Günlük hayat ve yaşam nasıl olmalıdır

Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Seni Allahû Teala (cc)'yı anmaktan alıkoyan her şey kumardır"(209) buyurduğu bilinmektedir. Mü'minler; konuşmaya başlarken veya herhangi bir işi yaparken "Besmele-Hamdele ve Salvale" getirmeyi ihmal etmemelidir. Kur'an-ı Kerîm'in ilk nazil olan ayet-i Kerîme'si: "- Yaratan Rabbinin adıyla (Besmele Çekerek) oku"(210) mealindedir ve emir sıgasıyla inzal buyurulmuştur. Bu emir sadece Peygamberimiz Efendimize değil, bütün müminleredir. Çünkü Usûl-i Tefsir'de önemli kaidelerden birisi de: "Sebebin hususi olması, hükmün umûmi olmasına mani değildir"(211) hükmü ile ifade edilmiştir. Esasen Allahû Teala (cc)'nın adını zikretmeden yapılan her işte, bereketsizlik ortaya çıkar.(212) Malum olduğu üzere; haram olan herhangi bir işi yaparken besmele çekilemez. Fukaha; "Haram li aynihi" olan herhangi bir yiyeceği, kasden besmele çekerek yiyen kimsenin küfre gireceğinde ittifak etmiştir. Her işe; Allahû Teala (cc)'nın adı ile başlama şuuru, "Helal" ve "Haram" hududlarına riayeti kolaylaştırır. Zira "besmele" ile başlayamayacağı hiçbir işi yapmama itiyadı zamanla gelişir.
Her an; zikir ve ibadet içerisinde olan varlıklar meleklerdir. Zira onların fıtratı, bu esasa dayanır. Neşe içerisinde yaşamak, dinlenmek, eğlenmek ve zevklerini tatmin etmek, insanın fıtratı içerisinde mevcut olan duygulardır. Sürekli keder ve üzüntü içerisinde olmak; insanın dünyaya bakışını değiştirir. Mü'min'in neşe ve kederde itidal üzere olması esastır. Resûlullah (sav)'ın: "Allah'ım!.. Kederden ve üzüntüden sana sığınırım"(213) şeklinde dua buyurduğu bilinmektedir. İslami hududlara bağlı kalmak kaydıyla; latife, şaka, mizah ve nükte yapmak mümkündür. İnsanları güldürmek ve eğlendirmek niyetiyle de olsa; yalan söylemek haramdır. Resûl-i Ekrem (sav): "Etrafındakiler gülsün diye konuşup da, yalan söyleyenlere yazık, çok yazık"(214) buyurmuş ve onların acınacak bir duruma düştüklerini beyan etmiştir. Bilindiği gibi insanların şeref ve haysiyetleri; şer'i hududlarla muhafaza edilmiştir. Latife, şaka ve mizah niyetiyle de olsa; o hududlara, hiç kimse tecavüz edemez. Ayrıca işi-gücü latife ve mizah olan kimse; cemiyet içerisinde güvenini kaybeder. Resûl-i Ekrem (sav)'in zaman zaman latife yaptığı; fakat daima doğru söylediği bilinmektedir. Nitekim Tirmizi'nin "Şemail" isimli eserinde şu hadise buna misal olarak verilmektedir. İhtiyar bir kadın Resûl-i Ekrem (sav)'e gelerek: "- Ya Resûlallah!.. Beni cennete koyması için Allahû Teala (cc)'ya dua buyur" temennisinde bulunur. Bunun üzerine Resûlullah (sav): "- Ey fülan'ın annesi!.. İhtiyar kadın cennete giremez" buyurmuş, kadın da hiç cennete giremeyeceğini zannederek ağlamaya başlamıştır. Kadının bu durumuna şahid olan Resûl-i Ekrem (sav) sözünün maksadını açıklayarak: "- İhtiyar kadın cennete yaşlı olarak giremeyecek!.. Allah (cc) onu yeniden yaratacak, genç bakire olarak girecek" buyurdu ve ona şu ayeti okudu: "Hakikat biz onları; yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır; onları bakire, eşlerine düşkün ve yaşıtları kılmışızdır"(215)
Bilindiği gibi mü'minler'in; yeryüzü müstekbirlerine karşı cihad etmeleri farzdır. Kafirlerin; islam topraklarına tecavüz etmeleri halinde bu "Farz-ı Ayn" olan bir ibadet durumuna gelir. Muhakkak ki cihad; kuvvet ve kudrete dayanan bir hadisedir. Bu sebeble; mü'minlerin güçlü-kuvvetli olmaları gerekir. Bu noktada karşımıza "Spor ve müsabaka" hadisesi çıkar. Hz. Ali (ra)'nin çok hızlı koşan birisi olduğu muteber kaynaklarda zikredilmektedir. Resûl-i Ekrem (sav)'in; Hz. Aişe (ranha) validemizle iki defa yarıştığı, ilk koşuda Hz. Aişe'nin, ikinci koşuda da Hz. Peygamberin yarışı önde bitirdiği bilinmektedir.(216) cihad noktasından o dönemde oldukça öneme haiz bulunan "ok atmak" teşvik edilmiştir. Ok atma ve kılıç kullanma eğitimi yapanlara Resûl-i Ekrem (sav)'in "Haydi atın! Bende sizinle beraberim"(217) diyerek, onları teşvik ettiği sabittir. Cihadın önemli unsurlarından birisi de; ata iyi binmektir. Peygamberimiz'in at yarışı yaptırdığı ve birinci gelene armağan verdiği rivayet edilmiştir.(218) Ata iyi binmek, güzel kılıç kullanmak ve okları hedefine isabet ettirmek; o dönemde, cihad için zarûridir. Bunun dışında Sahabe-i Kiram'a "Yüzme öğrenmelerini ve çocuklarına öğretmelerini" tavsiye buyurmuştur. Bütün bunlar dikkate alındığı zaman; şer'i hududlara (Tesettüre riayet etmek ve kumara alet etmemek) riayet etmek şartıyla spor yapmak müstehabtır. Hatta Resûl-i Ekrem (sav)'in; o dönemde hiç kimsenin yenemediği pehlivan Rûkane ile güreş tuttuğu ve onu yendiği bilinmektedir.(219) Cahiliye döneminde; araplar arasında horoz, manda ve tosun gibi hayvanları döğüştürmek yaygın bir adettir. Zevk ve eğlence için; hayvanlara eziyyet etmek Resûl-i Ekrem (sav) tarafından yasaklanmıştır. "Boks Müsabakalarında" da; insanların birbirlerine eziyet etmesi sözkonusudur. Hayvanlara eziyyet etmek yasaklanınca; insanların birbirine eziyyet etmesi, evleviyetle yasaktır. Nitekim Resûlullah (sav); av kasdı olmaksızın, canlı hedefler üzerinde ok talimi (Müsabaka) yapılmasını kabul etmemiştir. Zira bu fiilde de; canlılara eziyyet ve haksız tasarruf sözkonusudur. Günümüzde yaygın olan; Futbol, voleybol, tenis ve basketbol gibi müsabakalar Resûl-i Ekrem (sav) ve Sahabe-i Kiram döneminde mevcut değildir. Bunlar genellikle, belli kişiler tarafından oynanan, binlerce kişi tarafından da seyredilen müsabakalardır. Oynayanların spor yaptığı kabul edilebilir; fakat seyredenler için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. (Maalesef başta Spor-toto olmak üzere; bir-çok organizasyonlar, bu spor dallarını kumara alet etmektedirler.)
Satranç, tavla, dama ve ondört taş gibi oyunlar hususunda Fûkaha farklı görüşler ortaya koymuştur. Bunun sebebi; bu oyunların Sahabe zamanında yaygınlık kazanmasıdır. Önce satranç'ı ele alalım: Satranç; Brahman Sissa adında bir hintlinin, Hind Kralı "Balhait'i" eğlendirmek için, o zamanki Hind ordusunun yapısını esas alarak uydurduğu bir oyundur. Sanskrit dilinde dört demek olan "Çatur" sözcüğü ile; kısım anlamına gelen "Anga" sözcüğünü, birleştirerek "Çaturanga" olarak isimlendirmiştir. Bu oyun İran ve çevresinde oynanmaya başlanınca "Çatrang" adı ile anılır bir hale gelmiştir. İslam orduları İran'ı fethedince "Çatrang" oyunu ilgilerini çekti ve bunu arapçada "Satranç" olarak nitelendirdiler. İran'ın Fethi Hz. Ömer (ra)'ın döneminde gerçekleşmişti. Dolayısıyla satranç oyunu Sahabe-i Kiram döneminde bilinmekteydi. Sahabe-i Kiram bu oyunun fıkhi hükmü hususunda ihtilaf etmiştir. İbn-i Abbas (ra) ve Ebû Hureyre (ra) mübahlığı üzerinde durmuş, Hz. Ali (ra) ve diğer bir kısım sahabe de kumar noktasından ele alarak "Haramlığı'na" hükmetmiştir. Hanefi fûkahası "Satranç" üzerinde hassasiyetle durmuştur.(220) Molla Hüsrev "Kimin şahidliğinin kabul, kimin edilmeyeceğini" tasnif ederken şunları zikreder: "Satrançla kumar oynarsa yahud satrançla oyalanıp namazı terkederse, şahidliği kabul edilmez. Çünkü bunlardan her biri (Kumar ve namazı terk) aşağılığa delalet eden büyük günahlardandır. Fakat kumar oynamadan ve namazı terk etmeden; sadece satranç oynamak bize göre mekrûh ise de, İmam-ı Şafii (rha)'ye göre mübah olmakla onda ictihada mesağ vardır."(221) Tavla, dama ve ondört taş için Fûkaha: "- Eğer bunlarla kumar oynanırsa; kumarın nass'la haram kılındığı bilinmektedir. Fakat kumar oynanmazsa; o zaman abesle iştigaldir. Bu noktada da "Mekrûh" olduğu sabittir" hükmünde müttefiktir. Sonuç olarak; oyunun ismi ve mahiyeti ne olursa olsun, kumara alet edildiği müddetçe "Haram"dır. Bunun bir "Çay içmek" olmasıyla; büyük meblağlarda olması, arasında fark yoktur. Çünkü kumar; kitap, sünnet ve Sahabe-i Kiram'ın icmaı ile haramdır. Bu hususta hiçbir ihtilaf yoktur. Herhangi bir oyun; namazın zamanında edasına zarar veriyor veya terkine sebeb oluyorsa, oynanmaması vacip olur. Çünkü namazın terkine sebeb olması; ma'siyete vesile sayılır. Kumar oynamadan ve namazı terketmeden; herhangi bir oyunun oynanması (Satranç, Tavla, vs..) mekruhtur. Zira (abesle iştigal ve) zamanı boşa harcamaktır.

Şimdi "Müzik" üzerinde duralım. Maalesef "Müzik ruhun gıdasıdır" sözü herkesin dilinde!.. Bilindiği gibi Müzik; insanların ses ve alet ile icra ettikleri malum sanatın adıdır. Hanefi fûkahası Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Çalgı aletlerini, kendi arzusuyla dinlemesi insan için ma'siyettir. O çalgı meclisinde oturmak faasıklıktır ve çalgı sesiyle zevklenmek küfran-ı nimettir" Hadis-i Şerif'ini zahirini esas alarak, müziğin haram olduğunu beyan etmiştir. İmam-ı Merginani; bir deynek çubuğun, yere ahenkli şekilde vurulmasından çıkan sesin dahi "Müzik" hükmüne dahil olduğunu zikreder.(222) İmam-ı Serahsi; kendini dinlendirmek ve yalnızlığını defetmek için (Harama vesile olmamak kaydıyla) caiz olduğunu zikretmiştir. İmam-ı Merginani'ye göre bu da caiz değildir.(223) Sadece savaşta vurulan kös ve düğünlerde çalınan def müstesnadır. Resûl-i Ekrem (sav) düğün ve bayramlarda def çalmaya müsaade etmiştir.(224) İbn-i Nüceym: "Mücerred teganni (Mûsiki dinlemek ve söylemek) hususunda ûlema ihtilaf etmiştir. Bazılarına göre bu mutlak haramdır. Şeyhülislam Hulvani bu görüştedir. Diğer bazılarına göre; usanç ve yalnızlık anlarında sırf bu halden kurtulmak için caizdir. Fakat harama vesile olmaması esastır. Bu da Serahsi'den nakledilmiştir"(225) hükmünü zikrediyor. İmam-ı Şafii (rha) ve İmam-ı Malik (rha)'in düğün merasimlerinde çalınan mûsikinin hiçbir mahzuru olmadığına hükmettikleri bilinmektedir. İmam-ı Gazali "İhya" isimli meşhûr eserinde; müzik hakkında varid olan bütün ihtilafları zikrettikten sonra, müziğin tek bir hükme bağlanamayacağını, durumuna göre "haram, mekrûh, mübah ve müstehab" olabileceğini kaydetmektedir.(226) Bu konuya; ayrı bir bölüm tahsis etmiştir. Zahiriye mezhebi (ve sema'yı esas alan bazı tarikatlar) ise; müziğin her çeşidinin helal olduğunu esas almış!.. Hem Hanefi, hem Şafii fûkahası, "Müzik icra eden kadın olur ve dinleyenler onun sesinden şehevi hislere kapılırlarsa, bu kat'i olarak haramdır" hükmünde müttefiktir. Sözleri ve müziği; İslami hükümlerin reddini esas alıyorsa, bunun (Müzikli veya müziksiz) icra edilmesinin caiz olmayacağı malûmdur.

Bazı insanlar: "Köpek ulumasını, baykuş ötmesini, evden çıkınca kedi veya köpek görme hadisesini uğursuzluk sebebi" sayarlar. Ayrıca bazı harf ve rakamlar "uğursuz" ilan edilir. Maalesef içinde yaşadığımız cemiyette; hergün bu tip insanlara rastlamak mümkündür. Şimdi bu konu üzerinde duralım. Kur'an-ı Kerîm'de: "Gerek yeryüzünde, gerek nefislerinizde vukû bulan hiçbir musibet yoktur ki, onu bizim yaratmamızdan önce, bu kitapta (Levh-i Mahfuzda) yazılı olmasın. Şüphesiz bu Allahû Teala (cc)'ya göre pek kolaydır"(227) hükmü beyan buyurulmuştur. Büyük veya küçük; meydana gelen veya gelecek olan her hadise, levh-i mahfuz'da kayıtlıdır.(228) Meydana gelen hiçbir olay; şunun veya bunun uğursuzluğu sebebiyle ortaya çıkmaz. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "İslam'da teşe'üm (uğursuzluk) yoktur. En hayırlısı tefe'üldür"(229) buyurduğu bilinmektedir. Cahiliye döneminde araplar; vehimlerine ve hayal güçlerine dayanarak, bir-çok olayı uğursuzlukla izah ederlerdi. Mesela: Şevval ayında evlenmenin uğursuzluk sebebi olduğuna inanmışlardı. Resûl-i Ekrem (sav), Hz. Aişe (ranha) validemizi Şevval ayında nikahlayarak bu hurafeyi darma-dağın etmiştir. Fûkaha "Şirkû'l esbab" (Sebeblerle koşulan şirk) üzerinde hassasiyetle durmuştur. İbn-i Abidin "Haram" olan ilimleri tasnif ederken: "Bir takım çizgi ve noktalardan meydana gelen şekillerle, malum kaideler tahtında harfler çıkaran ve bunlardan ileride olacak şeylere delalet eden cümleler kuran bir ilimdir. (İlm-i Remil) Bunun kat'i haram olduğu malumdur"(230) hükmünü zikreder. Hurûfilik ve bahailik; harfleri ve rakamları (Uğurlu-uğursuz) ayırımına tabi tutarak, putlaştırmıştır. "Noktavilik" için de aynı şeyler söylenebilir. Mü'minler; teşe'üme (Uğursuzluk saymaya) asla itibar etmezler.