akideyi tesbitte ve bidatları reddetmede ehl-ı sünnet’in metodu

İtikad ile ilgili meseleleri tesbit ve tasnif noktasında ve bid'atleri de reddetmede Selef âlimlerinin çok seçkin ve belirgin bir metodu bulunmaktadır. Biz bu metodu, onların kitaplarını ve eserlerini incelediğimizde görebilmekteyiz. Şöyle ki:

1- Herhangi bir şeyin reddine ve te'viline gitmeksizin akideyle ilgili her meselede, kitabın ve sahih olan sünnetin hakemliği.

2- Umumi manada fer'î meselelerde ve has olarak da akideyle ilgili meselelerde sahabeden gelen nakilleri almak.

3- Aklın sınırları içerisinde yer almayan itikadla ilgili meselelerde konuşmamak, o konulara dalmamak.

4- Bid'at ehliyle mücadeleyi elden bırakmamak, onlarla aynı meclislerde bulunmamak, sözlerine değer vermeyip dinlememek, şüphelerini ortaya koymamak.

5- Müslüman cemaatıyla itikadı birlikteliğe önem vermek ve bunların birliğini sürdürmek. İşte İslâm akidesini tesbitte, bid'at ehline gereken cevabı vererek onları reddetmede Selefin izlediği yol budur.

Meseleye Kur'ân'dan delil getirerek konuyu tesbit etmek, Müslümanlar arasında zaten üzerinde ittifak olunan bir noktadır. Ancak akılcılar, çoğunlukla sıfatlarla ilgili ayetleri te'vil ediyorlar. Hem de asıl manasından başkaca bir anlama yorumluyorlar. ehl-i Sünnet ise, bu türden olan sıfatları zahiri anlamında kabul ediyorlar ve o manaya hamlediyorlar. Bu konuda herhangi bir te'vile gitmiyorlar.

Mutezile imamlarından Kadı Abdulcebbar şöyle der "Kur'ân-ı Ker'îm'de bir takım âyetler varid olur da, zahirine göre bunlar teşbihi gerektiriyorsa, o zaman kesinlikle bunların te'vili gereklidir. Çünkü lafızlar farklı manalara ihtimallidirler. Oysa aklın öngördüğü delilin ihtimallerle, varsayımlarla ilgisi yoktur.( el-Muhît bi't-Teklif: 200)

İşte yüce Allah'ın sıfatlarıyla ilgili Mutezile'nin izlediği yol budur. Ancak Ehli Sünnet, bu anlamda bir yol izlemeyip, âyetleri zahirî manasına hamlederler, sıfatlarla ilgili ayetlerden herhangi birisini te'vile kalkışmazlar.

Sünneti delil sayma meselesine gelince, bu konuda ehl-i Sünnet ile akılcılar arasında ihtilaf bulunmaktadır.

Ehl-i Sünnet, Hz. Peygamber (s.a.v.)'den gelen sahih hadîsleri delil ve şahit olarak kabullenmektedirler. Bu konuda bunlar üzerinde herhangi bir söz söylememekte veya te'vil yönüne de gitmemektedirler.

Biz de bu arada Seleften bize gelen bir takım naslara bakarak bu metodu açıklayacağız.

Meselâ bunlardan bir tanesi, sıfatlarla ilgili olarak Ahmed b. Hanbel'in söylediği görüştür. Der ki: "Biz onlara iman ederiz, onları tasdik ederiz, onlardan herhangi bir şeyi reddetmeyiz. Yeter ki sahih isnadlarla gelmiş olsunlar"( Lalekâi:777)

Nitekim rü'yet hadisleriyle ilgili olarak derki: "Bunlar sahih hadislerdir. Bunlara iman ederiz ve öylece Kabul ederiz. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.)'den sahih isnadlarla bize gelen her hadise inanır ve öylece kabul ederiz, (Şerhu İtikadi Ehli's-Sünneti ve'l-Cemaati;889)

İbn Uyeyne de rü'yet hadisiyle ilgili olarak der ki: "Onları duyduğumuz gibi rivayet etmek, bizim görevimizdir, bize borçtur. Yeter ki, kendilerine güvendiklerimizden ve hoşnud kaldıklarımızdan bize duyurulmuş olsun.( Lalekâi:877;Abdullah b.Ahmed b. Hanbel; es-Sunne:40)
Muhammed b. Hasan'a, yüce Allah'ın sıfatlarından söz eden kimi hadisler hakkında sorulunca: "Doğrusu bu hadisleri sika güvenilir kimseler rivayet etmişlerdir" demiştir.( Lalekâi:741)

Bir takım sıfat hadisleriyle ilgili olarak Ebu Ubeyd de şöyle der: "Bize göre bu hadisler gerçektir. Bunları güvenilir raviler birbirlerinden rivayetle bize aktarmışlardır(Şerhu İtikadi Ehli's-Sünneti ve'l-Cemaati:928)

İşte zayıf ve mevzu (uydurma) hadisler dışında sahih hadisleri kabul etmede Selefin izlediği yol budur.

Fakat aklı ön planda tutan akılcılara gelince, bunlar Selef metodundan farklı bir yol izlemektedirler. Yani Nebevî hadisleri şahit ve delil kabul etmede Selefin izlediği yolu izlememektedirler. Bunlar, sahihde olsa, sünnet tevatür derecesine varmadıktan sonra reddederler. Sadece bu konuda akıllarınca uygun bulduğunu kabul ederler.

Nitekim biz burada Mutezile imamından bir parça sunacağız. Bilindiği gibi bu adam Mutezıie'nın kurallarını belirleyen Kadı Abdûlcebbar'dır. O bize bu sapık metodu açıklıyor diyor ki:

"Hz. Peygamber'in hadislerinden, red ve kabul yönünden bölümlerinden söz ederken şu ifadelere yer veriyor: "Ne doğruluğu ne de yalan olduğu hakkında elimizde kesin bir bilgi olmayan hadisler, tıpkı âhad hadisler gibidirler. Bunlar, eğer şartlarını haiz olarak gelmişlerse, bu türden hadislerle amel etmek caizdir. Fakat bu türden rivayetler şayet itikadı ilgilendiriyorsa, o takdirde amel etmek caiz değildir. Ancak bu türden rivayetlerin akla uygun gelmeleri halinde, bunların mucibıyle amel edilir.

Fakat bu amel edilir olması, bunun herhangi bir yerinin olmasından ötürü olmayıp, ancak aklın öngörmesi sebebiyle olabilir. Eğer bunlar aklın öngördüğü ölçülere uygun düşmezse, bu durumda gerekli olan onu reddetmektir. Ayrıca Peygamber (s.a.v.) böyle bir hadis söylememiştir, diye hüküm vermektir. Şayet peygamber böyle bir şey söylemişse, mutlaka onu hikaye yoluyla başkalarından nakletmiştir. Tabii ki bunun başkaca bir yorumu yoksa, zoraki bir yoruma gidioyarsa, atılır. Değilse, bu durumda vacip olan onu te'vil etmektir(Şerhu Usûli'l-Hamse;768-769

İşte Mutezile mezhebinin bu konudaki inancı ve görüşü budur. Bunun içindir ki, Selef âlimleri bu sapık yöntemlere karşı çıkmış ve mutlaka sahih sünnete bağlanma gereği üzerinde durmuştur. Sahih sünnetin kesinlikle aklî değerlendirmelerin üzerinde tutulması gereğini vurgulamışlardır.

Sahabî kavillerinin alınması ve bunların görüşlerinin kendilerinden sonra gelenlerin görüşlerinden önce tutulması konusuna gelince, bunlar şundan kaynaklanmaktadır. Çünkü bunlar Kur'ân'ı müşahede etmişler ve vahiy çağını yaşamışlardır.

Dolayısıyla bunların zihinleri çok daha berraktır. Bid'atlerden ve sapıklıklardan uzaktır Çünkü şer'i nassları, yararlandıkları dil ortamı nedeniyle daha iyi bir şekilde değerlendirmeye sahiptirler.

Bunların itikadî meselelere dalmamalarının sebebine gelince, bu onların idrakinden ve gerçekleri çok iyi değerlendirmelerinden kaynaklanıyordu. Onlar, beşer aklının gaybla ilgili olan işleri bağımsız bir şekilde değerlendirmekten aciz olduğunu biliyorlardı.

Beşer aklının gayba ait meselelerde bağımsız olmadığının idrakindeydiler. Aklın görevi vahyin getirdiklerini anlamak, onlara uymak ve itikad etmektir. Yoksa vahyi reddetmek değildir, itiraza kalkışmak değildir, işte sahabe bu gerçeği çok iyi biliyordu. Çünkü vahyin geliş amacı, farklı aklî düşünceler arasında bir ölçü ve terazi görevini yapmaktır. Çünkü O, Hakîm ve Hamîd olan yüce Allah tarafından indirilmedir.

Nihayet şunu da belirtmek isteriz: Aslında Selef âlimleri, avam ilmi olmayanlar için bid'at ehli ile tartışmayı, bir arada bulunmayı hoş karşılamamaktadırlar. Aksine bunların akla şüphe sokan görüşlerinin müslümanlara aktarılmasını yada sunulmasını men ediyorlardı.

Yasaklama nedenleri de, olayı aktaran kimsenin o konuda güçsüz, ilmî yeterliliğinin olmaması ya da onların görüşlerini geçersiz kılabilecek seviyede bulunamamasından idi. Durum böyle olunca bu tür sapık düşünceleri duyanlardan kimileri aldanabilir ya da okuyanlardan sapıtanlar olabilirdi, işte bu menetme gerekçesinin altında müslümanların kalplerini korumak, akıllarını himaye etmek, düşüncelerini muhafaza altına almak bulunmaktadır.

Ehl-i Sünnet'in ortaya koyduğu eserler sadece bid'at ehlinin saçmalıklarını ortaya koymaya yönelik değildi. Aynı zamanda onların görüşlerini sadece bir araya toplamakla da kalmayıp. Selef âlimlerinin kitaplarının amacı, bir cesaret de sağlıyordu. Dolayısıyla bu sayede o sapık düşüncelilerin görüşleri burada çürütülüyordu.

İşte Selef'in, dinî akideyi tesbitte izledikleri yol budur. Dolayısıyla onların eserlerini okumuş olanlar, akide yönünden onların böyle bir yol izlediklerini açıkça göreceklerdir.