Kur'ân, bir taraftan Yüce Yaratıcının varlık delillerini, diğer taraftan da varlığın birliğini ayrıntılı bir şekilde bize zikretmektedir. Allah'tan bahseden âyetlerin çoğu da, O'nun sıfatlarını konu edinmiştir. Bu âyetlerde özellikle tevhid inancı üzerinde ısrarla durularak, Mutlak Varlığın ortağı ve benzeri olmadığı vurgulanmıştır. Bu yüzden önce Allah'ın varlığı sonra da tevhidle ilgili Kur'ânî deliller üzerinde durarak konuyu işlemeye çalışacağız. [96]





1- Varlık Delilleri



Esasen insandaki Allah inancı zorunlu ve yaratılıştan olduğu için [97] Allah'ın varlığıyla alakalı dışardan deliller aramaya, öncüller düzen*leyerek mantıkî ve aklî yorumlar yapmaya ihtiyaç yoktur. Fıtratı bozulmamış olan her insan, etrafına baktığı zaman Allah'ın var ve bir olduğunu farkeder. Bu alandaki deliller sadece insanı uyarmak, içindeki zorunlu bilgiyi ve şuuru harekete geçirmek içindir. Bu delilleri dört kısımda toplamak mümkündür. Bunlar ihtira, ihya, hikmet ve nizâm delilidir [98].





a- İhtira Delili



İhtira, sözlükte "icââ etmek", "örneksiz yaratmak" anlamını ifade etmektedir [99]. Bu, ulûhiyyet ve rubûbiyyetin kendisine isnâd edildiği varlığın en temel vasfıdır. Bu yüzdendir ki, yaratıcı Tanrı mefhumu beşeriyetin tanıdığı en eski bir dinî hakikattir. Esasen bunu test etmek hiç de zor değildir. Kendisinin bir zaman yokken sonradan olduğunu, diğer insanların da aynı kanuna tâbi olarak yaratıldıklarını düşündü*ğünde insan, "müessirsiz eser olmaz" kaidesinden hareketle bir yaratıcı*nın varlığını hemen anlayıverir. Yani insan fıtrî vicdanına baş vurunca, hiçbir şeyin kendiliğinden sebepsiz olarak yaratılmadığını anlamakta güçlük çekmez. Bu da gösterir ki, kâinatın mutlaka bir yaratıcısı vardır. O'da Allah'tır. O, herşeyden önce vardı, herşeyden sonra da var olma*ya devam edecektir [100].


Yaratma delili, Allah'ın varlığına, birliğine, ilmine, kudretine ve benzeri sıfatlarına delâlet eder. Daha genel bir ifade ile denebilir ki, Allah'ın yaratma sıfatının tecelli etmediği hiçbir şey yoktur. Kur’ân’ın söz konusu sıfatla ilgili âyetlerini anlamsal bir çerçeve içinde özetle şöylece sıralamak mümkündür:


1- Allah'tan başka yaratıcı yoktur,"... Allah'tan başka yaratıcı var mı? ..." [101].


2- Allah her şeyin yaratıcısıdır. O her şeyin yaratıcısıdır ..." [102].


3- Allah her an yaratmaktadır. O her an yaratma halindedir" [103].


4- Allah herşeyi kolayca yaratır. "Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz bir tek kişi inin yaratılıp diriltilmesi) gibidir..." [104].


5- Herhangi bir şeyi yaratmak istediği zaman, sadece ona "ol" der o da hemen oluverir."Bir şey yaratmak istediği zaman O'nun yaptığı "ol" demekten ibarettir. O (şey hemen) oluverir" [105].


Bütün bu âyetler gösteriyor ki, yaratma sıfatının sahibi olan Yüce Kudret söz konusu sıfatını kâinatı ve onun içindeki herşeyi yaratmak suretiyle tecelli ettirmiştir. Yani bu âlem yokken sonradan var edil*miştir, hadistir. Her var edilen de bir var edene yani muhdise muhtaç olduğuna göre âlemi yaratacak bir kudretin de muhakkak surette var olması gerekmektedir. İşte Kur'ân'a göre bu kudret de, Allah'tan başkası değildir.


Yaratma delili etrafındaki bu yoğunluk, Yüce Allah'ın varlığını, birliğini, ilmini, hikmetini ve kudretini ispat eden en ayırıcı bir vasıf*tır. Bu vasıf, Allah ile mahlukların arasını ayıran en keskin çizgidir. Aynı zamanda o, Yüce Allah'ın rubûbiyyetini izhar eden bir vasıftır. Yani yaratan ancak Rab olabilir. Rab olan varlık da ulûhiyyete layık olandır. O halde ulûhiyyetin en tanıtıcı vasfı, yaratıcı olmaktır. Buna göre yaratamayan ilâh, ma'bûd olamaz. Allah'tan başka yaratıcı olma*dığına göre, O'ndan başka ibadet edilecek her hangi bir varlık da asla söz konusu değildir [106].





b- İhya Delili



Kur’ân’ın Allah'ı tanıtıcı delillerinden biri de, ihya delilidir. İhya sözlük anlamı itibariyle "hayat vermek" ve "diriltmek" demek*tir. Hayat vermek yaratmanın bir neticesidir ki, bu ihyanın dünyevî, diğeri ise uhrevî boyutunu oluşturmaktadır.


Bilindiği gibi yaratmanın yani yokluktan varlığa geçirmenin gayesi hayattır. Buna göre yaratılan varlıkların belli bir hayat yaşamaları da, Yaratıcı'nın belirlemiş olduğu bir plânın sonucudur. Yani sadece yaratma eyleminde değil, ihya (hayat verme) da da üstün bir kudret söz konusudur. Allah'ın bu anlamdaki kudreti bunlarla da sınırlı değil*dir. O, yaratmış olduğu canlıların hayatlarını idâme ettirebilmeleri için en uygun mekânı ve hayatın devamı için de zamanı yaratmıştır. Yüce Yaratıcı'nın daha canlıları yaratmadan yeryüzünü halketmesi ve ona hareket emrini vermek suretiyle zaman mefhumunu başlatması bunun en canlı örneğidir.


Hayatı yaratan Allah olduğu gibi hayatı çekip alacak olan da yine O'dur. Yani öldüren de O'dur dirilten de [107]. Bu da gösteriyor ki, ölüm de hayat gibi Allah'ı tanıtıcı bir hâdisedir. Beşer aklının mahiyetini kavramada şaşırıp kaldığı bir başkasırdır.


Allah'ın "Muhyi'l-mevtâ" ismi öldükten sonra dirilmekle tecelli edecektir. İnsana yönelik imtihan konularından birisi de budur. Bu olay gerçekten büyük bir ihya yani diriliş hareketidir. Kur'ân, baştan sona bu diriliş hareketini tekrar edip durur [108]. Kur'ân'a göre Allah yeryüzün*de hiçbir şey yokken canlıları, nasıl hayat verip yarattıysa, öldükten sonra da öylece diriltecektir.


"Ey kâfirler! Siz ölü iken sizi dirilten (dünyaya getirip hayat veren) Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, tekrar sizi diriltecek ve sonunda O'na döndürüleceksiniz"[109].


Şu da bir gerçek ki, yaratmaya kadir olan O Yüce varlık, dirilt*meye daha kolay yoldan güç yetirebilir. Yani ilk defa hiç yoktan yaratan, ikinci defa yaratmayı daha kolaylıkla yapabilir. Nitekim bu Kur'ân'da şöyle zikredilmiştir:


"İlkin mahlûkunu yaratıp (ölümden) sonra bunu (yaratmayı) tekrarlayan O'dur, ki bu, O'nun için pek kolaydır..." [110].


Kur'ân ayrıca bize diriliş konusunda fiilî örnekler de sunmaktadır. Beni İsrâilde kesilen bir ineğin parçasıyla vurulunca maktulun dirilip katili söylemesi [111], Üzeyr (as)'in eşeğinin yüz sene ölü kaldıktan sonra diriltilmesi [112], Hz. İbrahim'in ölülerin diriltilmeleri noktasında mutma*in olmak için yaptığı temenninin ardından, Yüce Allah'ın emri doğrultu*sunda hareket ederek parçalayıp dağıttığı kuşların eski canlılıklarına kavuşmaları [113], bunlardan bazılarıdır.


Ayrıca uyku hali de ölüme güzel bir örnektir. Allah uykuya yatan kimsenin ruhunu muvakkaten tutar, sonra eceli gelmeyenlerin ruhunu geri salar, eceli gelenler ise bir daha uykudan uyanamazlar. Onların canlarını da uykularında alır [114].


"Geceleyin sizi öldüren (öldürür gibi uyutan), gündüzün de ne işlediğinizi bilen; sonra belirlenmiş ecel tamamlansın diye gündüzün sizi dirilten (uyandıran) O'dur..." [115] âyeti de uykudan uyanmanın öldükten sonra dirilmeye bir örnek teşkil ettiğinin en açık bir delilidir. Bu hususta Ashâb-ı Kehf'in 309 yıl süren uzun uyku ve uyanışlarını da zikretmek elbette yerinde olacaktır [116].


Bütün bunlardan başka dirilişin fiilî örnekleri arasında Kur'ân her baharda yeryüzünün bitkilerle canlandırmışını örnek olarak zikretmek*tedir [117]. Böylece denilebilir ki, ihya (diriltme) delilinin dünyada tecelli*si mümkün olmakla beraber, esasen bütün insanlar için tecelli edeceği yer âhiret âlemidir. Çünkü bu delil, ulûhiyyeti tanıtan ikinci büyük vasıf*tır. Gerçek ilâh'ın bu vasfı taşıması gerekir. Dolayısıyla sahte tanrıla*rın asla böyle bir kudretleri söz konusu değildir [118].





c- Hikmet Delili



Kur'ân'ın insanlara yaratıcılarını tanıtmak için sunmuş olduğu bir başka delil de hikmet delilidir. Hikmet bilindiği gibi hakiki anlamda Allah'ın, mecazî anlamda da insanların sıfatıdır. Allah'a nisbetindeki manası, eşyanın hakikatini bilmek, herşeyi yerli yerince yapmak, kavilde ve sözde isabet etmek, insana nisbet edildiği zamanki anlamı da, kısaca Allah'ı tanıyıp hayır iş işlemektir [119]. Buna göre ilâhî hik*met, Allah'ın her şeyi bir maksada mebni olarak halketmesi demektir.


Bu hususu Kur'ân, yerine göre subûtî, yerine göre de selbî ifadelerle anlatmaktadır."Biz gökleri, yeri ve arasındaki şeyleri ancak hak ve hikmetle yarattık..." [120] âyetin*de sübûtî bir anlatım söz konusu iken,


"... Rabbimiz sen bunu boşuna yaratmadın ..." [121] âyetinde de selbî bir üslûp yer almıştır.


"Biz gökleri, yeri ve bunlar arasın*da bulunanları, oyun ve eğelence olsun diye yaratmadık" [122] âyetinde de aynı tarz bir üslup söz konusudur.


Yüce Yaratıcı bazı âyetlerde de yaratmış olduğu nesnelerin hikmet*lerini bizzat zikretmiştir. "Sıkışan buluttan onunla taneler, bitkiler çıkaralım diye şarıl şarıl su indirdik" [123]


"İnsan (bir kere ) yiyeceğine baksın. (Nasıl) biz suyu döktükçe döktük. Sonra toprağı güzelce yardık. Sizin ve hayvanlarınızın geçimi için orada, tane (ler) ... bitirdik" [124] gibi âyetler bu hususa örnek olarak verilebilir.


Bütün bunlar bize gösteriyor ki, kâinat baştan başa hikmetlerle doludur! Zira Yüce Allah daha baştan yaratırken, her varlığı varacağı gayeye, göreceği hizmete müteveccih olarak [125] yaratmıştır. Hiçbir şey tesadüfi değildir. Ancak biz yaratılan her varlığın hikmet ve gayesini bilmiyor olabiliriz. Tabii ki, bu da o şeyin hikmetsiz ve gayesiz olduğu anlamına gelmez. Çünkü kâinatta rastgeleliğin ve tesadüfün yeri yoktur. Ancak herşeyin hikmetini sadece herşeyi yaratan Allah bilmektedir. Bizim hikmetini ve gayesini bilmediğimiz pekçok şey vardır ki, onlar bize hikmetle yaratanı tanıtmaktadırlar. Şu halde kâinatta hiçbir şey kendiliğinden yaratılmış değildir. Mutlaka bir müessir ve hikmet yurdunun bir kurucusu vardır. Zira, bu âlemde hikmet yok demek, hâşâ Allah'ı nefyetmek demektir. Halbuki yoktan birşey olmaz. Yokluk var*lığa illet olamaz. Yani varın sebebi yok olamaz. Çünkü yok ne kendisini ne de başkasını meydana getiremez [126]. O halde herşeyi yerli yerince bir hikmet ve gaye sonucu yaratan vardır [127]. Ve O varlık da yarattığı hiçbir şeyi hikmetsiz, gayesiz, yaratmış değildir. [128]





d- Nizâm Delili



Varlıklar âlemi tetkik edilince kâinatta çok mükemmel bir düzen ve son derece dakik bir nizam olduğu görülecektir. Kâinatta görülen bu büyüleyici nizâm, ölçü ve plân her şeyi yaratan, büyüten, besleyen ve idare eden bir varlığa işaret eder. Çünkü hem, başta insan olmak üzere bütün canlı varlıkların fizikî yapılarında, hem de en küçük zerreden en büyük küreye kadar bütün varlıklar arasında çok büyük bir uyum ve ahenk bulunmaktadır. İnsanın sahip olduğu organların sayısı, bedendeki yerleri, ölçü açısından bedenle olan uygunlukları son derece büyük bir estetik plânın varlığını ortaya koymaktadır. İnsanın, kendi fiziksel durumu yanında sahip olduğu maddî varlığı ile içinde yaşadığı dünya ve diğer varlıklar arasında da son derece uyumlu olduğu görülmektedir. Meselâ içinde yaşadığımız bu dünyanın etrafını saran kalın bir atmosfer tabakası vardır. Canlıların o havayı teneffüs etmeleri için Yüce Allah onlarda solunum sistemleri yaratmıştır. Ancak söz konusu sistem insan*larla bitkilerde birbirine muhalif bir seyir takip etmektedir. Yani insanlar oksijen alıp karbondioksit vermekte, bitkiler ise bunun aksine karbondioksit alıp oksijen vermektedirler. Böylece insanların kirletmiş olduğu havayı bitkiler temizlemekte, denizlerden çıkan birtakım faydalı gazlar da bu oluşuma katkıda bulunmak suretiyle yukarıda sözünü ettiğimiz o muazzam dengeyi sağlamış olmaktadırlar [129].


Yine bilindiği kadarıyla güneş ile dünyanın mesafesi, 149 milyon km'dir. Denildiğine göre canlıların hayatlarını devam ettirebilmeleri için en uygun mesafe budur. Çünkü bu mesafenin bundan biraz daha az olması kavurucu bir sıcağın ortaya çıkmasına, çok olması da dondurucu bir soğuğun meydana gelmesine sebep olacaktı. Dünya ile ay arasındaki uzaklık da 380 bin kilometredir. Bu mesafenin değişmesi de, medcezir dalgalarının dünyayı kaplamasına yol açacaktı. Dolayısıyla binlerce ihtimal içinden bu mesafelerin seçilmiş olması kâinata bir nizam verenin olduğunu bize göstermektedir [130]. İşte Kur'ân da içine aldığı kevnî mucizelerle söz konusu nizâmı ve o nizâmın düzenleyicisini bize tanıtmaktadır. Şöyleki:


"... Allah herşey için bir ölçü koymuştur" [131],


"Göğü yükseltti ve ölçüyü koydu" [132].


Her şeyin bir hikmetle yaratılmış olduğunu Kur’ân’ın şu âyetleri de ortaya koymaktadır.


"Biz herşeyi bir ölçüye göre yarattık" [133]


"... Herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, mukadderatım tayin etmiştir" [134].


"... O'nun yanında herşey bir miktar iledir" [135].


"Gökten de bir ölçü dairesinde bir yağmur indirdik..." [136].


"Ölçtük, biçtik. Ne güzel biçim vereniz biz [137].


Bütün bu âyetler gösteriyor ki, kâinatta ölçüsüz hiçbir şey yaratılmamıştır. Bu kadar dakik, bu kadar mükemmel bir uyum, ahenk ve ölçü de tesadüfen bir araya gelemez. O halde bu eşsiz nizâm ve düzenin bir nâzımı, bir düzenleyicisi mevcuttur. O da Kur’ân’ın ifadesine göre vâcibu'l-vücûd olan Allah Taâlâ'dır.