“Sağ olun dostlarım, eksik olmayın!”
Sabah evimden çıktığımda, etrafıma bakınıverdim. Neden sokaklar tenha ve neden her sabah evimin önündeki vişne ağacından bana selam veren, serçe arkadaşlarım yok? Ve neden her sabah, beni gülücükle karşılayıp sıcak nefesini yüzüme üfüren Güneş, bu sabah tebessüm etmiyor bana?...

Hani, sokağımızdaki kedi de bu sabah bana numaralar yapıp evden çıkarken yanıma aldığım ekmeği önüne koymam için ayaklarıma sürünmüyor. Her sabah âb-ı hayat niyetine, üç yudum su içtiğim ve içimi ferahlattığım mahalle çeşmemiz, bu sabah hiç olmadığı kadar soğuk ve olmadığı kadar tatsız. Bu mevsimde, bu şehir bu kadar soğuk mu olurdu? Sokak kapısına doğru yürürken, her sabah goncalarını açarak bana bakıveren kırmızı ‘Güz Gülleri’ nerdesiniz? Neden bu sabah yapraklarınızı dikenlerinizin arasına sıkıştırıp, bana dikenli gözlerle bakıveriyorsunuz?

Mevsimler mi değişti, şehir mi değişti? Yoksa…
Yoksa her sabah vişne ağacından bana selam veren serçeler anlamış mıydı durumu? Güneş dünyaya bu kadar milyon yıl ötedeyken, yoksa o da mı durumun farkındaydı? Ya her sabah benim verdiğim ekmekle kahvaltı yapan kedicik, sende mi anladın durumu? Mahalle çeşmesi; “Tadım suyumda değil, senin gönlünde” mi demek istiyorsun? “Gönlün hoş ise suyum ab-ı hayat, gönlün boş ise…”

Güz Gülleri eğer böyle olursa bir daha bana selam verip goncalarınızı göstermeyecek misiniz? Hepiniz anladınız öyle mi; dün gecemi gafletle geçirdiğimi ve Allah’ı zikretmeye ara verdiğimi? Gaflet içre daldığımı…

Öyle ya sizden iyi kim tanır ki Allah’ı zikreden bir kulu. Yeryüzünde Allah’ı zikretmekte gaflete düşen, insandan başka varlık var mı ki? Sağ olun dostlarım, eksik olmayın! Sağ olasınız serçeler. Teşekkür ederim. Bu gün bana görünmeyen Güneş ve “Sen Allah’ı zikirden gafil kalırsan, ben de senin ekmeğini yemem” diyen kedicik!

Güz güllerim, bana Elest Bezmi’nde verdiğim sözü hatırlattığınız için size de teşekkür ederim. Ayaklarım beni sokağın dışına çıkarmaktan vazgeçti ve böylece bahçemdeki güllerin önüne diz çöküverip dinleyiverdim nasihatlerini. Gül dedi ki: “Zikrullah önemli. Önemli olduğu için nefis ve şeytan türlü bahane ve nedenlerle bizi bundan uzaklaştırmaya çalışıyor. İnsan Ezel-i Ervah’tan Âlem-i Beka’ya doğru bir seyir çizgisi takip etmektedir. Bu seyir çizgisin bir bölümü doğum ve ölüm arasındaki dünya hayatıdır. Dünya hayatı; ezel ile ebed arasında bir köprü gibi olmasından dolayı, her iki âlemin sır ve hikmetini kendisinde toplayan mesafesi kısa, fakat sırrı büyük bir imtihan sahnesidir. Bezm-i Elest’te, Allahu Zülcelal’e verdiğimiz kulluk sözünün tahakkuk ve tezahür yeri dünyadır. Verdiğimiz kulluk sözünü hatırlamamak, unutmak, insanı dünya eksenli arayışlara sevk eder. Tek dünyalı akıllar, geçici olduğuna inanmadıkları bu dünyada, ebedi kalmanın çarelerini ararlar.

Kulluğun zirvesi nefis terbiyesidir
“Âb-ı hayat” Farsça, “hayat suyu” manasınadır. Bu suyu içenin ölümsüz olacağına inanılır. Efsane de olsa söylenti de olsa, asırlardır insanlar bu suyu aramış ve ölümsüzlüğün peşinde koşmuşlar. Dünyada ebedi kalmanın hayalini ve hırsını taşıyan bedbaht akıllar, ab-ı hayat ararken, ecel denen, her hesabın denklemindeki değişmez “pi” sayısı ile karşılaşmışlar ve gerçek olan ebedi hayata huruç etmişler. Bedbaht akıllar, ab-ı hayatı ölümlü dünyanın içinde ararken, dervişler ab-ı hayatı, kendi özlerinde ve gönüllerinde buluverip içmişler. Yaratılmış her varlık Allah’ı zikrederek ab-ı hayatı bulmuş ve birbirleri arasındaki perdelerden kurtulmuş. Çiçekler böceklerle, böcekler kuşlarla mana sohbetine dalıvermiş, zikrin şahikasını buluveren her insanda bu ilahi terennümlerin içine, önünden perdeler kalkan gönül gözüyle dalıvermiş. Kulluğun zevkine varırken, mananın sırrını keşfetmiş.

İnsanın dünyaya gelişinin yegâne maksadı şüphesiz ki Allah’a kulluktur. Kulluğun zirvesi de nefis tezkiyesidir. Allahu Zülcelâl ile insan arasındaki bütün masiva perdelerinin kalkması zirvenin de zirvesidir. Allah’a ve ahiret gününe iman ettikten sonra, Allah’ı razı edebilecek kulluk reçetesi ibadettir. İbadetin zirve durağı ve en kâmil şekli, ibadetlerin özü ve mayası zikirdir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem); “Zikir ile Allah arasında perde yoktur” (Dehlevi, Hüccetullah el Baliğa) buyurmaktadır.

Şunu iyi bilmek lâzım gelir ki, Allahu Zülcelal, Muhammedî Ahlak modelini, müminlerin nefislerini ıslah edip kulluğun manasını öğrenebilecekleri bir örnek şeklinde yaratmıştır. Elest Bezm’inde Allah (celle celaluhu) ile ahitleşip imtihan maksadıyla geldiğimiz şu dünyada, her yanımız masivâ perdeleriyle perdelenmişken, Allahu Zülcelâl Hazretlerinin bir ihsanı olan zikir, bu gaflet ve masiva perdelerini bir bir aralamamızın anahtarı olmuştur. Bu yüzden ki insan, gaflet ile hikmet arasında sürekli seyrü sefer etmektedir.




Ab-ı hayat zikrullahla bulunur
Zikri gaye edinen sofiler, zikrin şahikasını bulup ab-ı hayatın sırrını çözerler. Çünkü tasavvufta ab-ı hayat, Allah’ın “el-Hayy” esmasının hakikatinden ibarettir. Bu ismi öz vasfı haline getiren kimse, ab-ı hayatı içmiş olur. Artık o, Hakk’ın “Hayy” sıfatıyla hayatı bulmuştur ve ruhunda canlılık olduğu gibi aklı, fikri, zihni en önemlisi kalbi de onun sayesinde hayat bulur. İnsan unutkanlıktan kurtulur. İnsan Elest Bezm’inde Allahu Zülcelâl ile yaptığı ahitleşmeyi unutmamak ve sürekli hatırda tutmak melekesini kazanır.

Dünya denen bu âleme geldiğimizde, ruh beden içine hapsolup birçok perde ile perdelenince, insan ruhun ilk şeklini unutmuş ve hatırlamaz olmuştur. Zikir insana, Elest Bezm’indeki ruhun asıl şeklini hatırlama yolunu açar. Bu neden önemlidir, çünkü Allahu Zülcelâl, Elest Bezm’inde verdiğimiz söze ters düşmeyi, “ahdi bozmak” olarak ifade eder: “Onlar ki söz verip bağlandıktan sonra, Allah’a verdikleri sözü bozarlar. İşte, ziyana uğrayanlar onlardır.” (Hacc; 28)

İnsan, Elest Bezm’inde verdiği sözü hatırlamaya ve sadık kalmaya davet edilmektedir.
Zikrin gerçek şuurunu bulup şahikasına ulaşan sofi, gerçek varlığı ile bütünleşip Allahu Zülcelal ile arasındaki perdeleri bir bir kaldırmaya başladığında, hayatın ve ölümün manasını da kelime kelime deşifre eder ve ab-ı hayatı içmeye başlar.

Bedbaht akıllar ise yani, zikirden uzak kalan gönüller, gafletin
gayyasında hala ab-ı hayatı aramaktan vazgeçmezler.

Ne güzeldir, Elest Bezm’inde Rabbimize verdiğimiz sözü unutmamak ve daima hatırda tutmak ve her zaman her durumda bir gün O’na vereceğimiz hesabı yapmak. O’nun rızasına göre yaşamak. O’nda fani olmayı gaye edinmek…

Ne güzeldir, her sabah uyandığımızda kâinatın dilini anlamak. Ne güzeldir zikir ehli olmak!…