Tasavvuf-i Aliyye...
TASAVVUF-İ ALİYYE
ALPEREN GÜRBÜZER


Tarikat, yol demektir. Çinliler yol'a "Tao", Hıristiyanlar "Via Mystica" (miasizm), biz ise "tarikat" demişiz. Ancak, İslâm kültüründe ki Tasavvuf anlayışıyla, diğerleri arasında derin farklar söz konusu. Tasavvuf-i aliyyemizi, Hıristiyanların mistik anlayışıyla bağdaştırmak isteyenler, büyük yanılgı içerisindedirler. İmamı Rabbani (K.S.) şeriatın ve tarikatın bölünmez bir bütün olduğunu ve tarikatın ancak şeriat çizgisinden yürüyebileceğini beyan buyurarak, İslâm alemini uzun süre meşgul eden şeriat ve tarikat tartışmalarına son vermiştir. İmam-ı Rabbani (K.S.) aynı zamanda tarikatta görülebilen "keramet"le gayri müslimlerde vuku bulan olağanüstü hallerin farkını ortaya koymuştur. Tarikatta geçen haller, daima şeriata arz olunur. Yani, Ona esastan ters düşen kabul edilmez. Şeriatın dışında görülen hallere istidraç denir çünkü.
Şah-ı Nakşibendi (K.S.) ye sorarlar:
"-Efendim bazıları havada uçuyor, veli midir?"
Cevaben:
"-Kuşlarda uçuyor " der.
Yine sorarlar:
"-Pekâlâ, efendim bazıları da su üzerinde yürüyor, buna ne buyurursunuz?"
"-Balıklarda gece gündüz su yüzünde yüzüyor. Bu durumda onlar da benim nazarımda veli değildir."
Sorular devam eder:
"-Efendim baz kimseler bir burada ,bir bakıyorsun başka bir yerde aynı anda birkaç yerde buluna biliyor, velimidir?"
Şah-ı Nakşibendi(k.s) derki:
"-Hayır, onlarda benim nazarımda veli değildir. Şeytan da ismi Azam duasını okuyunca bir saniyede doğudan batı arasında mekik dokuyabiliyor(gidip gelebiliyor), ama kafirdir Şeytan Dergahı ilahiden kovulmuştur" cevabını verir.
En nihayet can alıcı soru sorulur:
''-Öyle ise efendim veli kimlere denir?''
Bu soru üzerine Şah-ı Nakşibendi (K.S.):
''-Peygamberin (A.S.V.) şeriatına ittiba eden, onun şeriatından ayrılmayan kimselere veli derim. Böyle kimseler benim gözümde velidirler" buyurur. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi bir insanda olağan üstü hallerde görülse, şeriatı-garra üzerine yaşamıyorsa bir hiçtir. Nitekim Hindistan'da, Çin'de ve dünyanın bir kaç yerlerinde nefislerine bir takım yasaklar getirmesi sonucu, çivilerin üzerinde yürüme gibi hallerin görülmesi ilginç gibi lanse edilir.
İslâmiyet'in dışında görülen bu durumlar ''istidraç''dır. İslâm'ı yaşama neticesinde meydana gelen haller ise ''keramet'' adını alır. Şeriat-ı kabul etmeksizin ve o'nu yaşantısına uygulamaksızın meydana gelecek her hal istidraç'dır.
Bundan dolayı, İslâm tasavvufunu Hıristiyan mistisizmi ile karıştırmak ve ilişki kurmak eşyanın tabiatına aykırıdır. Tasavvuf-i Aliyye'de asl olunan müminin istikametidir. Şeriat; Allah (C.C.) ve Resûlünün beyan buyurduğu hakikatlerdir. Tarikat ise, Allah'a ulaşmak için takip edilen yoldur. Şeriat ve Tarikat, iç ve dış gibidir, ayrılmaz bir bütündür. Şeriat gibi tarikat da haktır. Resûlüllah (S.A.V.) bizzat hayatında hem şeriatı hem tarikatı bütünleştirmiştir. O gündüz tebliğ ve irşat faaliyeti, gece ise tarikatı yaşamıştır. Gece, sabaha kadar ibadetten dizlerinin şişmesi bunun en bariz ispatıdır. Geceleyin Ümmet-i Muhammed için yalvarır, yakarır ve kurtuluşu için dua ederdi. Ashabı kiram da, Peygamber heyecanı yaşıyordu. Kutsi hadiste; "Allah'a ulaştıran yollar, yaratılmışların nefesleri sayısı kadardır" buyuruyor.
Dört büyük halifenin de ayrı ayrı meziyetleri ve kabiliyetleri vardı. Hz. Ebubekir Sıdık(R.Anh.)’da teslimiyet, Ömer (R.A.)'de heybet, Hz. Osman (R.A.)'da yumuşaklık ve Hz. Ali (K.V.)’ de coşkunluk hakimdi. Peygamberimiz (S.A.V.) bu yüzden, her birine bir başka sulük (yol) göstermiştir. O vakit dördüne de ayrı ayrı tarikat öğretmişti. Resûlüllah (S.A.V.) darül bekaya intikal edince Hz. Ebubekir (R.A.) irşâda başladı. Sakif'e de Hz. Ebubekir'e (R.A.) biat edilmiştir ve kendisine "elini uzat" deyip, o uzattığında, ilk defa biat eden Hz. Ömer (R.A.) olmuş, daha sonra da bütün Ashap biat etti. Hz. Peygamber (S.A.V.) sahabeleri arasında zikri hafiyi (gizli zikir), Sıddık-ı Ekber’e has kılmıştır. Hz. Ebubekir, öyle içten Allah'ı (C.C.) zikredermiş ki, evinin önünden geçenler bir koku hissederler, öyle ki; et kokusu diye algılamışlar ve bu durum derhal Resûlüllah'a (S.A.V.) intikal ettirilir:
-Ya Resûlüllah! Ebubekir evinde et pişiriyor da komşulara dağıtmıyor. Bunun üzerine Allah Resulü:
"-Hayır o et kokusu değil. O, Hz. Ebubekir'in zikreden kalbinin kokusudur" der. İşte Hz. Ebubekir bu özellikleriyle, "sıddikiyet" makamına ulaşmıştır. Sıddık-ı Ekber, Allah Resûlünden öğrendiği bu hafi zikir metoduyla, gizli zikir yapan tarikatların önderi (Piri) olmuştur.
Hz. Ebubekir (R.A.)'dan sonra hilafet Hz. Ömer (R.A.)'a geçti. Hz. Ömer (R.A.), kendi yaptığı yolun zorluğunu bildiği için, Hz. Ebubekir'in yoluna girmeyi işaret etti. Hz. Ömer (R.A.) gibi, Hz. Osman da (R.A.) kendi izlediği yolu (tarikatı) göstermedi. O'da Hz. Ebubekir'in (R.A.) hem de Hz. Osman (R.A.)gibi mezkur sebeplerden dolayı, kendi izledikleri tarikatın yerine, Hz. Ebubekir'in (R.A.) yoluna işaret buyurmaları ile, zamanla tarikatları kaybolup gitti.
Hz. Osman (R.A.)'dan sonra, hilafete geçen Hz. Ali (K.V.) kendi takip ettiği yolu uyguladı. O diğer iki halife gibi, tarikatını gizlemedi. O, Hz. Ebubekir (R.A.)’a gönül vermiş olan tüm bağlı olanları üzmediği gibi, arzu edenlere de kendi yolunun metodunu öğretmiştir. İşte 1400 senedir tasavvufun altın halkası çift kutup halinde günümüze kadar böyle gelebildi.Demek ki, Hz. Ebubekir (R.A.) zikri hafi'nin baş mimarı, Hz. Ali (K.V.) ise, cehr-i zikrin önderidir. İrşâd iki faz'dan, dallanıp, budaklanıp, "12 tarikat" dediğimiz yollar gelişti ve neşvünema buldu. Allah hepsinden razı olsun. Tarikat-ı aliyyeler Allah'a giden yolda giden sevgi ocaklarıdır çünkü.
Peygamber (S.A.V.), gizli zikri, Hz. Ebubekir'e (R.A.) telkin buyurdu, daha sonrada Hz. Ali'ye telkin etti. Fakat Hz. Ali'de ki coşkunluk mizacından dolayı gizli zikirden pek tat ve lezzet alamadı. Bunun üzerine Habibi Hüda (S.A.V.), Allah'a (C.C.) niyaz da bulununca Rabbül Alemin: "-Habibim onların dördünün de kabiliyeti başka başkadır. Birinin gittiği yoldan öbürü gidemez. Onların tecellilerinin gereği budur" buyurdu. Bu durumda Allah Resulü (S.A.V.) her birini ayrı ayrı, meşreblerine uygun yol (tarikat) telkin edip, irşâd eyledi.
Resûlüllah (S.A.V.) ashabına şöyle buyurdu: "Beni İsraili, peygamberler idare ederdi. Bir Peygamber vefat ettimi yerine (başka) bir Peygamber geçerdi. Şu muhakkaktır ki benden sonra Peygamber yoktur. Ama halifeler gelecek hem de çok olacaklardır."
Ashab merak ederek:
"-Ya Resûlüllah, o halde bize ne emredersin?"
Habibi Hüda (S.A.V.):
"Birinciye ve ondan sonra gelene (İsraile) yaptığınız beyatı tutun! Onlara haklarını verin! Çünkü onların halka yaptıkları cefadan dolayı Allah onlara sual soracaktır!" buyurdu.
Resûlüllah (S.A.V.), hayatında üç görevi şahsında toplamıştı:
1-Devlet yetkisi (Zahiri halife),
2-Din ve ilim yetkisi,
3-Ruh önderliği yetkisi (Manevi halife,
Peygamberimizden sonra hilafet ikidir:
1-Hilafeti zahiri
2-Hilafeti manevi, insan tarafından tayin olunan hilafet "hilafeti zahiri"dir. Ama manevi yoldan sulük sonucu (ruhaniyet yolundan) kazanılan hilafet ise, "hilafeti manevi" adını alır. Dini bakımdan hilafet Peygamber (S.A.V.)'den sonra Ehlullah'tır. Tasavvuf zevkini ve ahlâki hamidiyeyi yaşayan manevi halife olabilir. Yavuz Sultan Selim, ruhani reisliğin (manevi hilafetin), dünyevi liderlerce istismar edileceği endişesi ile, manevi hilafeti kabul etmemiş, efendiliğin hadimiyetten (hizmetkarlık) geçebileceğini vurgulamıştır. Hakimül Haremeyn ünvanını red edip, "Hadimül Haremeyn"e talip olmuştur. Ruhani mevkiin (makamın) babadan oğula (saltanat usulü) geçmesi tarzındaki uygulamanın İslâmiyet'le bağdaşmayacağını ortaya koymuştur. Padişahlık babadan oğula veya liyakat esasına göre tanzim edilebilir, ama Ruhani önderlik (Mürşidi Kamil) babadan oğula geçebilen bir olay değil. Seyri Süluk'unu tamamlamayla ilgilidir. Allah Resulü (S.A.V.) şöyle buyurur: "O kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah anılır" Anaşılan şu ki; Ehlullah; Allah'ın dostları ve velileri demektir. Yani Allah'ın Halilleridir. Ehlullah Peygamberimizin varisleridir. Halife, Allah Resûlünün manevi temsilcisi demektir.
Resûlüllah (S.A.V.)'den, Ebu Müslim’in zamanına kadar tarikat, iki kutuplu olarak geldi diyebiliriz. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Hz. Ömer (R.A) ve Hz. Osman (R.A.) kendi tarikatlarını göstermemesi dolayısıyla, bu yol iki kutuplu olarak Ebu Müslim’e kadar uzanmış, dolayısıyla beşeriyet ruhani yolu cehri ve hafi zikir kanalıyla iç dünyalarını huzura kavuşturmuşlardır. Ebu Müslim döneminde 12 tarikat çıkmasının sebebi, Resûlüllah'ın soyundan gelen(Ehl-i Beyt) 12 imam faktörünün rol oynadığını söyleyebiliriz. Şöyle ki, bu 12 imamın dördü Hz. Ebu Bekir Sıddık (R.A.)’ın takip ettiği yoldan, sekizi ise Hz. Ali'nin (K.V.) Cehri zikri üzerine amel ederek, irşât görevi üstlendiler, böylece insanları aydınlatıcı kandiller oldular. Kadir'i tarikatı imam Hüseyni'nin, Nakşibendi tarikatı ise, imam Hasan'ın yoludur. İmam Hüseyni, Hz. Ali (K.V.)'yi kendine rehber edindi. İmam Hasan ise Hz. Ebu Bekir (R.A.)'ın tarikatını yol edindi.. bu iki ehli beyt İmamdan cehri ve hafi zikir halkasının 12 imam önderliğinde, 12 hak tarikata şahit oluyoruz. 12 imamın yakınlarına telkin ettiği yollardan (tarikatlardan),ister istemez 12 yol doğdu. Bu arada şunu belirtmekte fayda var: 12 imam dönemi çok hassas ve kritik devre olması ciheti ile, bu 12 imam "bunlar tarikat icat etti" gibi dedikodulara maruz kalmamak için, tarikatlarını dışa vurmamışlardır. Daha doğrusu herhangi bir fitneye meydan vermemek için ince eleyip sık dokuyarak titiz davranıp, sadece izledikleri yolu yakınlarına öğretmekle yetinmişler, fakat zaman içerisinde sular durulduktan sonra, yine onların feyzi ve bereketi ile ancak 12 yol su yüzüne çıkabilecek duruma gelebilmiştir. Hasılı kritik dönem bittikten sonra tarikatlar su yüzüne çıkabilmişlerdir.
Nasıl mı?
Ebu Müslim'in tılsımı, ya da bir başa ifadeyle Onun ortaya çıkmasıyla bütün fitne odaklarının son bulmasına neden oldu.. Ortalığın süt-liman olmasıyla da "12 tarikat" kendini gösterebildi.. İlk evvela sesli zikir yolundan zuhur eden "Kadiri tarikatı", sessiz zikir halkasından ise "Nakşibendi tarikatı" sahne aldı. İkisi de günümüze kadar bir çok tarikatın filizlenmesinde beşiklik etmiştir. Kadiri, Rufai, Celvetiyye, Bayramiyye, Halvetiye, Mevleviyye ve Nakşıbendiyye gibi yollar doğdu.. Aslında cümle tarikatların gayesi birdir. Hepsinin amacı da Allah'a (C.C.) ulaşmak ve sevgi yolu üzerine bulunmaktır. İzledikleri metodlar farklı olsa da, bu durum, Tarikat-ı aliyyelere gölge düşürmez. Bilakis, İslâm'ın zenginliğine işarettir. İslâm'ın özünde zenginlik vardır zaten. Dinimiz okyanus misali, okyanusun derin deryasına dalabidiğin kadar dal, yüzebildiğin kadar yüz, yeter ki, safi gayret içinde tek amacın Allah rızasını kazanmak olsun.. Tasavvuf-i aliyyelerin farklılığı meşreb yönüyledir. Hepside Hak'tır.
Bazı alimler ibadeti zahiri ve Batıni (iç ve dış) olarak vasıflandırmışlar. Malum zahiri ibadetler bedenle, Batıni ibadetler ise kalple yapılır, o zevki tariki yaşayan bilir. Cemaatle kılınan namazlarda öğle, ikindi namazları fıkhın kuralı gereği imam sessiz kıldırıp, diğer vakitleri (akşam-yatsı-sabah) sesli kıraat edilir. Demek ki, namaz vakitleri içinde bile zenginlik esastır. Nasıl ki; mezhepler ictihad farkından doğmuşsa, tarikatlarda meşreb farklarından doğmuştur. Ebu Bekir Sıddık (R.A.), hafi zikir talimatını, Allah Resulü'nden (S.A.V.) mağarada iken aldığı rivayet edilir. Allah Resulü, Sıddık-ı Ekbere (R.A.), "Dilini damağına yapıştır ve kalbinden Allah de" tarzında telkin buyurmuş. İşte Nakşi sulükunun esası bu noktada düğümlüdür. Hz. Ebu Bekir Sıddık (R.A.)'den Şah-ı Nakşibendi’ye (K.S.) gelen yol bir hayli mesafe kat ettikten sonra, Bahaüddin Nakşibendi (K.S.) bu tarikatı sistemleştirmiştir. Bu büyük zatın zahirde şeyhi Emir Külal (k.s) olup ruhaniyet itibariyle Abdulhalık-ıl Gücdivani (K.S.)'den terbiye olmuştur. Yani üveysdir. Abdülhalıkıl Gücdüvani de ruhaniyetten terbiye olmuştur. Abdulhalıkıl Gücdüvani (K.S.)'da Hızır (A.S.)'dan hafi zikir (gizli zikir) talimatı almıştır. Abdulhalıkıl Gücdüvani (K.S.)'ın zahirde Şeyhi, Yusuf Hemadani (K.S.)'dir. Yusuf Hemadani (K.S.)'nin halifelerinden biri de Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi (K.S.)'dir. Bu zat Hacegan nisbetini Orta Asya ve Türki illere yayan kol başıdır. Piri Türkistan, Anadolu'nun Rumeli'nin ve kuzey Türklüğünün İslâm'a uyanışında büyük rolü olmuştur. Ahmet Yesevi hakkında Yahya Kemal'in Fuat Köprülü'ye; "şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın, göreceksiniz. Bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız" diyor. Özellikle kuzey Türklüğünde Pir-i Türkistan’ın, hafi zikir yolu etkilidir.
Batı Türklüğünde ise Cehri'lik hakim. Bediüzzaman; "Nakşibendiler gizli zikir sayesinde nefsi emmarenin başını kırmışlar. Kadiriler ise cehri zikir ile tabiat tağutlarını tarumar eylemişlerdir" diyor.
Beddiüzaman Said-i Nursi Hazretleri, cehri ve hafi zikir yolunun takipçilerinin manzara-i umum iyesini şu güzel sözlerle izah eder: "Ehli tarikat, ehli delâletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Âdi bir samimi ehl-i tarikat, sûr-i zahiri bir mütefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbeti evliya cihetiyle imanını kurtarır. Kebairle fasık olur. Fakat kafir olmaz. Kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedit bir muhabbet ve metin bir itikat ile aktab kabul ettiği bir silsile-i meşâyihi, onun nazarında hiç bir kuvvet çürütemez. Onlardan itimadı kesilmezse zındıkaya giremez. Tarikatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik alim zat da olsa zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir."
Allah Resûlü (S.A.V.); "Allah bir insanı sevdimi Cibrile şu emri verir. Ben filan adamı severim. Cibril de semada olanlara filan oğlu filanı Allah sever siz de onu sevin der. Yerdekilerde artık onu sever" buyurdu. Yine Peygamberimiz (S.A.V.); "Alimlerin eti zehirlidir" buyurarak, bu yüce zatların aleyhinde ve gıyabında konuşmanın sakıncasına işaret etmiştir. Bu gerçekler başucumuzda olmasına rağmen İbn-i Teymiyye ve paralelinde olanlar:
1- Kabir ziyaretini,
2- Ravzai mutahharayı ziyareti (Mescidi Nebevi),
3- Duada peygamberi vesile kılmayı reddederler. Düşünebiliyor musunuz? Allah Rasulünü (S.A.V.) bile duada vesile kılmayı ve kabrini ziyaret etmeyi kabul etmeyenlere, Evliyayı kabul ettirebilir misiniz? Fahri Kâinatın (S.A.V.) "yüzü suyu hürmetine" ifadesini reddedenlere evliyayı ve Tasavvuf-i aliyyeyi anlatmak boşa zaman harcamak olacağından muhatap almaya değmez.. Onlar Osmanlı'nın yükselişindeki sırrı da bilemezler. Prof. Dr. Cahit Tanyol; "Osmanlı devletinin temelinde iki kuvvet vardır. Bunlardan biri tarikat, diğeri ise şeriattır" diyor.
Tasavvuf-i aliyyeler, Kur'an ve sünnet çizgisinde yürüdükleri müddetçe yüceldikleri gibi, halkın "sevgi ocakları" olmuşlardır. Sufiler bu yüzden; Bahaeddin Nakşibendi, Ahmet Yesevi, Mevlânâ, İmamı Rabbani ve Yunus, gibi gönül sultanlarının yolunu şiar edinir. Velhasıl; Yavuz Sultan Selim'in şu güzel deyişiyle mevzumuzu bağlayalım:

Padişah-ı alem olmak
Bir kuru dava imiş
Bir mürşide bende olmak
Cümleden âlâ imiş…