Asa-yı Musa-Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıfı
Hâşiye 1
Cenâb-ı Hakkın acâib-i masnuâtına bakıp, temâşâ edip ve ettiren işaretleriz. Yani semâvât, hadsiz gözlerle zemindeki acâib-i san’at-ı İlâhiyeyi temâşâ eder gibi görünüyor. Semânın melâikeleri gibi, yıldızlar dahi mahşer-i acâib ve garâip olan arza bakıyorlar ve zîşuurları dikkatle baktırıyorlar demektir.
tesadüfü adem kuyusuna ve şerikleri imtinâ ve muhâliyet zulümâtına ve din aleyhindeki felsefeyi esfel-i sâfilînin dibine atar. Bütün yıldızlarla beraber, o yıldız, -1- ferman-ı kudsîsini okuyorlar. Ve "Sinek kanadından tut, tâ semâvât kandillerine kadar, bir sinek kanadı kadar şerike yer yoktur ki, parmak karıştırsın" diye ilân ederler.


-2-
-3-

1 Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harab olup giderdi. (Enbiyâ: 22.)

2 Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi: 32.)
3 Allah’ım, mahlûkatının çokluğu içerisinde birliğinin kandili, kâinatının sergisinde Vahdâniyetinin dellâlı olan Efendimiz Muhammed’e (a.s.m.), onun bütün âl ve Ashâbına salât ve selâm eyle. (Duâ)

Birinci Mevkıfın Küçük Bir Zeyli
Festemi’ âyet:
ilâ âhiri’l-âye.



ilâ âhiri’l-âye.
Bu âyetin bir nevi tercümesi olan
tercümesidir:
Yani, âyet-i kerîme, nazar-ı dikkati semânın zînetli ve güzel yüzüne çeviriyor. Tâ, dikkat-i nazar ile, semânın yüzünde fevkalâde sükûnet içinde bir sükûtu görüp, bir Kadîr-i Mutlakın emir ve teshîriyle o vaziyeti aldığını anlasın. Yoksa, eğer başıboş olsa idiler, birbiri içinde o dehşetli hadsiz ecrâm, o gayet büyük küreler ve gayet süratli hareketleriyle öyle bir velveleyi çıkarmak lâzım idi ki, kâinatın kulağını sağır edecekti. Hem, öyle bir zelzele-i herc ü merc içinde karışıklık olacaktı ki, kâinatı dağıtacaktı. Yirmi camus birbiri içinde hareket etse, ne kadar velveleli bir herc ü merce sebebiyet verdiği mâlûm. Halbuki, küre-i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa süratli hareket edenler, yıldızlar içerisinde var olduğunu kozmoğrafya söylüyor. İşte, sükûnet içindeki sükût-u ecrâmdan,



1 Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl binâ edip süsledik. (Kaf Sûresi: 6.)
2 Bu parça, âyetin Üstad tarafından yapılmış Arapça tefsiri olup, izahı altında yapılmıştır. Özet meâli ise şöyledir: Sonra göğün yüzüne bak, nasıl sükûnet içerisinde bir sessizlik, hikmet içerisinde bir hareket, haşmet içerisinde bir parıldama, zînet içerisinde bir tebessüm göreceksin. Bunlar intizam-ı hilkat, ittizân-ı sanat ile beraber olmaktadır. Kandilinin parlaması, lâmbasının ışık vermesi, yıldızlarının parıldamaları akıl sahiplerine sonsuz bir saltanatın varlığını ilân eder.

Sâni-i Zülcelâlin ve Kadîr-i Zülkemâlin derece-i kudret ve teshîrini ve nücûmun Ona derece-i inkıyad ve itaatini anla.
: Hem, semânın yüzünde, hikmet içinde bir hareketi görmeyi âyet emrediyor. Evet, gayet acîb ve azîm harekât, gayet dakîk ve geniş hikmet içindedir. Nasıl ki, bir fabrikanın çarklarını ve dolaplarını bir hikmet içinde çeviren bir san’atkâr, fabrikanın azamet ve intizamı derecesinde, derece-i san’at ve maharetini gösterir; öyle de, koca güneşe seyyârât ile beraber fabrika vaziyetini veren ve o müthiş azîm küreleri sapan taşları misillü ve fabrika çarkları gibi etrafında döndüren bir Kadîr-i Zülcelâlin derece-i kudret ve hikmeti, o nisbette nazara tezâhür eder.
: Yani, hem, semâvât yüzünde öyle bir haşmet içinde bir parlamak ve bir zînet içinde bir tebessüm var ki, Sâni-i Zülcelâlin ne kadar muazzam bir saltanatı, ne kadar güzel bir san’atı olduğunu gösterir. Donanma günlerinde kesretli elektrik lâmbaları sultanın derece-i haşmetini ve terakkiyât-ı medeniyede derece-i kemâlini gösterdiği gibi; koca semâvât, o haşmetli, zînetli yıldızlarıyla Sâni-i Zülcelâlin kemâl-i saltanatını ve cemâl-i san’atını öylece nazar-ı dikkate gösteriyorlar.
: Hem, diyor ki: "Semânın yüzündeki mahlûkatın intizamını, dakîk mîzanlar içinde masnuâtın mevzuniyetini gör ve anla ki, onların Sânii ne kadar Kadîr ve ne kadar Hakîm olduğunu bil."
Evet, muhtelif ve küçük cirimleri veyahut hayvanları döndüren ve bir vazife için çeviren ve bir mîzan-ı mahsus ile herbirini muayyen bir yolda sevk eden bir Zâtın derece-i iktidar ve hikmetini; ve hareket eden cirimlerin Ona derece-i itaat ve musahhariyetlerini gösterdikleri gibi, koca semâvât, o dehşetli azametiyle, hadsiz yıldızlarıyla ve o yıldızlar da dehşetli büyüklükleriyle ve gayet şiddetli hareketleriyle beraber zerre miktar ve bir sâniyecik kadar hududlarından tecavüz etmemeleri, bir âşire-i dakika kadar vazifelerinden geri kalmamaları, Sâni-i Zülcelâllerinin ne kadar dakîk bir mîzan-ı mahsus ile rubûbiyetini icrâ ettiğini nazar-ı dikkate gösterirler.
Hem de, şu âyet gibi, Sûre-i Amme’de ve sâir âyetlerde beyân olunan teshîr-i şems ve kamer ve nücumla işaret ettiği gibi,

Yani, semânın müzeyyen tavanına, güneş gibi ışık verici, ısındırıcı bir lâmbayı takmak; gece gündüz hatlarıyla, kış yaz sahifelerinde mektubât-ı Samedâniyeyi
yazmasına bir nur hokkası hükmüne getirmek; ve yüksek minâre ve kulelerdeki büyük saatlerin parlayan akrepleri misillü, kubbe-i semâda kameri zamanın saat-i kübrâsına bir akrep yapmak; mütefâvit çok hilâller sûretinde her geceye güyâ ayrı bir hilâl bırakıp, sonra dönüp kendine toplamak; menzillerinde kemâl-i mîzanla, dakîk hesapla hareket ettirmek; ve kubbe-i semâda parlayan, tebessüm eden yıldızlarla göğün güzel yüzünü yaldızlamak, elbette nihayetsiz bir saltanat-ı rubûbiyetin şeâiridir, zîşuura onu iş’âr eden muhteşem bir ulûhiyetin işârâtıdır; ehl-i fikri imâna ve tevhide dâvet eder.
Bak kitâb-ı kâinatın safha-i rengînine,
Hâme-i zerrîn-i kudret, gör, ne tasvir eylemiş.
Kalmamış bir nokta muzlim, çeşm-i dîl erbâbına,
Sanki âyâtın Hudâ nur ile tahrîr eylemiş.
Bak, ne mu’ciz-i hikmet, iz’ân-rubâ-i kâinat,
Bak, ne âlî bir temâşâdır fezâ-i kâinat.
Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şîrînine,
Nâme-i nurunu hikmet, bak ne takrîr eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisâniyle derler:
Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına,
Birer bürhan-ı nurefşânız vücûb-u Sânia;
hem vahdete, hem kudrete şâhidleriz biz.
Şu zeminin yüzünü yaldızlayan nâzenin mu’cizâtı
çün melek seyrânına,
Bu semânın arza bakan, Cennete dikkat eden,
binler müdakkik gözleriz biz.
Tûbâ-i hilkatten semâvât şıkkına, hep kehkeşan ağsânına,
Bir Cemîl-i Zülcelâlin dest-i hikmetiyle takılmış
binler güzel meyveleriz biz.
Şu semâvât ehline birer mescid-i seyyar,
birer hâne-i devvâr, birer ulvî âşiyâne,
Birer misbâh-ı nevvâr, birer gemi-i cebbâr, birer tayyâreyiz biz.
Bir Kadîr-i Zülkemâlin, bir Hakîm-i Zülcelâlin
birer mu’cize-i kudret, birer hârika-i san’at-ı Hàlıkàne,
Birer nâdire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, birer nur âlemiyiz biz.
Böyle yüz bin dil ile yüz bin bürhan gösteririz, işittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü, hem işitmez sözümüzü; hak söyleyen âyetleriz biz.
Sikkemiz bir, turramız bir; Rabbimize musahharız. Müsebbîhiz âbidâne;
Zikrederiz. Kehkeşânın halka-i kübrâsına mensup birer meczublarız biz.