gözlü bir heykel karşınızda... Kimmiş bu?.. (Sakramento Buda) Buda'ymış. Peki bu Buda ne yapmış?.. Şöyle iyiymiş, böyle iyiymiş, fakirlere acımış, vs. vs. "Peki bu Buda'dan önce bu Hintliler neye tapacaklardı, kime tapmaları lâzımdı?.." Buda gelmeden önce onlar da tanrısız... Buda yok çünkü... Öyle şey olur mu?.. Yâni, mantık dışı olduğu böylece çıkıyor ortaya...
Zerdüştîler, eski İranlılar ateşperest; düalist diyorlar onlara... Politeizm, çok tanrıya inananlar; düalizm ikili... Yâni, bir iyilik tanrısı var, bir kötülük tanrısı var; bir ışık tanrısı var, bir karanlık tanrısı var... Işıkla karanlık aynı şeyler değil ki; ışık oldu mu aydınlık oluyor ortalık; ışık olmadığı zaman karanlık oluyor. İki aynı varlık değil ki... Onu anlayamamış.
Şeytan var, Rahman var diyorlar; ikisi birbiriyle mücadele ediyor diyorlar. Mücadele ediyor ve yenemiyorsa, aciz demektir. Aciz olunca, tanrı olmaz. Aciz tanrı olur mu?.. Aciz, yenemiyor karşı tarafı... Yenemeyen bir varlığa tapınılır mı?..
(Lev kâne fîhimâ âlihetün illallàhe le-fesedetâ) "Eğer yerlerde göklerde Allah'tan başka bir ilâh, başka bir kuvvet sahibi varlık olsaydı, kâinatın nizamı olmazdı; ortalık fesada uğrardı, darmadağın olurdu, bozulurdu, fenâ, perişan olurdu." diyor Kur'an-ı Kerim... Çünkü birisi bir şey söyler, ötekisi başka bir şey söyler.
Şimdi ben burda konferans verirken, birisi daha konuşmağa kalkarsa, bu salonun tadı kalır mı?.. Futbol sahasında iki tane hakem olur mu?.. Birisi düdük çalıyor, "Ofsayt!" diyor; ötekisi, "Hayır bir şey yok, devam et!" diyor. Olur mu?.. Birisi "Penaltı!" diyor; ötekisi "Hayır, bir şey yok, devam et!" diyor. Olur mu?.. Olmaz.
Yâni, futbol sahasında iki hakem olmuyor, gemide iki tane kaptan olmuyor... Arabada iki şoför olmuyor, iki direksiyon olmuyor. Yâni birisi o tarafa çekecek, tekerlek bu tarafa gidecek; öteki bu tarafa çekecek, tekerlek o tarafa gidecek. Olur mu?.. Olmaz.
Binâen aleyh, Allah'tan başka tanrı olmaz; İslâm'ın dediği doğru... İslâm'ın dışındaki şeylerin hepsi yalan, yanlış!..
Yahudiler, "Biz tek tanrıya inanıyoruz." diyorlar. Maşaallah, iyi, aferin; tek tanrıya inanıyorsunuz, iyi güzel ama, diyorsunuz ki: "Yahudilerin tanrısı..." Peki, yahudi olmayan öteki insanların, zavallıların canı yok mu?.. Yâni, yahudi şu kadar milyon, ondan sonrakilerin yok; öyle şey olur mu?.. Bütün insanlığa hitab etmeyen bir mesaj insanlığın dini olabilir mi?.. Olmaz. Yahudiden önceki insanlar ne yapacaklar, yahudi olmayan insanlar ne yapacaklar?.. Binâen aleyh, o da değil.
O bakımdan Allah'a iman ve Allah'a kulluk etmek ve Allah'ı tanımak İslâm'ın dairesi içinde... O güzel müesseseye, güzel üniversiteye girdiği zaman insan onu öğrenebiliyor; başka yerde öğrenemiyor. Ve dünyada mutlu olmak için insanlara gerekli olan şeyler bildiriliyor: "Şunları şunları yapın, şunları şunları yapmayın!" diye iki tane liste... Şimdi bunlar her yerde var, bütün müesseselerde var... Bu şeyler, ortaya bir nizam koymak için gerekli.
Meselâ: Hırsızlık yapma!.. E, tabii, ötekisi çalışmış, çabalamış; sen onun malını birinin almasına müsaade edersen olmaz.