Hak Din İslamdır
“Bundan sonra, Kur’an’dan alarak; ‘Allah indinde hak din, İslâm’dır.’(12) ‘Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, ondan (bu din) aslâ kabul olunmaz ve o, âhirette de en büyük zarara uğrayanlardandır.’(13) ‘İnsanlardan bazısı da Allah’tan başkasını (ona) eşler ve benzerler edinir; onları, Allâh’ı sever gibi severler.’(14) ‘Dikkat edin, bütün işler sonunda Allâh’a döner.”(15)

Evet, Allâhü zû’l-Celâl ve’l-Kemâl hazretleri İlâhî kelâmında sâdıktır. Hakîkaten bir insan, İslâm’ın dışında başka bir din kabul edecek olsa, âhiret gününde en büyük zarar ve ziyâna uğrayanlardan olur! Yine bunun gibi, Cenâb-ı Mevlâ-yi Müteâl’den başka, bir takım şeyleri putlaştırıp, onlara, Hz. Allâh’a muhabbet ettiği gibi muhabbet ve itâat ederse, bu hareketi, Allâh’ı inkâr olacağından, kâfir olur. Bunda aslâ şüphe ve hilâf yoktur.

Ancak bu zâtın, işbu âyet-i kerimeleri burada zikretmekteki maksadı; hakîkatı söylemek değildir.(16) Zira râbıta-i şerife, İslâm’ın dışında ve ondan başka bir şey değildir. Çünkü İslâm; kalb ile tasdik, dil ile ikrar, îcap ve iktizâsınca İlâhî emirlere imtisâl ve nehiylerinden de ictinap etmek (kaçınmak)tir.

Bu ise Allâh’a dâvet eden, ona vuslata vesîle olan mürşid-i kâmile râbıta yapan ihlâslı bir müridte, mükemmel bir şekilde hâsıl olur. Bunun böyle olduğu; İlâhî hidâyet aynasına, ince ve dikkatli bir nazarla bakan ma‘rifet ehline açıktır.

Yine bunun gibi, râbıta-i şerife “endâddan ma‘dûde” yani resim ve sembollerden hareketle, muayyen ve belli bir şeye kurulan bir irtibat da değildir.

Endâd; timsaller, sûretler, resimler ve semboller demektir. Binâenaleyh râbıta-i şerife, cahiliyye devri insanlarının yaptıkları gibi, resimleri ve putları vâsıta kabul ederek yapılan bir ibâdet şekli de değildir. Zira bütün mü’minler bilirler ki, insanların kendi elleri ile yaptıkları sembollerin, onlara tapanlara; ne bir faydası, ne de bir zararı dokunur.

Nitekim Cenâb-ı Hak, insanları; ağaç ve benzeri maddelerden yapıp tapındıkları heykeller için, “O putların yürüyecek ayakları mı vardır?”(17) diye îkaz buyurarak, onlardan fayda ve zarar gelmeyeceğini hatırlatmaktadır.

Kezâ, Kur’ân-ı Kerîm’in muhtelif âyetlerinde Mevlâmız, kendi zâtı ile alâkalı olarak da şöyle buyuruyor: “Onun (benzeri olmak şöyle dursun) benzeri gibisi dahi yoktur.(1Cool Hiçbir şey onun dengi (ve benzeri) değildir.(19) Onu gözler idrâk etmez (kavrayıp ihâta edemez, kuşatamaz), gözleri o idrâk eder (hepsini ihâta eder, görür, bilir).”(20)
Zâtını, kendi kelâmiyle bu şekilde tavsif eden Cenâb-ı Hak, mutlak ve tek mâbuddur. Bu itibarla, onun zâtından başka şeylere ibâdet eden kâfirlerin, ibâdetleri bâtıldır, boşunadır... Allâh’ın nûrundan nasipleri kesilmiş, perişan bir haldedirler!

Yoksa, –hâşâ sümme hâşâ(21)– mürşid-i kâmillere râbıta yapan zâkirler, muvahhidler, âşıklar ve sâdıklar, Hz. Allah’ta fenâ-i küllî bulmak için, temsilleri vâsıta kabul etmemişlerdir.

Şayet, belki kabul etmişlerdir, diye bozuk ve sakat bir iddiâ ile ortaya çıkan olursa, o ya gâfil ya da hâindir... Dolayısiyle, “Kim bir Müslümanı tekfîr ederse (küfürle itham edip ona kâfir derse), mutlaka kendisi kâfir olur” hükmünün altına girmiş olur.