TASAVVUFUN DOĞUŞU - 4

İşte tasavvuf, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in mübârek hayatıyla zâhiren ve bâtınen bütünleşerek, engin bir muhabbetle kaynaşmaktır. Çünkü o, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in zâhirî-bâtınî, iç ve dış tecellîleri, yâni hâlidir. Onun içindir ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in rûhâniyetinden hisse alabilmek ve rûhen onunla mezc olabilmekten ibârettir. Diğer bir ifâdeyle tasavvuf, aşk ile birleşen îmân, vecd ile îfâ edilen ibâdet ve davranış güzelliğidir. Hâsılı tasavvuf Âdem -aleyhisselâm-'a "rûh üfürülmesi"yle başlayan bir yüce nasîbin, Âhirzaman Nebîsi'ndeki kemâl tezâhüründen, muhabbet dolu kalblere akseden feyz şebnemleridir.
Tasavvufun özünü teşkîl eden bu salâhiyet ve iktidârın, Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-'ın hayatında, böyle kalbden kalbe, ferdden ferde intikâl keyfiyetini anlayabilmek için, O mübârek varlığın hayat ve faâliyetlerinin umûmuna toptan bir bakış atfetmek lâzımdır.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hayatın her sahasında üsve-i hasene olduğu gibi, insanları terbiye ve tezkiye etme konusunda da en güzel bir örnektir. O'nun, peygamber olarak pek çok vazîfe ve salâhiyeti bulunmaktadır. Ancak bunlar içerisinde Cenâb-ı Hakk'ın, O'na verdiği şu dört vazife temâyüz etmekte ve daha da ehemmiyet kazanmaktadır:
1. İlâhî vahyi almak. Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Allâh Teâlâ'nın, ekseriyetle Cebrâil -aleyhisselâm- vâsıtasıyla gönderdiği ilâhî kelâmına mazhar olmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın dileyip lutfetmesiyle vâkî olan bu vahye muhâtab olma keyfiyeti, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in dâr-ı bekâya irtihâliyle nihâyete ermiştir.
2. Kur'ân-ı Kerîm'le nâzil olan ahkâm ve hakîkatleri, hadis-i şerîflerde ve Siyer-i Nebî'de vârid olduğu üzere şerh ve îzah etmek. Rasûlullâh'ın bu ilmî salâhiyeti (otoritesi) müctehidler tarafından devâm ettirilmiştir.
İlâhî ahkâmın şerh ve îzâhı, beşerî hayâtın yeni îcâp ve ihtiyaçları karşısında "ictihad" adı altında devâm edip gitmektedir. Ehli bulunmadığı durumlarda bu keyfiyet, bâzan rafa kalkmış gibi görünse de, ona âit lüzûm ve zarûret hep bâkî kalmıştır. Bu vazîfe, ictihad makâmına erişen âlimlere âittir.
3. Dînin emir ve nehiylerini müessese ve nizâm hâlinde tatbîk eden ve canlı tutan idârî otoriteye sâhip olmak. Bu da halîfeler (ulü'l-emr) tarafından devralınıp devâm ettirilmiştir.
4. Ruhlarda tasarruf etmek sûretiyle insanların iç âlemini tezkiye edip düzeltmek. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e âit olan vahyi nakletme dışındaki bütün vazifelerin O'nu tâkip edenler tarafından bir şekilde devam ettirilmesi nasıl matlûb ve mecbûrî ise, O'nun, insanların iç âlemini tezkiye edip düzeltme vazifesinin de nihâyete ermemesi ve bunun meşâyıh tarafından kıyâmete kadar devam ettirilmesi aynı şekilde matlûb ve mecburîdir. Çünkü müminlerin sâdece zâhirinin değil, bâtınının da temizlenmesi, ancak ve ancak bu sûretle mümkün olabilmektedir. İşte tasavvufî usûl ve esasların ana menşei, rûhu Kur'ân ve hadislerde mevcûd olan bu nebevî faâliyetin her zaman ve mekânda temâdîsinden ibârettir. Meşâyıh zümresi ve onların kesintisiz devâm etme gerçeğinin kaynağı, bu îcâb ve ihtiyaçtır.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ibâdet, muâmelât ve ahlâktaki zâhirî ve bâtınî fazîletlerin merkezi ve zirvesidir. O Varlık Nûru, Mekke'deki on üç yıllık tebliğ ve tezkiye mücâhedesinden sonra Medîne'ye hicret ederken, kendisine Sevr Mağarası gösterildi. Burada bâzı tecellîler yaşandı. Zîrâ bu mağara, bir nevî ilâhî hikmetlere gark olma ve kalbi inkişâf ettirme dershânesi idi. Buradaki misâfirlik, üç gün, üç gece sürdü. Yalnız değildi. Arkadaşı, peygamberlerden sonra insanların en üstünü olan Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- idi. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, O'nunla mağarada üç gün arkadaşlık yapmak şeref ve fazîletine ermişti. "(Üçüncüsü Allâh olan) ikinin ikincisi..." olmuştu. Varlık Nûru, bu aziz arkadaşına:

لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا

"…Mahzûn olma; Allâh bizimledir!.." (et-Tevbe, 40) buyurarak, Allâh ile berâber olma (maiyyet) sırrını telkîn ediyordu. Bu hâli ârifler, aynı zamanda hafî zikir tâliminin başlangıcı ve gönüllerin Allâh ile itmi'nâna ermesinin ilk tezâhürü olarak yorumlamışlardır. Yâni tasavvufta kalbden kalbe sır naklinin İslâm târihindeki bilinen ilk tezâhür mekânı sadedinde Sevr Mağarası ve onun tâlihli muhâtabı olarak da Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- kabul edilir. Onun için Hazret-i Sıddîk -radıyallâhu anh-, ucu kıyamete kadar devâm edecek bir Altın Silsile'nin Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'den sonraki ilk halkası olarak telakkî edilmiştir. Yâni Sevr Mağarası, sonsuz esrâr fezâsından kulu vâsıl-ı ilallâh edecek temel kalbî eğitimin önemli bir merhalesine mekân olmuştur.
Diğer taraftan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in, cehrî zikri de Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-'a tâlim ettiği nakledilmiştir. Tasavvufun en mühim telkinlerinden biri olan zikrin tâlimi, bu şekilde bir koldan Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-'a, diğer bir koldan da Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-'a nisbet edilmiştir.