İSLÂM âlimleri hilâfet kavramı; hem insanın yeryüzündeki misyonunu, vazifelerini ve haklarını, hem de siyasetin belirleyici unsurunu ifade için kullanmışlardır. Hilâfet nizamı; kitap, sünnet ve icmâ-ı ümmetle sabit olan bir siyaset tekniğidir. Kamu alanını düzenleyen ahkâmın tatbik edilebilmesi için halifeye ihtiyaç vardır. İmam Ebû Muin En Nesefi: “Üzerimizde İslâm devlet başkanı olan imamı görmeden bir günün geçmesi caiz değildir. İmametin hak olduğunu kabul etmeyen kimse kâfir olur. Çünkü dini hükümlerden bir kısmının edası, imamın varlığına bağlıdır. Cum’a namazı, bayram namazları ve yetimleri evlendirmek ve bunun gibi. İmamı inkâr eden kimse farzları inkâr etmiş olur. Farzları inkâr eden de kâfir olur”(1) diyerek, hilâfetin önemini ortaya koymuştur. İmam Sadrüddin Taftazani: “Şer’i vazife ve vecibelerin pek çoğunun yerine getirilmesi halifeye bağlı olduğu için, müellif Ömer Nesefi buna işaret ederek dedi ki: “Müslümanlar için bir imama mutlak surette ihtiyaç vardır. Müslüman halkla ilgili dini hükümlerin yerine getirilmesi, cezaların tatbiki, düşmanlara karşı ülke sınırlarının korunması, müslümanlardan ordu teşkil edilmesi, sadakaların, yani vergilerin toplanması, zorbaların, soyguncuların ve eşkiyaların zabt-u rabt altına alınarak kahredilmesi, cum’a ve bayram namazlarının edâ edilmesi, insanlar arasında ortaya çıkan ihtilâfların ortadan kaldırılması, hukuk üzerine kaim olan şâhidliklerin kabulü; velileri bulunmayan küçük yaştaki oğlan ve kızların evlendirilmeleri ve ganimet mallarının taksim edilmesi gibi önemli hususlar imam sayesinde icra edilir.”(2) Mütefekkir İbn Haldun hilâfeti, “dini korumak ve dünya işlerini dini bir siyasetle idare etmek hususunda şeriat sahibine naiplik etmek” şeklinde tarif etmiştir.(3) Allahû Teâla’nın (cc) kendilerinden olan bir ulü’l-emr’e itaat etmelerini, bütün müslümanların üzerine muhkem nassla farz kılmıştır:’“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Rasûl’e ve sizden olan ulü’l-emre itaat edin.”(4) Bu emir, veliyyu’l-emr’in yani Halife’nin bulunmasını zaruri kılar. Başka bir ifade ile Allah (cc); olmayan bir şeye itaatı emretmeyeceğine göre, bu ayet veliyyu’l-emr’in var olmasının farziyetine delalet eder. Veliyy’ul-emrin varlığı da şer’i hükümlerin tatbikini gerekli kılar, yokluğu ise şer’i hükümlerin uygulanmasında ortaya çıkacak problemleri ifade eder. Yani veliyyu’l-emrin bulunması farzdır. Yine söz konusu deliller idarenin başında bulunacak ve ümmetin işlerini yürütecek bir Halife’yi seçmenin müslümanlara farz olduğunun delilidir. Burada kasdedilen sulta, soyut bir sulta ve idare olmayıp, İslâm fıkhını uygulamaya yönelik bir otoritedir. Müslim’in Avf b.Malik El Eşcai’den rivayet ettiği Rasûlullah’ın (s.a.v)’in şu tesbiti, bu konuda bize fikir vermektedir: “Sizin hayırlı imamlarınız şunlardır: Siz onları seversiniz onlar da sizi severler. Siz onlar için dua edersiniz, onlar da sizin için dua ederler . Şerli imamlarınız ise sizden nefret ederler siz de onlardan nefret edersiniz, siz onlara lanet edersiniz onlar da size lanet ederler.” Denildi ki; “Ya Rasûlullah onlara kılıçla karşı çıkmayalım mı? Dedi ki: “İçinizde namazı ikame ettikleri sürece hayır.”(5) Bu hadis açık bir şekilde imamların hayırlılarını ve şerlilerini bildirdiği gibi, dini uyguladıkları sürece onlara kılıçla karşı koymanın haramlılığını da ifade etmektedir. Allahu Teâla (cc) İslâmın hükümlerinin uygulanması için bir idari sistem kurulmasını ve müslümanların her türlü varlıklarının korunmasını müslümanlara farz kılmıştır. Bu farzı uygulamanın şartı ise bir Halife’nin bulunmasıdır. Ancak bu farz bir farz-ı kifayedir. Bir takım müslümanlar bu farzın gereğini yaparlarsa diğerlerinden bu farz kalkar. Fakat bu farzı bir kısım müslümanlar ikame edemiyorsa, ikamesi için hali hazırda çaba sarfediyor olsalar bile bu farziyet diğer müslümanlar için de bağlayıcı bir farz olarak kalır. Müslümanlar Halifesiz oldukları müddetçe, bu farz hiçbir müslümanın üzerinden kalkmaz. Müslümanların, tüm müslümanları bağlayıcı tek bir Halife’nin varlığı için çalışmamaları en büyük günahlardan birisidir. Çünkü bu hayatî bir farzı terk etmek anlamına gelir. Halbuki dinin hükümlerinin tatbiki ancak bu farzın yerine getirilmesi ile mümkündür. Hatta İslâmın hayat sahasındaki varlığı ancak bu farzla mümkündür. Bu nedenle müslümanların bir Halife’nin bulunması için çalışmamaları ya da bu çalışmalardan geri kalmaları halinde dünyanın neresinde yaşıyorlarsa yaşasınlar hepsi günahkâr olurlar. Eğer müslümanlardan bir kısmı Halife’nin varlığı için çalışırsa günah çalışanlar üzerinden kalkar ancak çalışmayanlardan kalkmaz ve farziyet Halife seçilinceye kadar devam eder.
Yeryüzünün varisleri, iman eden salih kişilerdir. Alahû Teâla’nın (cc) iman edip Salih ameler işleyenlere vaat ettiklerinden birisi de Hilâfettir. Rabbimiz buyuruyor: “Allah sizden imân eden ve sâlih amellerde bulunanlara vaadetmiştir ki, elbette onları yer yüzünde halife kılacaktır. Nasıl ki, onlardan evvelkileri halife kılmıştır ve elbette onlara kendileri için razı olduğu dinlerini temkin (dinlerini ikame edebilecekleri imkânları bahş) edecektir. Ve muhakkak ki, onları korkularından sonra bir eminliğe çevirecektir. Bana ibadet ederler, Bana bir şeyi şerik koşmazlar ve bundan sonra kim kâfir olursa artık fâsıklar olan, onların kendileridir.”(6) Bu ayet-i kerime’de salih amellere sahip olan mü’minlere vaat edilen hilâfetin ve halifeliğin hakikati yanında bir de Hilâfet’in misyonu ve değeri beyan edilmiştir. Müslümanlara vaat edilen hilâfetin misyonu; insanlara sahih imanı ve salih ameli kazandırmak, Allah’ın razı olduğu dini tatbik etmek, Allah’a ibadette karar kılıp şirke karşı savaş açmaktır. Ayrıca hilâfet denildiğinde bu minval üzere yeryüzünü imar edip medeniyet oluşturmak akla gelmelidir. Bu misyona sahip olan hilâfet müessesesini oluşturmak, Alah’ın vaat ettiklerine iman etmiş olmanın gereklerindendir.
Hilâfet iman ağacının meyvesidir. Hilâfet beraberinde medeniyeti de getirir. Şeriate, hilâfete ve medeniyete düşman olanlar, Müslümanları hilâfetsiz, halifesiz bıraktılar. Bir asırdan beridir ümmet ve medeniyet misyonunu üstlenmiş Osmanlı Devleti’ni “ulus Türk devleti” dayatmasıyla parçalayıp darmadağın eden Küresel Firavunlar tarafından İslâm dünyası“Mazlumiyet Statüsü” ne mahkûm edilmiştir. Bir yüzyıl, mazlumiyet statüsünü aşma arayışı içinde geçti. İslâm ümmeti mazlumiyet statüsünü aşabilmiş değil. Bunun sebebini anlamak için şu düsturun üzerinde derin derin düşünmek gerekir. el-Hakku bilâ-nizâm, yağlibühü’l-batılü bi-nizâm (Düzenli olan bâtıl, düzensiz olan hakka galip gelir.) Yani örgütlü putçu azınlık, cemaatsız kalmış muvahhid çoğunluğa tahakküm eder. Bu tarih boyunca hep böyle olmuştur. Ama artık, “İslâm dünyası” diye bir olgunun konuşulduğu, birtakım bütünleşme projelerinin “gerçekçi” bulunmaya başlandığı, Osmanlı ile ilgili negatif değerlendirmelerin sorgulandığı, “kardeşlik” temalarının, mazlum Müslüman kavimlerinin etrafında yeniden ele alındığı, yeniden birbirine sarılma duygularının boy saldığı ve hem sistem, hem liderlik, hem başka güç odaklarıyla ilişki planında sorgulamaların devreye girdiği bir zamanı yaşıyoruz. “El- Hilâfetür Raşide” İslâm dünyasının gündemindedir.
Bazı küresel güç odakları, İslâm dünyasını daha kolay kontrol etmek için “kullanılabilir bir hilâfet” misyonunu geliştirmek isteyebilir. Bu da Hilâfetle ilgili bir başka projeyi ifade ediyor. Buna “Sarı Sendika” tanımlamasından mülhem olarak, “Sarı Hilâfet” denilebilir. İslâm dünyasını kontrol altında bulundurmak istiyorsunuz ve “Hilâfet”in manevi etkisini bunun için kullanmayı planlıyorsunuz. Falanca ülkeyi lider hâline getirip, başındaki kişiyi de “Mutemed” gibi kullanabilirseniz, koca bir coğrafyada etkinlik sağlayabilirsiniz. Tarih boyunca müslümanlara bu tuzak kurulmuştur. İşte “Hilâfet Şuuru” bu hesabı tersine döndürmek için “el- Hilâfetür Raşide” de ısrar etmektir. Bu noktada şunu ifade edebiliriz “el- Hilâfetür Raşide” bir ırkın değil, İslâm ümmetini oluşturan bütün Müslümanların ortak özlemidir. Vasat/adil bir ümmet olan İslâm ümmetinin, hilâfet ve medeniyet eksenli bir misyonu vardır. Tabiatı, varlık sebebi, insanlara sunuluş şekli ve gerçek hayatta (her türlü tahriften korunmuş son evrensel vahiy metnine sahip bir ümmet olarak) yerini almasının tabii bir sonucu olarak, mahiyeti şekillenmekte, kültürü biçimlenmekte ve kâinata, hayata, insana ve medeniyete bakış açısı oluşmaktadır. İslâm ümmeti bu genel anlamıyla, sınırlarını ve sosyal, kültürel ve tabii coğrafyasını aşan evrensel ve insanî bir role sahiptir. Dolayısıyla o, tüm yeryüzü ümmetlerinin / toplumlarının kültür ve medeniyet coğrafyalarını içine alması ve hidayet, tanışma, medenileşme, evreni ihya, insanı eğitme.. misyonundan hareketle bütün insanlarla bir münasebet kurma hali içine girmesi kaçınılmaz olan bir fikrî boyuta sahip bir ümmettir. Vasat ümmetin genel karakteristiği, bu hilâfet ve medeniyet eksenli çerçeve dâhilinde yer aldığına göre, bu ümmetin ilahi mesajını yüklenen kişinin, söz konusu misyonun içerdiği mana, maksat ve mesajları insanlara ulaştırabilmesi için, onun seviyesinde olması gerekir. Bu ümmetin tarihinde, bu dinin içerdiği manaları kavrayan ve ilahi mesajın seviyesine yükselip onun medenileşme ve hilâfet misyonuna yönelik genel gayesine gerçek anlamda tercüman olan ilahi mesaj sahibi insan örneğini insanlığa sunmak üzere, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) önderliğinde kurucu bir nesil gelmiştir. Ümmet-i Vasat’ın tabii konumu bundan ibaret olduğuna göre, ümmetin söz konusu seviye ve dengeli konumun gerisinde kalması, onu temsil eden ve başka din mensuplarına karşı bu son dini hüccet kullanacak olanın sosyal gerçeğinde ve düşünce düzleminde genel bir hastalığın varlığını ortaya koyar. Eğer bu tespit doğruysa, şu an İslâm ümmetinin yaşadığı tarihi an, fiilen, ümmetin kendi ilahi misyonundan uzaklaştığını somut bir şekilde ortaya koyan genel bir hastalık anıdır. Aynı şekilde söz konusu an, ilahi mesajı yüklenen insanın; akide, hareket, davranış ve kültür alanında bu ümmetin metod, proje ve bakış açısını içeren vahiy metninden uzaklaştığı andır.
Hilâfet; Allah’ın dinini ayakta tutmak, Alah’ın dinini tatbik ederek yürürlükte kalmasını sağlamaktır. Hilâfeti ilga edenler, Alah’ın dinini yürürlükten kaldırmak için her fırsatı değerlendirmişlerdir.Hilâfet, ikame-i şeriatullah için vardır. Mü’minlerin kendi içlerinden bir halife/emir seçmelerinin sebebi, ibadetleri eda edebilmeleriyle sınırlıdır. Kemaleddin İbn-i Hümam (Rh.a.) der ki: “Mü’minlerin kendi içlerinden bir imam seçmelerinin sebebi, dinin (İslâm’ın) hükümlerini eda etmek içindir.”(7) Hilâfet, hem Müslümanların iktidarını, hem de İslâm ahkamının uygulanmasını ifade için kullanılan bir kavramdır.Hilâfetin misyonu, İslâm’ın temel hedeflerine zarar veren herşeyi ortadan kaldırmaktır. (8) Ahkâm-ı İslâm’ın tatbiki, İslâm ümmetinin birliği, beraberliği, bu birliğin siyâsî ve hukûkî yapıda temsili hilâfetin keyfiyetini belirleyen unsurlardır. Hilâfet, nübüvvet hususunda Rasûl’ün yerine geçmek değildir. Hilâfet, Allah’tan vahiy ve Şeriat almak hususunda değil, İslâm hükümlerini uygulamak, İslâm davetini taşımak açısından önemlidir.
Akaid kitapları incelendiğinde görülür ki Ehl-i Sünnet âlimeri hilâfeti ikili tasnife tabi tutmuşlardır. Birincisi hakikate uygun (reşid/hakiki) olan hilâfet, ikincisi şekli hilâfettir. (hilâfet-i sûriyye) Şimdi bu iki tür hilâfeti ayrı ayrı açıklamaya çalışalım. Hilâfet-i hakîkiyye (gerçek hilâfet), hilâfet için gerekli şartları taşıyan ve milletin rızası/seçimi (bey’at) neticesinde gerçekleşen hilâfettir. İşte hakikî ve dinî mânada hilâfet buna denir. Rasûlülah (s.a.v)’in “Benden sonra hilâfet otuz senedir, ondan sonra ısırıcı saltanata dönüşür”(9) hadisinde zikredilen hilâfetten maksat da bu hilâfet-i hakîkiyyedir. Hanefî âlimlerinin büyüklerinden olan Sadrüşşerîa, bu hakiki hilâfete hilâfet-i nübüvvet demektedir. Büyük Hanbelî müctehidlerinden İbn Teymiyye de aynı şekilde bu hakiki hilâfete, hilâfet-i nübüvvet demektedir. Nitekim bahsettiğimiz hadis başka bir rivayette “Hilâfet-i nübüvvet otuz senedir...” şeklinde rivayet edilmiştir.
Gerçek hilâfetin şartlarına gelecek olursak, bunlar on tanedir: Müslüman olmak, hür olmak, aklı başında ve bulûğ çağına ermiş olmak, erkek olmak, bedenen ve zihnen sıhhatli olmak, memleketin işlerini, milletin maslahatlarını yürütme ve korumada tedbir ve güzel bir siyaset sahibi olmak ve aynı zamanda halk üzerinde nüfuz ve idare gücüne sahip olmak, tam mânasıyla adaletli olmak, Kureyş kabilesinden olmak. İşte hilâfetin şartları bunlardır. Bunlardan biri eksik olursa hilâfet boşluğu ortaya çıkabilir. Bazı kaynaklarda yer alan şartlardan birisi de ilim şartıdır. Yani halifenin âlim olması şarttır. Fakat bu ilim şartında İslâm âlimleri iki kısma ayrılırlar. Ehl-i Sünnet âlimlerinin ekseriyetine göre halife olacak kişinin sıradan bir âlim olması yeterli değildir. Dinî konularda esas ve teferruat meselelerinde ictihad edebilecek derecede âlim olması şarttır. Fakat Hanefîler bu konuda müsamahakâr davranmışlar ve müctehid olmayı şart görmemişlerdir.
Halife tayin etmekten gaye zalimin zulmünü ortadan kaldırmaktır, yoksa insanlar üzerine zulmü musallat etmek değildir. Bunun içindir ki bütün İslâm âlimlerine göre zalim ve yolsuzluk yapan bir kişiyi halife seçmek câiz değildir. Ayrıca zulmetmeye başlayan bir halife de bütün âlimlerin ittifakıyla, vazifeden alınmaya müstehak olur. Hatta başta İmam Şâfiî olmak üzere ilk dönem Şâfiî âlimlerine göre halife millet tarafından azledilmemiş olsa bile kendiliğinden azledilmiş ve vazifeden ayrılmış kabul edilir. Hanefîler ise müslümanların birbirine düşmesi ve birbirlerini öldürmesi, ihtilâl gibi durumlar söz konusu değilse halifenin vazifeden alınması gerekir demişlerdir. Hanefî fukahası, adaleti hilâfetin sıhhat şartlarından sayarlar. Onlara göre adalet, meliklik ve saltanatın sıhhat şartı değildir. Yani şimdi aşağıda zikredeceğim hilâfetin ikinci çeşidinin şartı değildir. Çünkü hilâfetin ikinci çeşidi hükümdarlıktan ve saltanattan ibarettir. Bu ise seçim ve biat üzerine kurulmuş bir hilâfet değildir; kuvvet, kahır, galebe üzerine kurulmuştur. Bu noktada hilâfetle saltanatı birbirine karıştırmamak gerekir. Hakiki hilâfet başka, şeklen (görünürde) hilâfet, yani saltanat ve padişahlık yine başkadır.
İkinci çeşit hilâfete gelince; buna sûreten ve şeklen hilâfet demiştik. Bu çeşit hilâfet, sûreten ve zâhiren hilâfet şeklinde ise de gerçekte hilâfet değildir. Belki meliklik ve saltanattan, galebe ve sultadan ibarettir, padişahlıktır. Bu ya hilâfet şartlarını kendinde bulundurmamak veyahut kahır ve istilâ, zorlama ve galebe yoluyla elde edilir. Bütün Ehl-i Sünnet âlimlerinin ittifak halinde açıkladıkları bir hakikattir ki Emevî ve Abbâsî halifelerinin halifelikleri bu ikinci çeşittendir. Çünkü bunların hilâfetleri milletin arzu ve seçimiyle meydana gelmemiş, kahır ve istilâ, zorlama ve galebe yoluyla elde edilmiştir. Gerek Emevî halifeleri ve gerekse Abbâsî halifeleri hakikatte halife değildirler, sultan ve padişahtırlar. Onlara halife denmesi insanlar arasında böyle bir örfün olmasındandır. Nitekim başta İmam-ı Zemahşerî olmak üzere, bazı âlimler Abbâsî ve Emevî halifeleri hakkında” gasıp ve mütegallibedirler, kendi kendilerine halife ismini takmışlardır” değerlendirmesinde bulunmuşlardır. Hatta İbnü’l-Hümâm’ın belirttiğine göre, Hanefî mezhebinin ileri gelenlerinden bir kısmı Muâviye’ye bile halife demeyip, melik ve sultan demişlerdir. Osmanlı padişahları da hiçbir zaman Arap dünyasında halife olarak kabul görmemişler, hatta Osmanlı âlimleri bile padişahlarına halife dememişlerdir. Meşru halifenin iki temel özelliği vardır; ehliyet ve bey’at. Halife olacak kişide bu iki temel özellik aranır, halifeliğe ehil olmalı ve Müslüman teba tarafından seçilmelidir. Müslümanların istişaresini hiçe sayarak zorbalıkla işbaşına geçen, Şeriatullah’ı tatbik etmeyen ve uygulamalarında kendisini Şeriatullah ile mukayyed görmeyen bir kimseye şer’an halife vasfına haiz olamaz.
Hilâfetin misyonu; İslâm’ı Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.v) öğrettiği, tebliğ ettiği, temsil ettiği ve tatbik ettiği gibi her yerde ve her zaman tatbik etmek, müslümanların emniyet içerisinde bulunmalarını sağlamak, din ve dünya işlerini yürütme imkânına kavuşmalarını garantilemektir. Çünkü hilâfet, esarete karşı hürriyetin teminatıdır. Fıtrat-ı selime olan insanların emniyet sigortasıdır. Hilâfet’in misyonu; içeride İslâm’ı uygulamak, dışarıda ise tebliğ ve cihad yolu ile İslâm’ın insanlara ulaşmasına vesile olmaktır.
Siyaset tekniği açısından hilâfet; hukukun üstünlüğünü/adaleti esas alan, insanlara iyilikleri emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan rejimin adıdır. Halife ise müslümanların rızasını (bey”at) dikkate alan, gayr-i müslimlerle yaptığı zimmet anlaşmasına riayet eden ve fesadın önlenmesi için bütün tedbirleri alan muttaki kimsedir. Velâyet ve berâet hukukunun zaruri neticelerine riayet eden halife, Mü’minlerin kendi içlerinden seçtikleri (vekâlet verdikleri) liyakat sahibi olan bir kimsedir. Başta Şia-imamiye olmak üzere, bazı fırkaların iddia ettiği gibi halife/imam masûm (yani ismet sıfatına haiz) değildir.
____________________
(1) İmam Ebû Muin En Nesefi- Bahrûl Kelam -Konya: 1977 Sh: 179
(2) Sadrüddin Taftazani-Şerhû’l Akaid- İst: 1980 Sh: 326-327.
(3) Ibn Haldun, ‘Mukaddime’-Tst: 1954 Meb Yay. (Çev. Zakir Kadiri Ugan) C: 1, Sh: 510 vd, Ayrıca Dr. Nevin A. Mustafa- İslam Siyasi Düşüncesinde Muhalefet- İst: 1990- İz. Yay (Çev. Vecdi Akyüz) Sh:148vd.
(4) Nisa Sûresi/ 59)
(5) Sahih-i Müslim K. İmara Bab 17 H. No: 1855
(6) Nur Sûresi/ 55
(7) Kemaleddin İbn-i Hümam-Kitabu’l Müsayere-İst.: 1979 Sh: 265
(8) Faslüddin Ani’d Devle, İsmail Gilani, el Mekteb el İslami, Sh: 244
(9) Sünen-i Tirmizi, Fiten, 48 ; Ebu Davud, Sünnet, 8 ; Müsned-i Ahmed, 5:220–221; Suyuti, Camiü’s-Sağir, 2:13