Davaların sonuçlanma meselesi

Davaların sonuçlanma meselesi islamseli.net islami forum dini forum Arşivi Davaların sonuçlanma meselesi

Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Elinizden geldiği kadar müslümanlardan cezalarını kaldırınız. Eğer zanlı için bir çıkar yol varsa, hemen salıverin. Zira imamın veya kadı'nın (Hakim'in) afv etmekte hata etmesi, cezaları tatbik etmesinde yanılmasından çok daha hayırlıdır"(235) buyurduğu bilinmektedir. İslam ûleması; şüphenin, daima sanığın lehine olduğu hususunda müttefiktir. Zira insan için asıl olan; Suçluluk değil, masumluk (suçsuzluk)tur. Suçsuzluğu isbata muhtaç değildir. Ancak suçluluğu isbata muhtaçtır. İsbat edilmediği an (en ufak bir şüphe'de) bırakılıvermesi tavsiye olunmuştur.Yine diğer bir Hadis-i Şerif'te; had cezalarının, şüpheli durumlarda uygulanmaması emredilmiştir.(236) Bilindiği gibi hudud cezaları; Resûl-i Ekrem (sav)'in elbiselerini çalan hırsız; yakalanarak Resûl-i Ekrem (sav)'in huzuruna getirilir. Beyyine (Delil) ve kendi ikrarı dikkate alınarak Hadd-ı Sirkat (El kesme) cezası verilir. Hz. Safvan b. Ümeyye (ra) "Hırsızlık sonucu cezaya çırptırılmış bir suçluyu ben afv etsem dahi, Allahû Teala (cc) afvetmez"(237) diyerek, kesinleşmiş hadd cezalarında afvetme yetkisinin bulunmadığını, ancak kaza makamının (Kadı'nın) huzuruna gelmeden önce hudud'larla ilgili meselelerde "Afv etmenin ve haklardan fergatın" mümkün olduğunu izah eder.(238) Hanefi fûkahası; kaza makamına intikal etmiş ve kesinleşmiş had cezalarında afv yetkisinin bulunmadığında ittifak etmiştir.(239) Ancak kısas ve diyet'te mağdurun "afv etme ve hakkından feragat etme" imkanı mevcuttur. Böyle bir durumda "Afv veya feragat"la, dava derhal sona erer.

Hukuk davalarında; kadı'ya (Hakim'e) müracaat eden şahıs (Davacı), hakkından feragat ederek davaya son verebilir. Resûl-i Ekrem (sav) "Allahû Teala (cc) afveden kulun, izzet ve şerefini artırır" buyurmuş ve mü'minlerin birbirlerine karşı "Merhametli ve afv edici" olmalarını tavsiye etmiştir. Bazı hukuk davalarında; Kadı'nın (Hakim'in) davacıya "-Afv etmen mümkün değil mi? İsterseniz gelin sulh yapalım!?" şeklinde tavsiyelerde bulunması müstehabtır. Zira ihtilafların; afv, feragat ve sulh sonucu ortadan kalkması esastır.
Kur'an-ı Kerîm'de: "Kötülüğün karşılığı, ona denk bir kötülük (bir misilleme)dir. Fakat kim afv eder, sulhu gerçekleştirirse mükafatı Allah'a aiddir. Şüphe yok ki Allah zalimleri asla sevmez"(240) hükmü beyan buyurulmuştur. Mü'minlerin birbirlerine karşı merhametli olması ve kardeşlik hukukuna riayet etmeleri defalarca hatırlatılmıştır. Nitekim "Faziletle muamele etmek"(241), sabretmek ve suçları (örterek) bağışlamak"(242) "Öfkeleri yutmak ve insanları afv etmek"(243) tavsiye buyurulmuştur. Kaza makamında bulunan kimse (Kadı, Hakim); bu temel hedeflerin gerçekleşmesi için gayret sarfeder. Hanefi fûkahası; yakını öldürülmesi sonucu mağdur olan kimsenin, ikrah sonucu bile olsa, kısas hususundaki affının sahih olduğunu esas almıştır.(244) Eğer kısas talep etme hakkı bir cemaate (varislerinin çokluğu sebebiyle) aid ise; içlerinden sadece birisinin afv etmesi sonucu, kısasın uygulanmayacağında ittifak edilmiştir. Zira kısas'ın; cüzlere ayrılabilme imkanı yoktur.

İslam toplumunda davalar; en-çok, sulh sonucu ortadan kalkmıştır. Taraflar; gerek duruşmadan önce, gerek duruşma devam ederken ihtilaf ettikleri hususta anlaşma yaparak (ki o konuda sulh mümkün ise) davaya son verebilirler. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Müslümanlar arasında; helalı haram, haramı helal etmemek şartıyla, her türlü sulh caizdir"(245) buyurduğu bilinmektedir. Önce "Sulh" kelimesi üzerinde duralım. Kelimenin kökü; "Salah"tır ve halin doğru olması manasına gelir. Sulh lûgat yönünden; musalaha (uzlaşma, anlaşma) manasına isimdir.(246) İslami ıstılahta: "İki tarafın (Davacı ve davalı) karşılıklı rızalarıyla, ihtilafı ortadan kaldırmak için yapmış oldukları anlaşmaya (Akde) sulh denilir"(247) tarifi esas alınmıştır. Buna kısaca; ihtilafı ortadan kaldıran bir anlaşmadır" demek de mümkündür.
Sulhün rüknü; şartlarına uygun şekilde icap ve kabûldür.(248) Davalı'nın: "-Kabul ettim" veya "-Razı oldum" demesi, yahud kabûlüne ve rızasına delalet eden bir durumun bulunması kabuldür.(249) İcap davacı'dan da gelebilir. Şöyle ki: "-Ben seninle, şu davama karşılık, şunun üzerinde sulh oldum" diyebilir. Davalı "-Kabul ettim" derse, sulh gerçekleşir.
Sulhün hükmü: mal gibi temlik (Mülk edindirme) imkanı olan; bir ihtilaf sonucu sulh olmuşsa, mülk sabit olur. Eğer temlik ihtimali yoksa (kısas gibi), iddia olunan şahıs için (davalı) beraatın vûkû bulmasıdır.

SULH'UN SAHİH OLMASININ ŞARTLARI: İslam toplumunda "Sulh" önemli bir hadisedir. Fukaha sulhun caiz olması için bazı şartların bulunması gerektiği hususunda ittifak etmiştir. Bunlar:

1. Sulh yapan kimsenin (Musalihin) akıllı olması gerekir. Aklı ermeyen çocuğun ve mecnunun sulh yapması caiz olmaz.(250) Sulh için çocuğun bulûğa ermiş olması şart değildir. Temyiz kudreti varsa ve sulh kendisi için faydalı ise, mesele yoktur. Sarhoşun yaptığı sulh caizdir.(251)
2. Sulh talebinde bulunan kimsenin mürted olmaması gerekir. Bu şart İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha) tarafından ileri sürülmüştür. Hürriyet sulh için şart değildir.(252)
3. Sulh olunan şey; Allahû Teala (cc)'nın hakkına (Hukukullah'a) taallûk etmemelidir. Sulh yapan kimselerin hakkına dahil olmalıdır.
4. Sulh bedelinin belirli ve malum olması gerekir. Ayrıca mal hususunda ise; mütekavvim olmalıdır. Sulhû talep eden kimsenin; mülkiyetinde olduğu da, sabit olması gerekir. Eğer, mal karşılığı sulh yapılır, fakat mal başkasına ait olursa, mesele anlaşıldığı an akid geçersiz olur.
5. Sulh yapan kimsenin; bedeli teslime gücü yetmelidir.
6. Sulhun konusu; haram akidlere girmemelidir.(253)

Bir kimsenin, başkasına bin dirhem borcu olsa; kendi aralarında beşyüz dirheme sulh olsalar, bu caiz olur. Feteva-ı Suğra'da da böyledir. Ancak va'deli olan bin dirhem borcun, derhal beş yüz dirhem olarak ödenmesi hususunda anlaşma yapılsa bu sulh caiz olmaz.(254) Mehir, talak, hûl, nafaka ve sükna hususlarında, şartlarına riayet ederek sulh yapmak caizdir. Ancak bütün bunların; kaza makamında bulunan kimsenin (Kadı'nın) hükmünden önce ve şeriata uygun olarak yapılması gerekir. Kadı (Hakim); hüküm verdikten sonra; her iki taraf için sulh imkanı yoktur (her ikisi de) hükme uymak zorundadırlar.

1882 Sulh; davalının cevap verip-vermediği dikkate alınarak üç kısımda mütalaa edilmiştir.

1. İkrar üzere yapılan sulh
2. İnkar üzerine yapılan sulh
3. Sükût üzerine yapılan sulh!..(255)

Bütün bu sulh çeşitlerinde, karşılıklı rıza esastır. Bir kimse gece veya gündüz; ihtilaf halinde olduğu kimsenin evine girer, silahını çekerek "bir şeyi ikrar etmesi veya bir şeyden vazgeçmesi" için tehdit ederse, yapılan sulh (ikrar sebebiyle) caiz olmaz!.. İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha) Ulû'lemr'den başka hiç kimsenin, ölüm tehdidiyle ikrah edemiyeceğini esas almıştır ve bu sebeble caiz olduğunu beyan etmiştir. Ancak İmameyn'in kavli; ikrah ve tehtidin kimden geldiği önemli değildir, gerçekleşip-gerçekleşmediği" önemlidir. Fukaha "Fetv^a'nın İmameyn'in kavline göre verileceğini" tasrih etmiştir.(256)