çoğu terbiyeden noksan yetiştirmenin zararları ,çocuk terbiyesi

Efendim! Geleceğimizin ümidi olan çocuklardan hemen ekserisinin terbiyeden noksan yetişmektedir. Çoğu Facebook, televizyon, internet denilen garabetle vakitlerini heba ve israf etmektedir. Ahlakı ifsaddan başka bir işe yaramayan bu uğraşların hiç bir faydası olmayan şeylerle çocuklarımızın vaktini geçirmesi gerçekten çok düşündürücü ve üzüntü verici eylemlerdir. İnsan bunları gördükçe neredeyse ağlayası geliyor!

Oysa çocukların bu dönemleri onların en taze, en nazik, en mes'ud, en müstaid zamanlarıdır...

Valideleri, pederleri ve öğretmenleri çocukları terbiyenin nasıl olacağını ve hiç olmazsa terbiyenin ne demek olduğunu bilmeli ve ona göre çocukları terbiye etmelidir. Bu babdan olmak üzere çocuklarımıza ilk ders olarak kanaatin ne olduğu anlatılıp, öğretilmelidir.

Kanaat

Kanaat, kaderimizin iktizası, bulunduğumuz hal ve derecenin kadir ve kıymetini bilip, ona hamd ve şükür etmek demektir. Zira insan kendinde olan kudretsizliği bilir ise, Allah Teâlâ hazretlerinin az ve çok kendine ihsan buyurduğu her bir şeyin kadrini, derecesini düşünüp, şükür etmekte bir dakika ihmal eylemez; işte böyle adam, gerçek kanaat sahibi bir adamdır. Hâsılı kanaati olan kimse, kendi kudretsizliğini anladığı gibi aynı zamanda Allahü Teâlâ hazretlerinin büyüklüğünü anlar.

Kanaatsizlik hırs ve emelin çokluğundandır, yani "benim itibarım niçin herkesten büyük değildir." yahut "halk bana ne sebepten ziyade riayet ve hürmet etmiyorlar." veyahut "neden başkalarından benim rütbem aşağıdır." diye birtakım nefsanî ve şeytani ve beyhude fikirlerdendir. Bu ise pek kötü bir haldir. İşte daima tok gözlü olup da, halimize ve varımıza hamd etmeye gayret eder isek, bu fena huyu tez elden terk edebilmiş oluruz.

İyi düşünmeliyiz ki, bizlerin zerre kadar değerimiz ve hiçbir güne hakkımız olmadığı halde, Hak Teâlâ hazretlerinin ancak sonsuz merhametinden dolayı, nail olduğumuz ihsan ve inayet ve nimetlerin had ve hesabı yoktur. Bu cihetle, üzerimize vacib olan şükür ve hamdı tekrar etmeliyiz ve her yüzden yana kanaat sahibi olmalıyız.

Kanaat eden adam, daima ziyafethanelerde ve her zaman zevk ve safa içinde imiş gibi ömür sürer; çünkü bir adam kanaat yolunu tuttu mu, artık hiçbir emeli olamaz ki, "şöyle olamadım, şunu alamadım, bunu yapamadım." gibi birtakım düşünmeler ve ümitlerle ömrünü bir rahatsızlıkla boş yere geçirsin. İşte bir adamda böyle emeller olmadığı halde, bundan rahat dünyada daha nasıl yaşanabilir? Lakin bu nimeti herkes ister de % 99 kişi nail olamaz; şunun için ki, insanın fıtratında yani yaratılışında birtakım tabii haller vardır ki, insana hemen başında musallat olur; o haller ise hırs, tamah, haset, ümit, emel gibi değersiz ve beyhude tabiatlardır. İşte insan bunlardan yakasını kurtaramaz ki, kanaat yolunu tutsun, akıllı davranıp da kurtarabilen olursa, o da ancak % 1 adamdır. Velhasıl kanaate nail olan, dünyada ömrünü rahat geçirmek hasiyetine malik olmuş olur.

Dünyada bir lezzet varsa o da kanaattedir; layıkıyla düşünülsün, bir adam nail olduğu Cenab-ı Hakk'ın ihsan ve nimetini az çok demeyip şükür eder ve hiçbir şeyin ilerisini emel etmez ise, o adam asıl büyük bir rahat ve lezzet ve emniyet içinde bulunur. Bundan başka kanaat ehli olan kimsede bir selamet daha vardır ki, herkes ile hoş geçinmeye, tatlı konuşmaya, gayret edip, âlim dahi kendisinden razı olur ve hakkında daima riayet ve hürmet ederler; Ne selamet! Ne saadet! Hâsılı Cenab-ı Hakk'ın selameti kanaat edenlere mahsustur dense pek doğrudur.

Kanaat etmemekten gelecek fenalıklar pek çok olup, bunların başlıcası haseddir; hased ise şu çaresi bulunmayan bir illettir ki, bu illete müptela olan adama, deva ve ilaç, etleri eriyip ve kemiklerinin kurumasıdır! Yani ölmesidir! Ölmedikten sonra kurtulamaz! Böyle olduğu surette, musibetli zamanlarımızda dahi halimize şükür etmek lazımdır. Zira bize uğrayan keder ve musibetlerin Cenab-ı Hak'tan geldiğini bilip, hayra tebdilini kendisinden istemeliyiz ve yine tevekkülü ve kanaati elden bırakmamalıyız.

İkinci dersimiz ise büyüklere yardım etmek. Bu konuyu bir hikâye ile anlatalım:

Hikâye...

Bir gün rüzgâr gayet sert esmekte iken, iki çocuk mektebe gitmekte idiler. Yolda, güç bela yürüyebilen bir ihtiyar adama rast geldiler.

Çocuklar bu adamın yanından geçerler iken, rüzgâr ihtiyarın başından fesini düşürdü ve onu da sokağın öbür başına götürdü; biçare ihtiyarın, fesini arkasından koşup tutmaya kudreti yok idi. Bu cihetle durdu ve çocuklara "oğullarım, size rica eylerim, benim fesimi tutunuz, zira korkarım ki, onu gaib ederim" dedi.

Oğlanlar seslerini çıkarmayıp durdular, fakat kahkaha ile güldüler ve fesin düşmesini seyretmeyi güzel bir eğlence saydılar. Bu sırada kezalik mektebe gitmekte olan küçük bir kız, düşen fesi görünce, hemen koşup fesi tuttu ve götürüp ihtiyara verdi. Fakat vermezden evvel güzelce tozunu sildi. İhtiyar adam küçük kıza "aferin kızım! Bir zavallı yaşlı adama iyilik ettin, Allahü Teâlâ hazretleri de seni berhudar etsin" diye dua etti.

Oradan kız ve oğlanlar mektebe giderler. Meğer müdür efendi pencerelerin birinden bunları görmüş; ders vakti mektepteki çocukların hepsine ihtiyarın fesinin düştüğünü ve oğlanların güldüklerini ve kızın fesi yerden alıp ihtiyara verdiğini tamamen söyledi ve gidip çekmecesinden bir güzel kitap çıkardı, iyilikte bulunduğu için götürüp küçük kıza verdi.

Kitabın üzerinde kızın ismi yazılı idi, altında dahi şu yazılmıştı:

"Fenalık eden harap olur,

İyilik yapan hayır bulur."

İşte küçük kız, iyilik etti iyilik buldu; oğlanlar ise, ihtiyar adama yaptıkları yolsuz ve layıksız hareketlerinden ötürü, herkesin yanında utanıp, mahcup oldular...