Kazanın mahkemenin önemi -yargı faaliyetlerinin önemi

Kazanın mahkemenin önemi -yargı faaliyetlerinin önemi islamseli.net islami forum dini forum Arşivi Kazanın mahkemenin önemi -yargı faaliyetlerinin önemi

Bilindiği gibi İslam dininin temel hedefi; insanların can, mal, nesil, akıl ve din emniyetlerini sağlamak, hürriyetlerini muhafaza etmek ve zulmü ortadan kaldırmaktır. Bunun gerçekleşebilmesi ve nizamın sağlanması için Kaza'nın (Mahkeme, Yargı faaliyetlerinin) sıhhatli olması zarûridir. Hanefi Fûkahası: "Kaza, muhkem bir farzdır"(75) hükmünde ittifak etmiştir. Hak ve hürriyetler ihtilaf konusu haline gelince; İslam'ın o husustaki hükmünün açıklanması zarûri olur. Dürri'l Muhtar'da: "Kaza lugatta hükmetmek, hüküm vermek manasınadır" denilmiştir. İbn-i Abidin bu metni şerhederken, kaza kelimesinin bunun dışında: "Bir işi bitirmek, eda etmek, ihtiyacı gidermek, yaratmak, hayatın sona ermesi ve takdir etmek" gibi manalara da geldiğine işaret etmektedir.(76) İslami Istılah'ta "Belli (Hususi) bir metodla; husûmetlerin (düşmanlıkların, ihtilafların) ortadan kaldırılması ve anlaşamayan kimselerin arasının bulunmasına kaza denir"(77) tarifi esas alınmıştır. Bunun dışında: "Dünyevî mesalihi temin bakımından kendisinde çoğu zaman ihtilaf vuku bulan birbirine yakın ictihadi meselelerde bağlayıcı bir hüküm tesisidir" şeklinde de tarif edilmiştir. Feteva-ı Hindiyye'de: "Ammenin (ümmetin) velayetini üzerinde bulunduran şahıstan sudur eden ve uyulması lazım gelen hükme kaza denir. Hızanetü'l Müftin'de de böyledir"(78) denilmektedir.

1816 Resûl-i Ekrem (sav)'in ilk dönemlerde; adlî, idarî, icraî, askerî ve siyasî işleri bizzat kendisinin yürüttüğü bilinmektedir. Bu arada Sahabe-i Kiram'ı bizzat yanında eğitmiş, cihad sonucu elde edilen beldelere "Kadı" tayini yapmıştır. Mesela: Resûlullah (sav) bir davada hüküm verme hususunda Hz. Amr b. As (ra)'ı görevlendirmiştir. Hz. Amr b. As; ihtilafın çözümüne memur edilince: "Ey Allah'ın Resûlü!.. Senin yanında ve huzurunda mı davacılar arasındaki ihtilafa bakmam gerekiyor?" diyerek işin güçlüğünü ihsas ettirir. Resûl-i Ekrem (sav) "-Evet benim huzurumda davaya bakacaksın" buyurur. Hz. Amr b. As (ra): "-Ya Resûlallah!.. Hangi esas üzerine hüküm vereceğim?" diyerek, dava usûlünün mahiyetini öğrenmeye çalışır.(79) Bunun gibi bir-çok misal zikretmek mümkündür. Resûl-i Ekrem (sav)'in tayin ettiği ilk kadı Hz. Ali (ra)'dir ve Yemen'e gönderilmiştir.(80) Hz. Ali (ra) kaza mesûliyetinin ağırlığını düşünerek: "-Ey Allah'ın Resûlü!.. Beni Yemen Vilayetine kadı olarak gönderiyorsun. Oysa ben bu vazife için çok genç ve tecrübesiz sayılırım" diyerek ma'zeret beyan etme ihtiyacını duyar. Resûl-i Ekrem (sav) bunun üzerine: "-Allah'ım!.. Sen Ali'yi sırat-ı müstakiym'de yürüt ve onun dilini hak üzere sabit kıl" diyerek dua buyurur. Hz. Ali (ra) bu duanın bereketiyle ilgili olarak "-Nefsim yed-i kudretinde bulunduran Allahû Teala (cc)'ya andolsun ki; artık o günden sonra iki kişi arasında hükmettiğim zaman asla şüpheye düşmedim" demiştir.(81) Resûl-i Ekrem (sav) Hz. Ali (ra)'den sonra Hz. Muaz b. Cebel'i Yemen'e kadı olarak göndermiştir.(82) Hz. Attab b. Esed'in, Hz. Ömer'in, İbn-i Mesû'd ve Zeyd b. Sabit'in (r.anhum) Resûl-i Ekrem (sav)'in tayin ettiği kadılar arasında yer aldığı bilinmektedir. Necran Hristiyanlarının müracaatı üzerine; Ebû Ubeyde b. Cerrah'ı (ra) onlara kadı olarak göndermiştir. İmam-ı Serahsi (rha) ilk dönemlerde kadıların; (fetva verdikleri için) müfti olarak da isimlendirildiğini kaydetmektedir.(83)

1817 Ukûbat'lar bahsinde; Resûl-i Ekrem (sav)'in cezaları bizzat tatbik ettiğini ve bu hususta takip edilecek usûlü belirlediğini izah etmiştik.(84)

1818 Müslümanların azınlıkta olduğu veya gayr-i müslimlerin galip bulundukları ülke'de; müslümanlar nasıl hareket edeceklerdir? Zira küfre rıza gösterme ve küfür ahkamına tabi olma hakları yoktur. Bu hususta farklı rivayetler vardır. İbni Abidin: "Fetih'te bu konuda şöyle denilmektedir: Eğer görev verecek sultan (Ulû'lemr) yoksa veya kendisinden görev alınacak bir yetkili bulunmazsa -ki bazı müslümanların yaşadığı bölgelerde olduğu gibi- o bölgelerde gayr-i müslimler hakim olmuşlar, müslümanlar bir bakıma azınlıkta kalmışlar veya müslümanlar mahkûm durumda, gayr-i müslimler hakim durumdadırlar. Kurtuba'da bugün olduğu gibi. Bu durumda ne yapılmalıdır? Gerekli olan, müslümanların kendi aralarından birine bu görevi vermeleridir. Onda ittifak etmeleri vaciptir. Onu kendilerine imam olarak seçerler, o da kadı tayin eder. Böylece kendi aralarında vukû bulan hadiselerin yargı organlarına aktarılması sağlanmış olur. Yine buralarda kendilerine Cum'a namazı kıldıracak bir imam nasbederler."İnsanın mutmain olduğu, kabul edebileceği görüş de bu olsa gerek. Bu görüş istikametinde amel edilmelidir"(85) hükmünü zikretmektedir. İbni Abidin'in: "İnsanın mutmain olduğu, kabul edebileceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş istikametinde amel edilmelidir" demesinin sebebi; bazılarının gayr-i müslimlerin tayin ettiği kadı'lara müracaat edebileceği yolundaki görüşlerini reddetmek içindir. Hanefi fûkahası; istila anında mü'minlerin kendi içlerinden bir İmam seçmelerinin vacip olduğunda müttefiktir. İstilaya uğrayan bir İslam beldesi derhal "Darû'l Harb" durumuna geçmez. Ancak orada küfür ahkamı İcra olunur ve orada İslam ahkamı ile hükmedilmez, müslümanlar kendi içlerinden seçtikleri Kadı'ya müracat etmezlerse Darû'l Harbe dönüşür.(86) Dikkat edilirse burada "Müslümanların kendi içlerinden seçtikleri kadı'ya müracaat etmemeleri" hassaten zikredilmektedir. Sonuç olarak: İslami yönetimin; teşrii, tebliğ, icra ve kaza hususunda şer'i hududlara riayeti şarttır. Şimdi Kaza (Mahkeme-yargı faaliyetleri) üzerinde duralım.(87)