سْــــــــــــــــــــــم- ِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Hamd,alemlerin sahibi olan sübhanallahu teala içindir.Onun kulu ve Rasulü olan Muhammed (s.a.v) e selatu selam olsun.

KÜFÜR TOPLUMUNDAKİ MÜSLÜMANLARIN AKİDELERİNDEN TAVİZ Vermemek ŞARTIYLA KAFİRLERDEN VE KANUNLARINDAN İSTİFADE ETMELERİ

Allah Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve sahabeleri Radıyallahu Anhum yaklaşık onüç yıl Mekke'de bir küfür toplumu içinde yaşadılar. Bu süre içinde de onlar gerektiğinde akidelerine bir zarar gelmemesi şartıyla müşriklerin kanunlarından istifade ettiler.

Mekke müşriklerinin kanunlarından biri de; kendi kabilelerinden kuvvetli bir kişi başka birisini himayesi altına aldığında artık o kimseye dokunulmamasıydı.

Müşriklerin bu kanununu bilen Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve sahabeleri bundan yararlanmışlardır.

Örneğin; Ebu Talib Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i himayesi altına almış, bu sayede Rasûlullah tebliğini rahatlıkla sürdürebilmiş ve müşriklerin birçok işkence ve eziyetlerinden emin olmuştur.

Ebu Talib ölüp Rasûlullah'ı himaye eden kimse kalmayınca Kureyş müşriklerinin baskı ve eziyetleri artmıştır. Bu ve başka bazı sebeplerden dolayı bu yıla hüzün yılı denmiştir. Çünkü Ebu Talib'in ölümü ile İslâm daveti çok sıkıntı çekmiştir.

Yine Kureyşliler Ebu Bekir Radıyallahu Anhu'ı Mekke'den çıkardıklarında bir kabile reisi olan İbnü-d Değine'yi karşılarında buldular. İbnü-d Değine onun ne kadar iyi, yardımsever bir kişi olduğunu bildiği için, kavminin onu bu şekilde yurdundan sürülmesinden hoşnut olmadı ve onu kabilesine karşı himayesi altına aldı.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus vardır:

Gerek Rasûlullah gerekse sahabeler kâfirlerin kanunlarından istifade etmek için akidelerinden asla Taviz vermemişlerdir.

Müşrik ve kâfirlerin karakteristik özelliklerinden birisi de;

Müslümanların kendi kanunlarından yararlandıklarını gördüklerinde bu faydayı engellemek için ellerinden geleni yapmaları, hatta gerekirse kendi koydukları kanunları bile değiştirmeleridir.

Kureyş müşrikleri himaye kanunundan Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in istifade ettiğini gördüklerinde Ebu Talib'e o zamana kadar hiç alışılagelmemiş, himayeyi bozucu bazı tekliflerde bulunmuşlardır. Öncelikle gidip Ebu Talib'den güzel sözlerle bu himayeden vazgeçmesini istemişlerdir. Ebu Talib bunu kabul etmeyince ona Rasûlullah'ı kendilerine vermesi karşılığında, Kureyş'den zengin ve şerefli bir kişinin çocuğunu vermeyi teklif etmişlerdir.

Ebu Talib bunu da kabul etmeyince artık Ebu Talib'e tehditde bulunmaya, baskı yapmaya başladılar. Hatta ona:

- "Eğer himayeden vazgeçmez ve yeğeninin bizim ilahlarımıza laf atmasına ve bizi akılsızlıkla itham etmesine engel olmazsan biz onunla ve seninle savaşırız" dediler.

Ebu Talib bu baskılara dayanamayıp Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e haber göndererek:

- "Ey yeğenim! Kavmin bana gelip şöyle şöyle dedi. O halde bana ve kendine acı. Ve takat getiremeyeceğim bir şeyi bana yükleme." dedi.

Peki Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunun üzerine ne dedi; müşriklerin bu himaye kanunundan istifade etmek için akidesinden Taviz verip tebliğ vazifesinden vaz mı geçti?

Asla!

Bilakis O, Ebu Talib'in himayeden vazgeçmesi halinde başına neler gelebileceğini bildiği için, akidesinden hiç bir Taviz vermeden Allah'a tam bir teslimiyetle şöyle dedi:

- "Ey Amca! Allah'a yemin ederim ki güneşi sağ elime, ay'ı da sol elime koysalar yine de bu işi Allah bu dini galip kılıncaya veya ben helak oluncaya kadar bırakmam."

İşte bu noktada dininden ve akidesinden hiç Taviz vermeyen Müslümana Allah-u Teâlâ'nın yardımını görüyoruz.

Kendisi müşrik olduğu halde Ebu Talib bu sağlam inanç ve samimi bağlılık karşısında Kureyşlilerin kendisine yapabileceği her türlü eziyeti göze alarak Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e:

- "Ey kardeşimin oğlu! Git istediğini söyle. Allah'a and olsun ki seni hiç bir şeyden dolayı terk etmem, yardımımı da kesmem" diyerek himayeye devam edeceğini bildirdi.

Ebu Bekr Radıyallahu Anhu'yu himayesine alan İbnü'd Değine'ye karşı Kureyş önceleri sesini çıkarmamıştı. Ebu Bekr kendisine bir mescid yapmış ve burada namaz kılıyor, Kur'an okuyordu. Ebu Bekr'in Kur'an okuyuşunu duyan Kureyşli kadın ve çocuklar gelip onu dinlemeye başladılar. Bunun üzerine Kureyşliler İbnü-d Değine' ye gelip ondan Ebu Bekr'in ibadetlerini açıktan yapmasına engel olmasını istediler.

İbnü-d Değine Ebu Bekr'e gelip kendisine ancak ibadetlerini gizli olarak evinde yapması şartıyla himayeye devam edebileceğini, aksi takdirde himayeyi kendisine iade etmesi gerektiğini bildirdi. Peki Ebu Bekr' in tavrı ne oldu? Böyle bir şarta bağlı himaye kanununun akidesiyle çatıştığım gören Ebu Bekir Radıyallahu Anhu hemen onun himayesinden vazgeçip, kendisinin Alemlerin Rabbi olan Allah' in himayesine girdiğini bildirdi. Çünkü Ebu Bekir Radıyallahu Anhu böyle geçersiz ve akidesine zıt bir şarta bağlanan himayeyi kabul etmenin İslam'dan Taviz vermek demek olduğunu bildiği için böyle bir himayeyi reddetmiştir.

Zaten Ebu Bekir Radıyallahu Anhu, İbn-ud Değine'nin koştuğu şartları baştan kabul etmemişti. Onun susması bu şartları kabul ettiği manasına gelmez. Pratikte bu şartların aksine hareket etmesi onları kabul etmediğini göstermektedir.

Çünkü o; İslami Harekette, açıktan davet devresinde, önce insanlara İslam'ı tebliğ edip, daha sonra elinde tebliğ yapma imkanı olduğu halde, bir takım geçersiz sebeplerle tebliğcinin tebliğden vaz geçmesinin, akideden Taviz vermek demek olduğunu çok iyi kavramıştı.

Bu olaylardan, İslâmi hareket metodu açısından çıkarılan istifadeler şöyle özetlenebilir:

Küfür toplumu içinde Allah-u Teâlâ'nın dinini hakim kılmaya çalışan müslümanlar, Allah-u Teâlâ'nın dininin yücelmesi için gerektiğinde akidelerinden Taviz Vermemek şartı ile kâfirlerin kanunlarından ve kanunlarındaki boşluklarından istifade edebilirler.

Fakat bu istifade sınırsız değildir ve her kanunu içermez. Belirli şartlara bağlıdır.

Bu şartlar şunlardır:

Birincisi: Müslümanlar Allah-u Teâlâ'nın haram kıldığını helal, helal kıldığını haram kılan bir kanundan istifade etmek için kâfirlere başvuramazlar.

İstifade edilebilinecek kanunlar ancak Allah-u Teâlâ'nın helal-haram sınırlarına tecavüz etmeyip İslâm'ın mubah saydığı şeyleri içeren kanunlar olmalıdır.

İkincisi: Müslüman, kâfirlerin kanunlarından istifade etmek için akidesinden Taviz veremez.

Örneğin; bir Müslüman haksızlığa uğrasa dahi, hakkını aramak için tağutun mahkemelerine başvuramaz. Çünkü tağuta muhakeme olmayı reddetmek imanın bir gereğidir.

Bu iki şart dışında, Müslümanların ve İslâm'ın faydasına olan kanunlardan Müslümanlar istifade edebilir ve kâfirlerden yardım isteyebilirler.