Dostluğun şanı...

Ebû Bekir Şiblî, hâdiselere hikmetle bakan bir ibret ehliydi de vermek istediği bir fikri, bazan hikmetli bir vak’ayla nazarlara takdim eder;

düşünmeyi te’mine gayret gösterirdi. Bir gün dostlarına sordu:

“Beni ciddi olarak seviyor musunuz?”

Hep birlikte cevap verdiler:

“Efendimiz, bunu sormak bile bize ağır geliyor. Şüpheniz mi var sarsılmayan sevgimizden?”

Bu defa eline geçirdiği odun parçalarını dostlarına doğru fırlatan Şibli, dostlarının “bu adam aklını oynattı galiba” diyerek birer ikişer uzaklaştıklarını gördü. Tekrar sordu:

“Ey benim sarsılmayan dostlarım, nereye gidiyorsunuz böyle birer, ikişer?”

Dediler ki:

“Nereye olacak, evlerimize!”

“Hani beni seviyordunuz.Niye terk ediyorsunuz?”

“Efendimiz, siz bize fırlattığınız odunlarla başımızı, gözümüzü yaralayıp bize sıkıntı verdiniz. Bu durumda artık yanınızda duracak hâlimiz kalmadı.”

Şibli mütebessim, “Geliniz, geliniz ey benim sahte dostlarım.” dedi ve ilâve etti: “Dostluğun şanı odur ki, dostundan zarar da gelse sineye çekecek acı da gelse rıza gösterip terketmeyecek.

siz benim hakiki dostum olsaydınız. bende rahatsız edici bir tavır görülünce sabreder, ıslahıma çalışırdınız, terketmeyi tercih etmezdiniz…”

Böylece bir imtihanı kaybeden dostları, yine çevresini aldılar.

Vaaz ve nasihatlarından istifadeye başladılar. Dostluğun şartını da böyle fiili bir örnekle, unutulmayacak şekilde öğrenmiş oldular.

Halil Ilbıra