Eğer hikmet olmasaydı, sırlar kapalı kalırdı. Şayet sırlar açılmasaydı, gönüller irfan iklîminden feyizlenemez; Hazret-i Mevlânâ, Abdülkâdir-i Geylânî, Yûnus Emre, Şâh-ı Nakşibend, Aziz Mahmud Hüdâyî ve emsâli Hak dostları, yani müʼmin gönüller için müstesnâ bir istikâmet ve takvâ miyârı olan büyük şahsiyetler yetişmezdi.

Hikmet pınarları, ancak tezkiye olmuş kalpte tecellî eder. Bu itibarla mü’min, hem Allâh’ın hem de Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in tezkiyesi ve terbiyesi altında, iç âlemini mâsivâdan arındırabildiği nisbette selîm bir kalbe nâil olur.
İlmin nihâî hedefi de, hikmette derinleşmektir. İlâhî sanatın; “Kurʼân, kâinat ve insan”da sergilediği sonsuz muammâlarını çözmektir. Her zerrede mevcut bulunan, ilâhî kudret ve azamet tecellîlerini idrâk edebilmektir.
Meselâ tıp bilgisi, Allâh’ın vücuda yerleştirdiği muazzam kâidelerle ilgilenir. Botanik de, topraktan biten nebâtâta konulan ilâhî kâideler etrafında faâliyet gösterir. Hikmet ise, bütün ilimlerin iştigâl ettiği kânun ve kâidelerin sahibini tanıyabilmekle meşgul olur. Çünkü ilmin gâyesi, bilgileri zihne istiflemek değil, o bilgilerin ötesindeki sır ve hikmetleri, kalbin idrâk edebilmesidir. Bu da, kalpte nûr-i ilâhînin tecellîsi ile mümkündür.