Şehadetin önemi ve mahiyeti nedir

Şehadetin önemi ve mahiyeti nedir islamseli.net islami forum dini forum Arşivi Şehadetin önemi ve mahiyeti nedir

Kur'an-ı Kerîm'de: "Ey iman edenler!.. Allah için hakkı ayakta tutan (Hakimler, insan)lar, adaletle şahidlik eden (Kimse)ler olun"(165) emri beyan buyurulmuştur. Şehadet; başkasına aid bir hakkı, kat'i bilgiye dayanarak, kaza'nın (Yargı'nın) sıhhati için ihbar etmektir. Zannetmek veya tahmin etmek, şehadet değildir. Zira Resûl-i Ekrem (sav): "Eğer güneş gibi gördüysen şehadet et, aksi takdirde yapma"(166) emrini vermiştir. Fûkaha "Şehadet, iyice görüp anlama manasına gelen "Müşahede'den" türemiştir"(167) diyerek, bu inceliğe dikkati çekmiştir. Şehadet; Kur'an, sünnet ve icma ile sabit olan, kaza (mahkeme) işlerinde delil kabul edilen bir ameldir. Resûl-i Ekrem (sav)'in kendisine bir dava intikal edince, şahid getirmelerini talep ettiği bilinmektedir.(168) Kadı (hakim) hükmü; şahidlerin beyanına ve diğer delillere göre vermek mecburiyetindedir. Hanefi fûkahası: "Bir kimsenin, bir şahısda bulunan hakkını almak için, belirli lafızla, hakimin huzurunda ve hasmın muvacehesinde vaki olan doğru ihbara şehadet denir"(169) tarifini esas almıştır. Böyle bir ihbarda bulunan kimseye "Şahid" denir. Lehine şehadet edilen kimseye "Meşhûdün leh", aleyhine şehadet edilen şahsa " Meşhudün Aleyh" ve şehadet edilen hususade "Meşhudün bih" denilir.(170)

Resûl-i Ekrem (sav)'in "Şahidlere ikramda bulununuz ve hürmet ediniz. Çünkü Allahû Teala (cc) onlar vasıtasıyla hakları korur"(171) buyurduğu bilinmektedir. Şehadet'in rüknü: Bir kimsenin kadı huzurunda (Yemin etmeksizin) "Şehadet ederim" demesidir. Tebyin'de de böyledir.(172)

Şehadetin edasının sebebi nedir? sualine cevap arıyalım. Kur'an-ı Kerîm'de: Şahidler çağırıldıklarında (Şahidlik etmekten) kaçınmasınlar"(173) emri verilmiştir. Bilindiği gibi hakkı ayakta tutmak farzdır. Eğer adil şahidler olmazsa; insanların haklarını muhafaza etmek mümkün olmaz. Hak iddiasında bulunan davacı; bu hakkını şahidle isbat etmekle yükümlüdür. Gerçekten iddiasında samimi olduğunu yakinen bilen bir mü'minin ona yardımcı olmaması, kardeşlik hukukuyla bağdaşmaz!.. Eğer iddiasında samimi değilse; davalı durumunda olan kimsenin, zulme uğrama ihtimali sözkonusudur. Böyle bir durumda bulunan müslümana da yardım etmek vaciptir. Şehadet'in Hükmü; tezkiyeden (yani adil olduğu anlaşıldıktan sonra, kadı'nın) şehadetin mahiyetine göre hüküm vermesidir. Bu kadı üzerine vaciptir.(174) Kıyasa göre; şehadetin kadıyı ilzam eden kat'i delil olmaması gerekir. Çünkü haber hükmündedir. Bilindiği gibi haber'in doğru olması mümkün olduğu gibi, yalan olması da ihtimal dahilindedir. Fakat nass'lar ve icma esas alınarak, kıyas terkedilmiştir.(175) Dolayısıyla İslam fıkhında; şahidlerin sayısı ve vasıfları üzerinde hassasiyetle durulmuştur.

Ukûbat bölümünde; Hadd-i Zina'nın uygulanabilmesi için adil dört şahidin bulunması gerektiğini izah etmiştik!..(176) Diğer hadd cezalarında; adil iki erkek şahid'in beyanı geçerlidir.

Doğum, bekaret ve kadınların kusurlarıyle ilgili hususlarda, şahidlik hakkı kadınlara aittir. Resûl-i Ekrem (sav): "Kadınların şahidliği; erkeklerin bakmaya muktedir olamayacakları (onlara haram kılınan) hususlarda caizdir"(177) buyurmuştur. Bu durumda iki kadının şahidlik yapması ihtiyata daha uygundur.(178) İmam-ı Şafii (rha) kadınlardan dört şahidin bulunması gerektiğine hükmetmiştir.(179) Hanefi fûkahası, "En Nisai" kelimesinin cins belirttiğini; dolayısıyla bir tek kadının, kadınlarla ilgili hususlardaki şahidliğinin caiz olacağını esas almıştır. İki kadının şahidliği; kıyas yoluyla, ihtiyata daha uygundur.

Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Şahidlerin en hayırlısı; kendisinden şahidlik etmesi istenmediği halde, şehadet eden kimsedir"(180) buyurduğu bilinmektedir. Esasen; mü'minlerin haklarını koruma hususunda, titiz olmak vaciptir. Hanefi fûkahası; "Kul hukuku" ile ilgili meselelerde; şahidliğin, farz olduğu hususunda ittifak etmiştir. Davacı; kaza makamı (Kadı) huzurunda şahid olarak gösterirse, hakkı bilen kimsenin şahidlikten kaçınması haram olur.(181)

Allahû Teala (cc)'nın hakkı olarak tatbik edilen Hadd cezalarında ise durum farklıdır. Mükellef; şahidlik edip-etmeme hususunda muhayyerdir. Zira Resûl-i Ekrem (sav)'in; şahidlik eden bir sahabe'ye: "Şayed onun günahını örtseydin, senin için daha hayırlı olurdu"(182) diyerek, had cezalarında muhayyerliğin bulunduğu belirtilmiştir. Yine diğer bir Hadis-i Şerifte şöyle buyurulmuştur: "Her kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allahû Teala (cc)'da kıyamet gününde onun ayıbını örter."(183) Fakat hırsızlık vakıasına şahid olan kimsenin; mal emniyeti açısından "aldı" demesi vacip olur. Ancak "çaldı" demez!.. Çünkü hırsızlık yaptığı zahir olursa "Hadd-i Sirkat" (El kesme cezası) uygulanır. malın tazmini gerekmez. Halbuki mal sahibinin hakkının ihyası "aldı" demesiyle gerçekleşir.(184)

Kaza makamına tayin için gerekli bütün şartlar; şahidlik yapmak için de geçerlidir. Ukûbat bahsinde bu hususu izah etmiştik.(185) Şahidlikte en önemli husus "Adalet" konusudur. Çünkü faasıkın şehadeti caiz olmaz. Feteva-ı Hindiyye'de: "Şehadette adeletin izahı konusunda söylenen sözlerin en güzeli İmam-ı Ebû Yusuf (rah)'a aiddir. Demiştir ki: "-Şahidlerin adil olmasından murad; büyük günahları işlememesi (Kebire'den ictinab), küçük günahlarda da ısrar etmemesidir. (Sağire'de gayr-i Mıssır) adil şahid; iyi hali meşhur olan kimsedir. İsabetli hükmü, hatasından; iyilikleri, kölütüklerinden fazla olan kimse adildir. Nihaye'de de böyledir. Büyük günahların (Kebair'in) tasnifi ve mahiyeti hususunda ihtilaf edilmiştir. Bunların içinde en sahih olan izah Şeyhû'l-imam Şemsü'l-eimme Hulvani'nin izahıdır. Hulvani'ye göre; "Allahû Teala (cc)'nın kat'i nasslarla haram kıldığı ve müslümanlar indinde şen'i (çirkin, kötü) görülen hususlar büyük günahlardır. Keza mürüvveti ve keremi terketmek de büyük günahlardandır. Ayrıca günah işlenmesine ve fısk-ü fücûra yardımcı olmak ve insanları teşvik etmek de büyük günahlardandır. Bunların dışında kalan günahlar ise; küçük günahlar (Sağire) hükmündedir. Muhıyt'de de böyledir"(186) hükmü kayıtlıdır.

Kur'an-ı Kerîm'de: "Eğer yasak ettiğimiz büyük (Günahlardan) kaçınırsanız, sizin (öbür) kabahatlerinizi örteriz"(187) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu ayet-i Kerîme'de büyük günahlar (Kebair), kabahatler ise (Seyyie) olarak anılmıştır.(188) Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Yedi şeyden sakınınız. Bunlar: Allah'a ortak koşmak, haksız yere Allahû Teala (cc)'nın haram kıldığı cana kıymak, sihir (büyü) yapmak, tefecilikle meşgul olmak, faiz yemek, yetimin malına el koymak, düşmanla yüz-yüze gelindiğinde kaçmak, iffetli mü'min kadınlara iftira etmek"(189) buyurduğu bilinmektedir. Hz. Ali (ra)'den gelen bir rivayette bunlara hırsızlık ve zina etmek de ilave edilmiştir.(190) Müctehid imamlardan bazıları: "Allahû Teala (cc)'nın ceza tayin ettiği ve açık olarak azabıyla tehdit ettiği her çeşit günah büyüktür" hükmünü zikretmişlerdir. Kadı'lar; şahidlerin vasıflarını tesbit etmek için ya bizzat kendileri araştırma yapar veya bu işle ilgilenecek bir yardımcı tayin ederler. Bu yardımcılara "Müzekki" veya "Sahibû'l Mesail" denir. Önceleri tezkiye işlemi aşikar olarak yapılıyordu. İlk defa Kufe Kadısı Şureyh (rha) gizli tezkiye usûlünü kabul etmiştir.(191) İslami ıstılahta gizli tezkiyeye "Mestûre" adı verilmiştir.(192) Müzekki'lerin; kimlerin şahidliklerinin kabul edilip-edilmeyeceğini, gayet iyi bilmeleri gerekir. Şahidlerin Adaleti hususunda; müzekki'lerin vermiş olduğu hüküm geçerlidir. İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha) ve İmam-ı Yusuf (rha) bu hususta müttefiktir. İmam-ı Muhammed, şahidlerin adeti dikkate alınır. Şahidlerin sayısı kadar müzekki; tezkiye vermişse ve ittifak hasıl olmuşsa, verdikleri hüküm ilzam edicidir"(193) hükmünü zikretmiştir. Esasen Müzekki; kaza makamı tarafından tayin olunan ve bizzat onun adına hareket eden bir yardımcıdır. Yaptığı hizmet karşılığı; "Beytü'l-mal'den", maaş almak durumundadır.

Taraflardan biri müslüman ise; şahidlerin mutlaka müslüman olması gerekir. Çünkü kafirlerin, müslümanlarla ilgili şahidlikleri kabul edilmez.(194) Zimmet ehli'nin; milletleri muhalif olsa da, birbiri üzerine yaptıkları şahidlikleri muteberdir.(195) İbn-i Hümam, "Yalanın bütün dinlerde haram kılındığını" beyan etmektedir.(196) Dolayısıyla "Yalancı Şahidliğin" haram olduğu hususunda icma hasıl olmuştur. Molla Hüsrev: "Bilmiş ol ki yalan yere şahidlik eden kimsenin (Şehadetiyle hüküm verilsin veya verilmesin) cezalandırılması gerekir. Yalancı şahid'in ta'zir olunacağı hususunda icma vardır. Çünkü o kimse, müslümanlara zararı dokunan büyük bir günah işlemiştir. Yalancı şahidlik hususunda belli bir sınır yoktur. Binaenaleyh o kimse "Bir daha yapmasın" diye cezalandırılır. Ancak Fûkaha ta'zir'in (ceza'nın) nasıl olacağı hususunda ihtilaf etmiştir. İmam Ebû Hanife (rha) demiştir ki: "-O'nun ta'ziri (cezalandırılması) ancak teşhir edilmesidir." İmameyn'in kavline göre: "-Yalancı şahidlik yapan kimse dövülür ve hapsedilir." İmam-ı Şafi (rha)'nin ictihadı da budur. Çünkü Hz. Ömer (ra)'in yalancı şahidlik yapan kimseyi kırbaçladığı ve yüzüne çömlek karası sürdüğü rivayet edilmiştir. İmam-ı Azam (rha)'ın delili ise şudur: Kadı Şureyh (rha) yalancı şahidi teşhir eder, fakat dövmezmiş, eğer yalancı şahid ticaret ehli ise; pazar yerinde değilse, ikindi namazından sonra insanların toplu olduğu yere gönderir ve: "-Biz bu adamı yalancı şahid olarak bulduk, siz de bundan sakının" diye nida ettirirmiş. Kadı Şureyh Sahabe zamanında Kadı'lık yapmıştır. Sahabe-i Kiram'dan hiç birisi, bu cezalandırmaya itiraz etmemiştir. Dolayısıyle Sahabe-i Kiram'ın görüp, itiraz etmemesi icma hükmündedir"(197) buyurmuştur. Muhakkak ki bu; Şer'i şerifle hükmeden, bir kaza makamı huzurunda yapılırsa, cezalandırılması sözkonusu olur. Bilindiği gibi Kur'an, Sünnet ve icma ve diğer şer'i delillerle hükmetmeyen hiçbir kaza (Mahkeme), kaza hükmünde değildir.(198)

Kadı; farklı dilleri konuşan insanların ikamet ettiği bir beldede görev yapıyorsa, "Tercüman"lar vasıtasıyla işlerini yürütür. Resûl-i Ekrem (sav)'in Zeyd b. Sabit'e (ra) İbranice öğrenmesini emrettiği ve İbranice konuşanların meselelerinde O'nu (tercüman olarak) değerlendirdiği bilinmektedir. Tercüman'ın; adil, müslüman ve emin olmasının yanında her iki dile hakkıyla vakıf olmasıda gerekir.(199) İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha) ve İmam-ı Yusuf (rha); mahkemede aynı dil hususunda iki tercümanın bulunmasının ihtiyata uygun olduğunu, ancak bir tercümanın da yeterli olacağını esas almıştır. İmam-ı Muhammed (rha) iki tercümanın bulunması şarttır" kanaatindedir. İmam-ı Şafii (rha)'nin de "en az iki tercümanın bulunması gerektiği" hususunda ictihadı mevcuttur.(200) Yaptığı hizmet karşılığı; tercüman "Beytü'lmal"den maaşını alır. Hiç kimse konuştuğu dilin dışında başka bir dille meselelerini anlatmaya zorlanılamaz. Çünkü bu ; fıtrata müdahale hükmündedir. Eğer kendi rızasıyla konuşursa mesele yoktur.

Hanefi fûkahası; "Yemin ile birlikte; tek bir şahidin (veya yalnızca bir erkek şahidin) beyanlarının delil olamayacağını, şahidlerin sayısını beyan eden ayetlerin buna mani olduğunu" esas almıştır. Resûl-i Ekrem (sav) Hz. Huzeyme'nin yalnız başına şahidliğini kabul etmesini, "İlleti kat'i bilinemeyecek" bir uygulama olarak değerlendirmiştir.(201) Şafii ve Hanbeli fûkahası ise; taraflardan birinin yeminiyle birlikte tek bir şahidin veya yalnızca bir şahidin beyanlarının delil olabileceğini esas almıştır. Buradaki ihtilaf fıkıh usûlüne dayanır. Şöyle ki; Hanefi fûkahası "Teabbüdi olduğu ve illetlerinin akılla kavranamayacağı sabit olan konularda kıyasın geçerli olmadığını" esas almıştır. Ceza ve Hukuk davalarında yapılan tatbikat, kıyasa manidir. Şahidlerin nisabı; kat'i olarak ayetle tesbit edilmiştir. Resûl-i Ekrem (sav)'in Hz. Huzeyme'nin yalnız başına şehadeti kabul etmesindeki illet kat'i olarak belli değildir. Çünkü Sahabe-i Kiram'ın hepsi için aynı tatbikatı yapmamıştır. Bu durumda; nassla sabit olan şahid adedi baki kalır. Şafii ve Hanbeli fûkahası; bu tatbikat Hz. Huzeyme gibi güvenilir her sahabe için tatbik edilebilir. Fakat o hadiseye Hz. Huzeyme şahid olduğu için, bu şekilde sünnet varid olmuştur. Hülafa-i Raşidiyn döneminde de, aynı tatbikat sürmüştür. Dolayısıyla güvenilir tek bir kişinin, şehadeti delil olabilir. Şahidliklerin kabulü ve reddi ile ilgili ilimler "Müzekki"ler üzerine farz-ı ayn'dır. Şimdi diğer delillere geçelim.

EHL-İ VUKUF'UN (BİLİR KİŞİ) RAPORU: Kur'an-ı Kerîm'de "Hz. Yusuf (as)'un kıssası" beyan edilirken; uğramış olduğu iftirada suçun kime aid olduğunu tesbit için, davanın bilirkişiye havale edildiğini görüyoruz.(202) Resûl-i Ekrem (sav) döneminde; neseb davalarında, kaif'lerin (Fizyonomi mütehasıslarının) görüşlerine başvurulmuştur. İmam-ı Serahsi; Kadı'nın ceza ve hukuk davalarında ehl-i ilme (Ehl-i Vukuf'a) müracaat ederek, onların rey ve mütalaalarını hükme mesned edebileceklerini beyan eder.(203) Şöyle ki; "Ehl-i İlm" kendi sahasında cerayan eden olayların mahiyetini tayin etmede mahirdir. Alış-verişte meydana gelen bir ihtilafta; ticaret erbabının görüşlerini almak hükmün sıhhati açısından önemlidir. Yine herhangi bir cinayet hadisesinde; ehl-i ilm olarak "Doktorlar" söz sahibidirler. Nitekim Hz. Ömer (ra) döneminde; bir kimse şiirle kendisinin hicvedildiğini beyan ederek dava açar. Hz. Ömer (ra) "Şiirde hiciv unsurunun bulunup-bulunmadığı" konusunda meşhur Şair Hassan b. Sabit'i (ra) "Ehl-i Vûkuf" tayin etmiştir.

İKRAR: Bir kimsenin; kendisine isnad olunan suçu veya borcu kabul edip itiraf etmesine ikrar denilir.(204) Kadı; ikrar eden (itiraf eden) kimsenin, itirafını dikkate alarak hüküm vermek mecburiyetindedir. Çünkü Resûl-i Ekrem (sav)'in; Hz. Maiz (ra)'in ikrahını dikkate alarak, kendisini recm cezasına çarptırdığı bilinmektedir.(205) İkrar'ın bazı şartları vardır. Bunlar:

1. İkrar ve itiraf eden kimse akıllı ve bulûğa ermiş olmalıdır. Bu hususta ittifak vardır. İkrarın kabul edilmesi için hürriyet; bazı davalarda şart bazılarında şart değildir. Nihaye'de de böyledir.
2. İkrar'da rıza ve kasıd şarttır!.. İşkence sonucu yaptırılan itiraf, ikrar hükmünde değildir.(206)

Mükellefin ikrar'dan rücû etmesi mümkün müdür? sualine cevap arayalım. Herhangi bir kimse önce itiraf ettiği bir hakkı veya suçu, daha sonra bazı mazeretler ileri sürerek (Ruhi bunalım veya baskı) reddedebilir. Hanefi fûkahası; kul hukuku ile ilgili olan ikrar'dan (itiraftan) rücû etmenin sahih olmadığını" esas almıştır. Nitekim Mecelle'de: "Hukuk-i ibadada ikrardan rücû olmaz"(207) hükmü kayıtlıdır. Hudud (ceza) davalarında; önce suçunu ikrar (itiraf) eden bir kimse, daha sonra rücû ederek "-Ben yapmadım" dese, itiraf etmemiş sayılır. Çünkü şüphe; had cezalarının ve kısasın kalkmasına sebeb olan bir durumdur. İtirafını (ikrarını) reddettiği anda, "yapıp-yapmadığı" hususunda şüphe ortaya çıkar. Dolayısıyla ikrarından rücû sahihtir ve ceza tatbik edilemez.(208)

YAZILI BEYYİNELER: Kur'an-ı Kerîm'de; hukuki ve ticari akidlerin, yazı ile tesbit edilmesi, adil bir katibin de yazmaktan çekinmemesi (ve şahidlerle bu belgenin güzelce düzenlemesi) istenmiştir. İbn-i Kesir bu ayetin en son gelen hükümlerden birisi olduğunu kaydetmektedir.(209) İslam ûleması ticari ve hukuki akidlerin yazılmasının "farz mı, yoksa müstehab mı" olduğu hususunda ihtilaf etmiştir. Zira ayet-i Kerîme'de "borcu yazın" ve "İki şahid tutun" hükümleri, emir sığasıyla gelmiştir. Unutma veya yanlış hatırlama soncu; ortaya çıkabilecek her türlü ihtilafı önleme bakımından, akidlerin yazılması müslümanlar için hayırlıdır. İmam-ı Serahsi; "Resûl-i Ekrem (sav)'den kendi zamanına kadar ticari, hukuki akidlerin, muamelelerin, idari tasarruf ve siyasi anlaşmaların yazıyla tesbitinin gelenek halinde devam ettiğini zikretmektedir.(210) Esasen Siyasi bir anlaşma olan"Hudeybiye" anlaşması, Resûl-i Ekrem (sav)'in bizzat yazdırdığı bilinmektedir. Bunun dışında Resûl-i Ekrem (sav), bir alış veriş akdini yazı ile tesbit ettirdiğine şahid oluyoruz.(211) Bilindiği gibi günümüzde "Noter'den" tasdikli bilgiler, yazılı delil hükmündedir. "Noter" Fransızca bir kelime!.. Tahavi'nin "Katibu'ş Şurut", Allame Tarsusi'nin "adil Katib" ve bazı fakihlerin "Vesika katipleri" ismini verdikleri kimseler; kaza işlerine yardımcı olmuşlardır. Yazılı belgeler; başlı-başına delil midir? sualine cevap arayalım. Usûl-i fıkıh ûleması; yazıların birbirine benzetilebileceği veya üzerinde tahrifat yapılabileceğini esas alarak, yazılı belgenin mücerred olarak delil olmadığı üzerinde durmuşlardır.(212) Ancak yazılı belge; iki adil şahidle ispat edilirse, kat'i delil durumuna gelir. Nitekim ayet-i Kerîme'de de: "Erkeklerinizden iki de şahid yapın. Eğer iki erkek bulunmazsa o halde razı (ve doğruluğuna emin) olacağınız şahidlerden bir erkek iki kadın (yeter. Bu suretle), kadınlardan biri unutursa, öbürünün hatırlatması (kolay olur). Şahidler çağırıldıkları vakit kaçınmasınlar. Az olsun, çok olsun onu vadesiyle beraber yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allah yanında Adalete daha uygun, şahidlik için daha sağlam, şüpheye düşmenize de daha yakındır" buyurmuştur. Ulû'lemr veya Kadı; İslam fıkhını iyi bilen, salih ve takva sahibi bir kimseyi "adil katib" tayin edebilir. Dolayısıyla "adil katib'in"; fıkha uygun olarak düzenlediği akidler, kat'i delil hükmüne geçer!.. Yazılı beyyine olarak Kadı'ya sunulabilir. Zira Resûl-i Ekrem (sav)'in alış veriş akdini yazı ve tesbit ettirmesi, (herhangi bir ihtilaf anında belge olarak kullanılmasını) mü'minlere ta'lim içindir. Fûkaha; iki adil şahidle birlikte yazılı beyyinenin delil olduğunda müttefiktir.(213)

KARİNE VE EMaRELER: Resûl-i Ekrem (sav)'in karine ve emareleri dikkate alarak hüküm verdiği sabittir. Nitekim Abdurrahman b. Avf(ra)'dan rivayet edilen; Bedir savaşında; Resûl-i Ekrem (sav)'e küfrettiği için Ebû Cehil'i bulup-öldürmek azmindedirler, fakat (her ikisi de Ensar'dan oldukları için) Ebû Cehil'in kim olduğunu bilmemektedirler. Hz. Abdurrahman b. Avf (ra)'dan kendilerine Ebû Cehil'i gösterivermesi için istirhamda bulunurlar. Sonuçta ikisi birden Ebû Cehil'in üzerine yürürler ve öldürürler!.. Fakat hangisinin öldürdüğü ihtilaf konusu olur. Resûlullah (sav) "Kılıçlarınızı sildiniz mi?" sualini tevcih eder, silmediklerini öğrenince kılıç üzerindeki kana bakarak karar verir.(214) İbn-i Kesir; Hz. Süleyman (as)'ın çocuğun annesini tesbit hususunda emareleri dikkate aldığını beyan eder.(215) Mecelle'de; "Esbab-ı Hükümden (Hüküm sebeblerinden) birisi dahi karine-i katıadır. Karine-i Katıa; hadd-i yakine (kesin bilgi sınırına) baliğ olan emarelerdir"(216) hükmü kayıtlıdır. Ancak şüphe ve vehim geçerli değildir. Kesin bilgi sınırına yakın olmak zorundadır.

KEŞİF: Kadı; hukuk ve had davalarında, keşif yaparak dava hakkında bir takım deliller bulmaya gayret eder. Resûl-i Ekrem (sav)'in; bir arazi ve ev ihtilafı ile ilgili olarak, Hz. Huzeyfe b. El Yeman'i (ra) keşif yapması için gönderdiği bilinmektedir. Hz. Osman (ra); Hz. Ali (ra) ile Talha b. Ubeydullah (ra) arasında arazi sebebiyle çıkan ihtalafı, bizzat arazınin bulunduğu yere giderek, gerekli incelemeleri yaptıktan sonra hükme bağlamıştır.(217) Hz. Ömer (ra) bir cinayet davasında; olayın vukû bulduğu yere giderek, gerekli incelemeleri yapmış ve katili tesbit etmiştir!.. Bütün bunlar; gerekli durumlarda keşif yapılmasının zarûri olduğunu ortaya koymaktadır.

YEMİN: Hukuk davalarında hükümlere mesnet olacak delillerden birisi de yemindir. Resûl-i Ekrem (sav) Hadramut ve Kinde'li iki şahsın arasında cerayan eden Arazi İhtilafında; önce davacı'dan iddasını delil ile ispat etmesini talep eder. Davacı, bu hususta herhangi bir delil getiremeyince davalı durumunda olan kimseye "Yemin" etmesini teklif eder.(218) Dolayısıyla yemin; ispat için konulmuş bir delil değil, müdafaa usûlüdür.(219) Şafii fûkahası; yeminin hem ispat, hem müdafaa için delil olabileceğini, bu sebeble davalıya teklif edildiği gibi, davacıya da teklif edilebileceği kanaatindedir.

Kendisine yemin teklif edilen davalı; yemin etmezse durum ne olur? İbn-i Ebi Müleyka Basra'da kadılık görevini eda ederken, kendisine gelen bir dava ile ilgili olarak Müfti İbn-i Abbas'dan bilgi almak ister. İbn-i Abbas (ra) "-Davacıdan delil getirmesini iste!.. Şayed delil getiremezse, davalıya yemin teklif et!.. Davalı yeminden kaçınırsa (Nûkûl ederse) aleyhine hüküm verebilirsin"(220) buyurur. Hudud cezaları ve kısas'ta davalının yeminden kaçınması; hüküm için yeterli sebeb değildir!.. Bu hususta ittifak vardır. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Beyyine (Delil) getirmek iddia eden (davacı olan) kimsenin üzerinedir. Yemin etmek ise; inkar edene (davalıya) düşer"(221) buyurduğu bilinmektedir. Ukûbat bahsinde; f?hil-i meçhul cinayetlerde "Kasame'nin" nasıl yerine getirildiği üzerinde durmuştuk!..(222)

Hanefi fûkahası Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Sizden biriniz yemin edecek olursa Allah (cc) adına yemin etsin veya terketsin" ve "Kim Allah'tan başkasının üzerine yemin ederse, şirk koşmuş olur" Hadis-i Şeriflerini esas alarak; Allahû Teala (cc)'dan başkası üzerine yemin edilmeyeceğinde ittifak etmiştir. Yemin bazı hallerde Allahû Teala (cc)'nın sıfatlarını zikretmekle te'kid kazanır. Buna "Tağliz" etme (Şiddetlendirme) denilir. Şöyle ki: "Kendisinden başka ibadete layık hiçbir mabûd olmayan, Rahman, rahim ve din gününün sahibi olan, gizli ve aşikar ne varsa hepsini bilen Allahû Teala (cc)'ya yemin ederim ki: -İddia sahibi olan (davacı) falan kimsenin benim üzerimde iddia ettiği ..................... yoktur. İddia olunan ...................'nın durumu şöyle, şöyledir vs." Mü'min, muttaki ve alim olan kimseler için tağliz etmeye (Şiddetlendirmeye) gerek yoktur.(223) Zimmet ehli yahudiler: "Musa (as)'ya Tevratı indiren Allah'a yemin ederim ki" diye yemine başlar. Hristiyan ise: "İsa (as)'ya İncili indiren Allah'a yemin ederim ki" diyerek, iddia sahibinin sözlerini reddeder.(224) Namus ve şeref üzerine; putperestlere dahi yemin ettirilmez!.. Kaza makamında bulunan kimse; Allahû Teala (cc)'dan başkasının üzerine yemin yaptırmadığı gibi (Kendiliğinden) başka şekilde yemin eden kimsenin, yeminini de kabul etmez. Fûkaha'dan bir kısmı; Allah (cc) korkusunun azaldığını ve hesab şuurunun zaafa uğradığını dikkate alarak; talak (Karısının boş olması) üzerine de yemin ettirmenin caiz olacağını ileri sürmüşlerdir.(225) Zira; talak (boşanma) üzerine yemin eden kimse zararını gözönüne alarak yalan söylemekten sakınabilir. Bu gerekçenin tutarlı olup olmadığı tartışılabilir.

HAKİMİN (KADI'NIN) ŞAHSEN BİLMESİ VE KANATİ: İslam fıkhında; kaza işleriyle meşgul olan (Kadılık görevini yapan) kimsenin şahsî kanaatlarıyla hüküm vermeleri mümkün değildir. Zira Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Ben de ancak fani bir insanım. (Beşerim). Siz bana birçok davalar getiriyorsunuz. Sizlerden biri, diğer tarafa nazaran beni ikna etmede daha kabiliyetli ve muktedir olabilir. (Meselesini daha beliğ anlatabilir). Ben de ondan işittiğime göre hükmederim. Verdiğim bir hükümle bir kimseye hakikatte din kardeşine ait bir şeyi verecek olursam, o kimse asla almasın. Zira benim ona, o şekilde vermiş olduğum şey ancak ateşten bir çadır"(226) buyurduğu bilinmektedir. Bazı rivayetlerde: "Dilerse o ateşi alsın, istemezse bıraksın" ziyadesi vardır. Dikkat edilirse Resûlullah (sav) getirilen delilleri esas alınmasını ve ona göre hükmedilmesini emretmiştir. Şahsi kanaat; "Zahiri Hakkı" tesbit için geçerli değildir. Hudud davalarında ve kısas'ta; kadı şahsi bilgisine ve kanaatine dayanarak hüküm veremez.(227) Hukuk davalarına gelince; eğer kadı bir olaya şahid durumunda ise; mü'minin hakkının zayi olmaması için, dava'nın başka bir kadı'ya götürülmesini ve kendisinin şahid olarak gösterilmesini teklif eder. Dolayısıyla; hakkın ihyasını bu şekilde temin etmiş olur. Ancak aynı anda hem kadı, hem şahid olamaz. Çünkü töhmet ve sui-zan sözkonusu olur.

Bu Hadis-i Şerif aynı zamanda; meselelere vakıf olan ve güzel izah edilebilen vekillere ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır. Gerek davacı, gerek davalı; hakkında kendi adına talep edebilecek bir vekil tayin edebilir.(228) İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha) bu hususta iki tarafın da rızasının esas olduğunu beyan etmiştir. İmameyn'e göre; rıza şart değildir. Çünkü bu vekaleti ilgilendiren bir durumdur. Belağat yeteneği olmayan ve davasını anlatmakta güçlük çeken bir kimsenin; iddiasını vekili vasıtasıyla gündeme getirmesi mümkündür. İmam-ı Serahsi bu hususta bir misal vermektedir: Resûl-i Ekrem (sav) arzedilen bir davada; taraflardan biri muhakeme usûlünü gayet iyi bilmekte ve fasih konuşmaktadır. Diğer taraf ise o konularda hiçbir bilgi sahibi değildir. Haklı olduğu halde; muhakeme usûlünü bilmediği ve güzel bir şekilde meseleyi ortaya koyamadığı için, davayı kaybeder. Fakat bu sırada Resûlullah (sav): "Bir kimse; sahte deliller ortaya atarak davayı kazanır ve kardeşinin hakkını da alırsa cehennemden bir ateş parçası almış olur" buyurdu. Kendisini güzel müdafaa eden ve muhakeme usûlünü bilen şahıs, hakikati itiraf etti ve hak sahibine verildi"(229) Günümüzde "Avukatlık" yaygın olan bir meslektir. Haklı ve haksız (avukat) mutlaka; kendisine ücret ödeyen kimsenin davayı kazanmasını arzu eder!.. Kaldı ki; beşeri kanunlar sözkonusu olduğu için ahiret mesûliyeti üzerinde fazlaca durulmaz!.. İslam fıkhında vekil; mutlaka "hakkın sahibine iade edilmesi" hedefini gözetmek zorundadır. Belli bir ücret karşılığında "Vekil" olmuşsa, ecir (İşçi) durumuna geçer.(230) Hz. Ali (ra) dava takip etmeyi sevmediği için; Kardeşi Akil b. Ebû Talib (ra) onun vekili olarak davalarına girmiştir. Akil ihtiyarlayınca; Hz. Ali (ra), Kardeşinin oğlu Abdullah b. Cafer'i vekil tayin etmiştir.(231) Serahsi; hem Akil'in, hem Abdullah b. Cafer'in alim, zeki ve hazır cevap olduklarını kaydeder, İslam fıkhında her çeşit dava için vekil tayin etmek sahihtir. Elbette; bu husustaki fıkhi hükümlere riayet etmek farzdır.

Kaza işleriyle meşgul olan kimselerin; huzur ve güvenlerini sağlamak şarttır. Dolayısıyle mahkeme anında; taraflar, vekilleri ve dinleyicileri uyaracak ve kadı'ya (hakimlere) yardımcı olacak kimselere ihtiyaç vardır.(232) Muhakeme ve murafaa işlerinin düzgün yürümesi için "Ulû'lemr" gerekli tedbirlerin alınmasını sağlar.

Hanefi fûkahası; hem davacı, hem davalı'nın kadı huzurunda hazır olmasını esas almıştır. Gerek iddia sahibinin (Davacı'nın) delilleri ortaya koyabilmesi, gerek davalı'nın kendini müdafaa edebilmesi; beraber kadı (hakim) huzuruna çıkmalarına bağlıdır. Eğer iddia sahibi ile davalı ayrı ayrı şehirlerde oturuyorlarsa durum ne olacaktır? Bu durumda; davaya bakan mahkeme, gaibin ikamet ettiği şehirdeki Kadı''ya mektupla durumu bildirir. Buna fıkıhta "Kitabu'l Kadı ile'l Kadı" (Hakim'den, Hakime yazışma) denilmiştir.(233) İddia sahibinin (Davacı'nın) beyanları dikkate alınarak; yakalanamayan davalı hakkında da, hükme varılamaz. Essah olan kavle göre; davalı hazır oluncaya kadar, iddia sahibinin (Davacı'nın) dinlenmesi de caiz değildir.(234)