“Allah, dilediğine hikmeti verir ve kime hikmet verilirse o kimse birçok hayra nail olmuş demektir. Bunu ise ancak derin kavrayış sahibi olanlar düşünüp anlarlar.”
Hikmet hüküm kökünden olup bu kökün manası "menetmek, engellemektir. Hikmet de sahibini yanılmak ve sapmaktan koruduğu için bu ismi almıştır. Atın ağzına vurulan ve onun yanlış yola girmesini engelleyen geme de -bu sebeple- "hakeme" denilmiştir.
İslâm düşüncesinde hikmet, başka milletlerde daha önceden doğan ve gelişen felsefenin de intikal ve etkisiyle "İnsanın gücünün yettiği kadarıyla eşyayı, varlıkta mahiyeti ne ise o olarak bilmeyi, bu manada gerçeğin bilgisine ulaşmayı hedefleyen bir ilim" şeklinde tanımlanıp nazarî ve amelî gibi kısımlara ayrılmıştır. (Cürcânî, et-Ta'rifât, "Hikmet" md.)
Ancak Kuran-ı Kerimin nazil olduğu çevrede hikmetin bu manada kullanılmadığı, bu manada bir hikmetten söz edilmediği bilinmektedir.
Araplar hikmet kelimesini "içinde nefsi uyaran, iyiliği tavsiye eden, saadet ve bedbahtlıkla ilgili tecrübeleri aktaran, edep ve ahlâkın özünü yansıtan sözler" manasında kullanırlardı.
Kuran-ı Kerîm de bu kelimeyi "insanları eğitip olgunlaştıran, nefisleri ıslah eden peygamberlik, hidayet ve irşad" manalarında kullanmıştır.
Hikmet ilk asırlarda yaşayan tefsircilerden;
- İbn Abbas'a göre Kuran bilgisi,
- Süddî'ye göre peygamberlik,
- Katâde'ye göre Kur'an'la ilgili doğru anlayış (fıkıh),
- Mücâhid'e göre sözde ve davranışta doğruyu yakalamak,
daha başkalarına göre:
- din üzerinde düşünmek,
- akıl yürütmek,
- ilâhî emir üzerinde düşünmek ve ona uymak,
- Allah'tan korkmaktır. (İbn Atıyye, 1/364)

Râgıb el-İsfahânî'nin Kuran lügati olarak yazdığı el-Müfredât’da verdiği bilgiye göre genel manası "bilginin gerçeğe uygun olması ve aklın gerçeği yakalaması" demektir.
Hikmetin Allah'a mahsus olanı "Varlıkları (eşya) bilmek ve kusur*suz olarak yaratmak", insana ait olanı ise "yaratılmışları bilmek ve iyi şeyler yapmak" şeklinde tanımlanır. Allah Teâlâ "Lokman'a hikmeti verdik" buyururken işte bu ikinci manadaki hikmeti kastetmiştir.
Bu surenin 251. ayetinde Allah'ın Hz. Davud'a “mülk ve hikmet" verdiği bildirilir. Müfessirlerin açıklamasına göre mülk, Hz. Davud'a verilen maddî ve dün*yevî gücü, hikmet de peygamberliği ve bu sayede mazhar olduğu zengin bilgileri yani manevî ve zihinsel gücü ifade eder.
Fahreddin er-Râzî ve Kadı Beyzâvî gibi felsefî birikimi olan müfessirler ilgili ayeti yorumlarken hikmeti, "nazarî bilgileri ve elden geldiğince iyi işler yapma alışkanlığını kazanmak suretiyle ulaşılan ruhî olgunluk" şeklinde açıklamışlardır.
"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır..." mealindeki ayette (Nahl 16/125) hikmet, tebliğ ve irşad çalışmalarının temel yöntemi olarak gösterilmiştir. Bütün müfessirler buradaki hikmet kavramının, "kesin kanıtlara dayalı, muhatabı tanı olarak ikna edecek ve kötü niyetli tartışmalara son verecek kesinlikte doğru ve sağlam bilgi" anlamında kullanılmış olduğunu belirtiler.
Şu halde hikmet, dinî olan ve olmayan bütün yararlı bilgileri içine alan bir kavramdır ve konumuz olan ayet bu anlamdaki hikmetin, Allah'ın İnsana, birçok hayra vesile olacak büyük bir lütfu olduğunu ifade etmektedir.
Bu sebeple olmalıdır ki Resûlullah (asm), hem kendisi hem de bazı sahabîler için Allah'tan hikmet dileğinde bulunmuş (Buhârî, Fezâilü's-sahâbe, 24) "Bayağı (sefih) kimselere hikmetten söz etme!" (Dârimî, Mukaddime, 34) anlamındaki uyarısıyla da hikmete ancak fıtratı bozulmamış, ahlakta temiz kişilerin layık olduğuna işaret etmiştir.
İhvan-ı Safa Risaleleri'nde bu husus, şu hakimane ifade ile vurgulanır:
"Hikmet bir gelin gibidir ve sadece süslenmiş eve inmek ister" (IV, 13)
Sonuç olarak hikmet terimi başlangıçta "akıllı ve bilgili bir kişinin deneyim ve birikimlerini özlü şekilde ifade ettiği sözü" anlamında kullanılırken İslâmî dönemde zaman içinde şu anlamlan kazanmıştır:
Bütün özel bilgi alanlarını kuşatan kapsamlı ve derin bilgi veya felsefe, ilâhî gerçekleri ve Kuran'ın derin anlamını kavramaktan doğan bilgi ve bu bilgilere uygun yaşama tarzı, Hz. Peygamber'in sünneti, bir hükmün sebebi veya amacı, bir eylemden beklenen yarar (maslahat).
İbn Âşur, felsefe manasındaki hikmetin kaynağını ve mahiyetini şöyle özetlemektedir:
"Hikmet ilimleri, İlâhî vahye mazhar olan rehberlerin verdikleri bilgi ve gösterdikleri yolların bütünüdür ki insan aklının terbiye ve ıslah edilmesi bu temele dayanır. Hikmet önce dinlerde ortaya çıkmış, sonra üstün zekâ sahibi insanların bu temel üzerinde geliştirdikleri düşünceleri de buna eklenmiştir.”
“Keldan, Mısır, Hindistan ve Çin'de birbirine yakın asırlarda yaşamış bulunan kadîm hakimler hikmetin yollarını ve yöntemlerini belirlemişlerdir. Ancak bu hikmet sapmalardan, hayal ve vehimlerden ayıklanmış değildir.”
“Sonra eski Yunan filozofları gelmiş, hikmet ilmini başkalarından ayırarak ele almışlar, güçleri yettiğince ayıklayıp saflaştırmalardır. Ancak yine de hikmet tam saflığına ulaşamamıştır. Bu dönemde felsefe insan nefsini terbiyeye yönelik bulunan Sokrat yoluyla akıl ve matematiğe yönelik bulunan Pisagor yolundan ibaret olmuştur.”
“Bunlardan sonra gelen Eflâtun işrak felsefesinin, Aristo ise Meşşâî felsefenin babaları olmuşlar, günümüze kadar da bu çizgi devam etmiştir." (III, 63-64)
İslâm bilgin ve düşünürleri, özellikle hicrî IV. asırdan itibaren dinî, felsefî ve ilmî bilgilerin tamamını hikmet kavramı içinde değerlendirerek, teorik bilgilere "nazarî hikmet", pratik bilgilere "amelî hikmet" adını vermişlerdir.
Öte yandan bütün ahlâkî erdemleri "hikmet, adalet, yiğitlik, iffet" olarak dört temel erdem içinde toplayan ve bunların başında da hikmeti gösteren felsefî anlayış, zamanla Râgıb el-İsfahânî, Gazzâlî, İbn Hazm gibi ahlâka dair eserler yazan din âlimleri tarafından da benimsenmiştir. (bk. Kur’an Yolu: I/298)