+ Cevap Ver
2 sonuçtan 1 ile 2 arası
Like Tree1Beğeniler
  • 1 Post By islaMseli

Müslümanın Müslüman Üzerindeki Hakları

 İslami Konular ve kaynakları Katagorisinde ve  Doğru İslam Bilgileri Forumunda Bulunan  Müslümanın Müslüman Üzerindeki Hakları Konusunu Görüntülemektesiniz.=>MÜKELLEF olan her insanın toplum içerisindeki davranışlarının değeri ve diğer insanlarla olan münasebetleri konusunda, muhtaç olduğu ilimleri öğrenmesi farzdır. Bazı muteber kaynaklarda “Mükellefin dinini icrası, Allah için amelinin ihlâsı ve kulları ile muaşereti hususunda muhtaç olduğu ilimleri öğrenmesi İslâm’ın farzlarındandır” hükmü kayıtlıdır. Tahkiki imana sahip olan her mükellefin; gerek Allah’ın ...

  1. #1
    Paylaşımcı Üye
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Mesajlar
    668
    Tecrübe Puanı
    11

    Standart Müslümanın Müslüman Üzerindeki Hakları

    MÜKELLEF olan her insanın toplum içerisindeki davranışlarının değeri ve diğer insanlarla olan münasebetleri konusunda, muhtaç olduğu ilimleri öğrenmesi farzdır. Bazı muteber kaynaklarda “Mükellefin dinini icrası, Allah için amelinin ihlâsı ve kulları ile muaşereti hususunda muhtaç olduğu ilimleri öğrenmesi İslâm’ın farzlarındandır” hükmü kayıtlıdır. Tahkiki imana sahip olan her mükellefin; gerek Allah’ın (c.c.) hukukuna riayet, gerek insanların haklarını muhafaza hususunda elinden gelen gayreti sarfetmesi farzdır. İnsanların kanun yoluyla (zoruyla) değil, gönülden benimsedikleri maddi ve manevi değerlerin, zaman içerisinde teamül haline gelmesi mümkündür. Bu teamüllerin tamamına sosyal sistem denilir. Müslümanların sosyal sistemlerinin temelinde; Allah’ın (cc) haklarına (hukukûllaha) riayet edilmesi, kardeşlik hukukunun korunması, güzel ahlâk ve edebin muhafazası, mükellefin vazifelerini ihlâsla yerine getirmesi ve aile hukukunun korunması gibi, hayati öneme haiz değerler vardır. Ayrıca ünsiyet, velâyet ve fütüvvet kavramlarıyla ifade edilen manevi değerler, cemiyet hayatının devamına vesile olan değerlerdir. Bu dersimizde, müslümanın müslüman üzerindeki haklarını izaha gayret edeceğiz. Hz. Ali’den (ra) rivayet edildiğine göre Peygamberimiz Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
    “Müslümanın Müslüman üzerinde altı hakkı vardır: Karşılaştığında selam verir. Davetine icabet eder. Aksırdığı zaman; ‘Elhamdülillah’ derse; ‘Yerhamükâllah’ der. Hastalandığında ziyaretini yapar. Öldüğünde cenazesinin ardından yürür. Kendisi için sevdiğini Müslüman kardeşi için de sever.” (Darimi, İstizan; İbn Mace, Cenaiz)
    *
    Hz.Ebu Hureyre(ra)’den; “Efendimiz(sas), Müslüman’ın Müslüman üzerindeki altı hakkından söz ederek şöyle buyurmuştur: “Onunla karşılaştığında selâm ver, seni davet ederse icabet et, aksırır da ‘Elhamdülillah’ derse ona ‘Yerhamükâllah’ de, hastalandığında ziyaret et, öldüğünde cenazesini takip et ve senden nasihat isterse nasihat et.” (Müslim, Selam, 5)
    *
    Hz. Berâ b. Âzib(ra) rivayet etti: “Nebi(sas) yedi şeyi işlememizi emretti:
    Emrettiği yedi şey; Cenazeyi takip etmek. Hastayı ziyaret etmek. Davete icabet etmek. Mazluma yardım etmek. Yemini kabul etmek (Yemine sadık kalmak). Selamlaşmak. Aksırana teşmit/dua etmek.” (Buhari, Cenaiz; Libas)
    ***
    Anne babanın çocukları üzerinde ve çocukların da anne baba üzerinde veya evli eşlerin birbirleri üzerinde hakları olduğu gibi; müslümanların da birbirleri üzerinde hakları vardır. Rab Teâlâ’nın takdir etmiş olduğu bu haklar; kardeşlik hukukunun tabii bir tezahürü olup; toplumda saygının, sevginin, yardımlaşmanın, birlikteliğin ve dolayısıyla kuvvetin oluşmasına vesile olacak en faziletli ilişkilerdir.
    **
    “Karşılaştığında selam verir”:
    *
    Aynı zamanda Allah Azze ve Celle’nin güzel isimlerinden birisi olan selam, kelime olarak; selamet, sulh/barış, muhafaza ve emniyet gibi manalara gelir. Allah Teâlâ’nın; “(Ey iman edenler!) Bir selam ile selamlandığınız zaman siz de ondan daha güzeli ile selamlayın yahut aynı ile karşılık verin” (Nisa, 86) mübarek takdirleri gereğince, selamlaşma mü’minler arasında ilahi bir emirdir. Nebi(sas) buyuruyor: “Muhakkak ki, Allah selamdır ve selam O’ndandır.” (İmam-ı Âzam, Müsned, 446)
    Selam öylesine manevi bir berekettir ki; kardeşler arasında sevgiyi, saygıyı, güveni, muhabbeti ve tevazuu artırırken; korkuyu, şüpheyi ve endişeyi de yok eder. Selam; kardeşler arasında sevginin membaı olduğu içindir ki, İslam toplumunda sağlıklı ilişkiler kurmanın, dayanışma ve yardımlaşmayı artırmanın, güç ve kuvvet olmanın harcı mesabesindedir.
    Selamın yaygınlaştığı toplumlarda hatalar, kusurlar, sıkıntılar, musibetler k.s. sevgiyle ve anlayışla yok edileceği içindir ki; o toplum cennet yaşantılarından bir numunenin yaşandığı toplum olacaktır. Nitekim selam bir cennet kelamıdır. “İman edip salih ameller işleyenler ise, Rablerinin izniyle içinde sürekli kalacakları ve altından ırmaklar akan cennetlere konulurlar. Oradaki dirlik temennileri ‘selâm’dır.” (İbrahim, 23); “Onlar orada (Cennet’te) boş bir söz işitmezler. Ancak ‘Selam’ işitirler.” (Meryem, 62)
    Bir Cennet kelamı olan selam; aynı zamanda Allah(cc)’ın izniyle Cennete giriş vesilesidir. Nitekim Abdullah b. Selam(ra) şöyle bildirmektedir: “Nebi(sas) (Mekke’den hicret edip) Medine-i Münevvere’ye geldiği zaman halk O’nu karşılamak için koşarak gittiler ve ‘Rasûlullah geldi, Rasûlullah geldi, Rasûlullah geldi’ diyorlardı. Ben de, ‘bakayım’ diye halkın içinde gittim. Nihayet O’nun yüzünü görüp tanıyınca, yüzünün bir yalancı yüzü olmadığını bildim. O’ndan işittiğim ilk buyruğu da şu oldu: “Ey insanlar! Selamı çoğaltıp yaygınlaştırın, (muhtaçlara) yemek yedirin, akrabaya ilgi gösterin ve herkes uykuda iken geceleyin namaz kılın ki; selametle Cennet’e giresiniz.” (İbn Mace, 3251)
    Müslümanın, müslüman kardeşiyle karşılaştığında onu İslam’ın selamı ile selamlaması birbirleri üzerlerinde bir haktır. Eğer müslümanlar karşılaştıklarında selamlaşmazlarsa kardeşlik hukukunu ihlal etmiş olurlar. Bu hakkın ödenmesi, ancak İslam’ın şiarı olan selam ile söze başlamalarıyladır. Nitekim Allah Rasûlü(sas) buyurdular: “Selam vermeden söze başlayan kimseye, selam ile başlayıncaya kadar selam vermeyin.” (Tirmizi)
    **
    “Davetine icabet eder”:
    *
    Şer’i ölçüler içerisinde ve Sünnet-i Rasûlullah(sas)’a uygun olan davetler ve ziyafetler; müslümanlar arasında meşru olan eğlencelerin, hasb-i hal etmenin ve yakınlaşıp kaynaşmanın hayırlı bir vesilesidir. Nitekim Allah Rasûlü(sas) buyurdular: “Biriniz bir davete çağrıldığı zaman hemen ona gitsin. Oruçlu değilse (ikram edilen) yemeği yesin. Oruçlu ise (davet eden için) dua etsin.” (Müslim, Nikâh; Ebu Davud, Et’ime)
    Davete icabet sünnet-i müekked olup; davet edilen için kardeşine karşı bir yükümlülük, davet eden için de kardeşi üzerindeki bir haktır. Zira davete icabette; davet edeni taltif etmek, ona değer vermek, onunla beraber olduğunu göstermek ve eğer var ise aradaki soğukluğu kaldırmak açısından hayırlara vesileler vardır. Onun içindir ki, dinimizce davete ve o davete icabete çok önem verilmiştir. Rahmet Nebisi(sas) buyuruyor: “Eğer ben bir kol veya bir ayağa davet edilsem, giderdim. Eğer bir kol veya bir ayak hediye edilse kabul ederdim.” (İbn Mace); “Bir (ziyafete) çağrılıp da icabet etmeyen kimse Allah’a ve Rasûlüne isyan etmiştir. Çağrılmaksızın giren kimse de hırsız olarak girmiş ve çapulcu olarak çıkmıştır.” (Ebu Davud, Et’ime)
    Müslümanın icabet edebileceği davet kesinlikle meşru olmalıdır. Zira içkili, çalgılı ve kadın-erkek karışık olarak haramların işlendiği; yemeklerin şüpheli olduğu; yalnızca zenginlerin çağrıldığı; davet edenin gayr-i meşru amellerine meşruiyet kazandıracağı vb. davetlere icabet etmek büyük vebaldir.
    **
    “Aksırdığı zaman; ‘Elhamdülillah’ derse; ‘Yerhamükâllah’ der.(Teşmitte bulunur)”:
    *
    Teşmit kelime olarak; tebrik etme, kutlulama ve bereketle dua etme gibi manalara gelirken; İslam ıstılahında ise; hapşıran/aksıran kişinin; ‘Elhamdülillah= Allah’a hamdolsun’ demesi halinde; onu işitenlerin de; ‘Yerhamükâllah= Allah sana rahmet etsin’ diyerek dua edip onu tebrik etmesidir.
    Buna mukabil olarak hapşırıp da ‘Elhamdülillah’ diyen kimse de, kendisini tebrik eden kardeşine; ‘Yehdînâ ve yehdâkümullah= Allah bize de sana da rahmet etsin’ diyerek, kardeşinin kendisi için yaptığı tebrik ve bereket duasına misliyle mukabelede bulunur.
    Rasûlullah(sas) buyurdular: “Biriniz hapşurduğunda/aksırdığında; ‘Elhamdülillah’ derse bunu işiten her müslümanın ona; ‘Yerhamükâllah’ demesi gerekir.”(Buhari, Âdab)
    Enes b. Malik(ra) bildiriyor: “İki kişi Nebi(sas)’nin yanında hapşırdılar. Allah Rasûlü (sas) bunlardan birisine; ‘Yerhamükâllah’ dedi, diğerine demedi. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda; “Bu kimse; ‘Elhamdülillah’ dedi, ama şu; ‘Elhamdülillah’ demedi.” buyurdular.” (Buhari, Âdab)
    Hapşırık, Allah Teâlâ’nın vücudumuza verdiği bir refleks olup; solunum yollarındaki yabancı maddeleri ve akciğerlerin bronşlarında birikip belli bir süre atılamayan karbondioksit gibi vücuda zararlı gazları dışarı atar. Vücudu uyuşukluktan kurtarır. Dinamiklik ve hareket için şevk kazandırır.
    Teşmit; tıpkı selamlaşmada olduğu gibi müslümanlar arasında sevgiyi, ilgiyi, saygıyı ve muhabbeti artırmaya vesile olan güzel bir dua ve tebriktir.
    Hapşıran kişiye üst üste üç kez hapşırması halinde her seferinde teşmitte bulunulur. Fakat hapşırık üçü geçerse artık o kişiye teşmitte bulunulmaz. Zira Rasûlullah(sas) Efendimiz buyurdular: “Kardeşine üç kere teşmitte bulun, üçten fazla (hapşırırsa) artık bu nezle olmuştur, teşmitte bulunma.” (Ebu Davud, Edeb)
    Hapşıran kimsenin yüzünü elleriyle veya elbisesiyle kapatması, güç yetirdiği oranda da sesini kısması hapşırığın edeplerindendir. Zira ağzın kapatılmasıyla; hapşırıkla çıkabilecek tükürük zerrecikleri ve bununla beraber hapşıranda bulunan bulaşıcı hastalık mikroplarının çevreye yayılması önlenmiş olacaktır. Sesin kısılmasıyla da, yakınlarda bulunan insanların bir başka yönden rahatsız edilmemeleri sağlanmış olur.
    Ebu Hureyre(ra) bildiriyor: “Rasûlullah (sas) hapşırdığı zaman, yüzünü elleriyle veya elbisesiyle örterdi ve sesini de kısardı.” (Ebu Davud, Edeb)
    **
    “Hastalandığında ziyaret eder”:
    *
    Hastalık; insanın ruhi ve bedeni dengesinin bir şekilde bozulması ve sıhhatinin yitimi olup; üzüntünün, sıkıntının, acının ve elemin kaynağıdır. İnsan bu halde iken tabip ve ilaçların yanı sıra bir de teselli edenleri olsun ister. Çünkü insan zayıftır. Hasta olduğunda ise daha da zayıf olur. Kendisini güçlü hissetmenin en güzel yollarından birisi hiç şüphesiz; çevresini saran eş, dost ve ahbaplarının tebessüm dolu yüzleri ve kendisi için dua edip teselli eden tatlı dilleridir.
    Müslümanın diğer müslümanlar üzerindeki haklarından birisi de; rahatsızlandığında kardeşlerinin kendisini yalnız bırakmaması ve ziyaretine gelmeleridir. Zira hasta ziyareti Allah Rasûlü(sas)’nün bizzat uyguladığı mübarek sünnetlerinden olup ümmetine de bu sünnetini ihya etmelerini ısrarla tavsiye buyurmuştur. Çünkü hasta ziyareti; hasta için bir moral kaynağı olurken, ziyaretçi için de bir ibret ve nefis muhasebesi vesilesidir. Aynı zamanda bu ziyaretten hem hasta hem de ziyaretçi için sonsuz ecirler vardır. Rasûlullah(sas) buyurdular: “Hasta ziyareti için yola çıkan kimse ilahi rahmetin sağanağına mazhar olur. Hastanın yanında oturduğunda o rahmete gark olur.” (İbn Hacer, Metâlibü’l Âliye, 2434)
    Bilindiği üzere sevinçlerin paylaşıldıkça çoğaldığı gibi; acılar, sıkıntılar ve üzüntüler de paylaşıldıkça azalır. Hasta insan, şu ağır ve acı olan yükünü ancak sevenleriyle paylaştıkça taşıyabilir. Görüldüğü gibi hasta ziyareti en güzel amellerden olup, Rahmet Nebisi(sas)’nin bu konuda pek çok mübarek övgü ve tavsiyeleri bulunmaktadır:
    “Kim bir hastanın hâl ve hatırını sormaya gider veya Allah için sevdiği bir kişiyi ziyaret ederse, ona bir melek şöyle seslenir: Sana ne mutlu! Güzel bir yolculuk yaptın. Kendine cennette barınak hazırladın!” (Tirmizi, Birr)
    Rasûlullah(sas), diğer bir hadislerinde ise hasta ziyareti yapan kimsenin cennet meyvesi yemiş gibi olacağını bildiriyor: “Kim bir hastayı ziyaret ederse, ziyaret süresince ‘Cennet hurfesi’ içindedir.” “Ey Allah’ın Elçisi! ‘Cennet hurfesi’ nedir, denildi. Rasûlullah (sas); “Cennet hurfesi, cennet yemişleridir.” cevabını verdiler. (Müslim, Birr)
    Allah Azze ve Celle hasta ziyaretini, kendisine yapılacak bir ziyaret olarak değerlendirmiştir. Hastaları ziyaret etmeyenleri ise, kendisini ziyaretten imtina etmekle itham etmiştir. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde Rasûlullah(sas) buyurdular: “Şüphesiz Allah kıyamet gününde şöyle buyuracak; ‘Ey âdemoğlu! Hasta oldum da beni ziyaret etmedin!’ Kul; ‘Ya Rabbi! Sen Âlemlerin Rabbisin, ben nasıl sana gelebilirdim?’ dediği zaman; Allah Azze ve Celle; ‘Bilmiyor musun, falan kulum hasta olmuştu da onu ziyarete gitmedin. Şayet onu ziyarete gitseydin, yanında beni bulacağını bilmiyor muydun?’ buyuracaktır.” (Müslim, Birr)
    Hasta ziyaretine gidildiğinde yapılacak en güzel şeylerden birisi de, hastaya hayır dua etmektir. Allah Rasûlü(sas) bir hastayı ziyaret ettiklerinde şu mübarek duayı yaparlardı: “Ya Rabbi! Bunun sıkıntısını gider, Sen şifa verensin, ona şifa ver. Senin şifandan başka şifa yoktur, ona öyle bir şifa ver ki, üzerinde hiçbir hastalık kalmasın.” (Buhari, Edebü’l Müfred)
    Bu konudaki mübarek tavsiyelerinden biriside şudur: “Her kim eceli gelmedik bir hastayı ziyaret eder de onun yanındayken yedi defa; ‘Es’elullahe’l azim, Rabb’el arşi’l azim en yeşfiyek= Azim olan Allah ve Arşın yüce rabbinden sana şifa dilerim’ diye dua ederse; Allah o hastayı bu hastalıktan kurtarır.” (Ebu Davud, Cenaiz)
    Sıhhat olsun, hastalık olsun, zenginlik olsun, fakirlik olsun… Hâsılı Allah(cc)’tan gelen her şeyi bir hediye kabul edip ona hamd etmek müslüman şahsiyetin kerim olan ahlakındandır. Bu yüce bir teslimiyet olup Rahman Teâlâ’nın rahmetini celbedecek bir güzelliktir. Nitekim Rasûlullah(sas) buyurdular: “Kul hastalandığı zaman Allah Teâlâ ona iki melek gönderir ve onlara; ‘Gidin bakın, kulum yardımcılarına ne diyor, bir dinleyin’ der. Eğer o kul; melekler geldiği zaman Allah’a hamd ediyor ve senalarda bulunuyor ise, onlar bunu; her şeyi en iyi bilen Allah’a yükseltirler. Allah Teâlâ bunun üzerine şöyle buyurur: “Kulumun ruhunu kabzedersem, onu cennete koymam, kulumun benim üzerimdeki hakkı olmuştur. Şayet şifa verirsem, onun etini daha hayırlı bir etle, kanını daha hayırlı bir kanla değiştirmem ve günahlarını da affetmem üzerimdeki hakkı olmuştur.” (Mâlik, Muvatta, Ayn)
    Hasta olan mü’minin de ziyaretine gelenler için hayır dua etmesi edeptendir. Öyle ki, hasta olan mü’min, hastalığının vermiş olduğu sıkıntılarla her şeyini Allah(cc)’a hasretmiştir. O halde iken günah işleyemeyeceği gibi, Allah Teâlâ’nın bir lütfu olarak da hastalığı; işlemiş olduğu günahlarına bir keffaret olmuştur. Rasûlullah(sas) bu haldeki mü’minin duasının meleklerin duası gibi olacağını müjdelemiş ve o duadan istifade edilmesini tavsiye buyurmuştur: “Bir hastanın yanına girdiğin zaman, ondan sana dua etmesini iste. Zira hastaların duası meleklerin duası gibidir.” (İbn Mace);
    Diğer bir hadis-i şeriflerinde ise; “Hastaları ziyarete gidiniz. Ve onların size dua etmelerini isteyiniz. Çünkü hastanın duası kabul, günahı da affolunmuştur.” buyurmuşlardır. (Taberani, Mu’cem)

  2. #2
    Administrator Karani - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    Erzincan, Turkey
    Mesajlar
    13.484
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart Cevap: Müslümanın Müslüman Üzerindeki Hakları

    İNSAN için ölüm; asıl yurduna gitmek için, misafir olarak bulunduğu mekândan ayrılmasıdır. Böylece asla bir yok oluş olmayan ölüm; bir halden başka bir hale, bir konumdan başka bir konuma ve bir mekândan başka bir mekâna geçiştir.
    Misafirlikten ebediyet yurduna geçiş olduğu içindir ki, ölüm mü’min kul için Rahman Teâlâ’nın bir lütfu ve hediyesidir. Bu hediye ile mü’min esaretten kurtulup asalete kavuşmaktadır.
    Şu haliyle ölüm; her nefsin tadacağı ve mahşere dek bu dünya hayatındaki sevenleri sevdiklerinden ayıran bir gerçektir. Çeşitli zorluklarıyla beraber ölümün en zor yanlarından birisi de; sevenin sevdiğine karşı duyduğu özlemini giderememesidir. Onun içindir ki, sevdikleri ölen insanlar büyük üzüntü ve elem içerisindedirler. Böyle bir zamanda desteğe ve yardıma ihtiyaçları vardır.
    Yüce dinimiz İslam, böyle bir halde olan müslümana yardım etmeyi diğer Müslümanların üzerine bir vecibe olarak yüklemiştir. Ölü sahibinin müslüman kardeşlerinden böyle bir destek ve yardım beklemesi en tabii kardeşlik haklarındandır.
    Bununla beraber, ölen bir Müslümanı yıkayıp kefenlemek, cenaze namazını kılmak ve kabre defnetmek de diğer Müslümanlar üzerine farz-ı kifaye hükmünde bir vazifedir.
    Unutulmamalıdır ki, zorluklar ancak el ele ve gönül gönüle verilerek aşılabilir. Her zaman olması gerektiği gibi böyle zamanlarda da Müslümanların birbirlerine gönül kapılarını arkasına kadar açmaları ve ihtiyaç sahibi olan kardeşlerine el uzatıp cenazesini teşyi etmeleri bir vazife olmakla beraber büyük hayırların da vesilesidir.
    Bilindiği gibi teşyi; bir yerden ayrılıp gideni uğurlama, yolcu etme, ona hürmeten bir miktar onunla beraber yürüme ve selamet dilemedir.
    Cenazeyi teşyi etmek; müslümanın, müslümanlar yanında bir hakkı olmakla beraber, övülmüş güzel âdaptandır. Nitekim Rasûlullah (sas) buyurdular: “Kim üzerine namaz kılıncaya kadar cenazede hazır bulunursa kendisi için bir kırat sevap vardır. Kim de cenaze gömülünceye kadar hazır bulunursa iki kıratlık sevap vardır. Bir kıratın miktarı Uhud Dağı kadardır.” (Buhari; Müslim, Cenâiz)
    **
    “Kendisi için sevdiğini müslüman kardeşi için de sever”:
    *
    “Mü’minler ancak kardeştirler.” (Hucurat, 10)
    Şu kardeşlik öyle bir bağdır ki, bütün dünya Müslümanlarını tıpkı bir ailenin fertleri olarak kabul eder. Bu kabul; sevginin, saygının, muhabbetin, yardımlaşmanın ve dayanışmanın en üst seviyede olduğu gerçek bir aile yuvasını oluşturur. Bu kardeşlikte, kardeşler bir vücudun organları gibi birbirlerine bağlı ve birbirleriyle hemhal, hemderttirler. Nitekim Allah Rasûlü (sas) buyuruyor: “Mü’minler birbirlerini sevme, birbirlerine merhamet etme ve birbirlerine şefkat gösterme konusunda bir vücut gibidir. Vücudun bir organı rahatsız olsa, diğer organlar uykusuzluk ve hararette ona ortak olurlar.” (Buhari, Edeb)
    Bu ailenin fertleri birbirlerine karşı ancak hayır murat edip; hayırlı her işte kardeşlerini kendilerine tercih ederler. Şunu kesin bilelim ki, yalnızca İslam ailesinde görülebilen şu fütüvvet örneği aynı zamanda bir bey’at şartıdır. Cerir b. Abdullah (ra) şöyle bildiriyor: “Ben Rasûlullah (sas)’a; namazı kılmak, zekâtı vermek ve Müslümanlara hayırla muamele etmek; olmak üzere üç hususta bey’at ettim.” (Buhari, İman)
    Birbirlerine karşı konumları bu olan Müslümanlara yakışan odur ki; Allah Azze ve Celle’nin kendisine vermiş olduğu nimetin aynısına, hatta daha güzeline din kardeşinin de sahip olmasını istemesidir. Kendisi için istediği dünya ve ahiret güzelliklerini kardeşleri için de arzulayıp, kendisi için zararlı ve kötü gördüğü her şeyi kardeşleri için de kötü görmesidir. Kamil iman bunu gerektirmektedir. Rahmet Nebisi (sas) buyurdular: “Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” (Buhari; Müslim, İman)
    **
    “Mazluma yardım eder”:
    *
    Mazlum; haksız olarak maddi ve manevi zarara uğratılmış, hakları gasbedilmiş ve kendisine zulmedilmiş olan kimsedir.
    Yüce dinimizce zulüm en büyük günahlardan, zalim de en büyük günahkârlardandır. Mazlum ise en çok korunmaya muhtaç olandır. Bu haliyle mazlum, Allah Teâlâ’nın himayesinde ve duasına mutlaka icabet olunandır. Nitekim Rasûlullah (sas) buyurdular: “Mazlumun bedduasını almaktan kork. Zira Allah ile bu beddua arasında perde mevcut değildir.” (Buhari, Zekât; Müslim, İman)
    Allah Azze ve Celle mazlumun hakkını asla zayi etmez. Çünkü O, adil-i mutlak olup zalimlerden mazlumların haklarını alıcıdır.
    Hiç şüphesiz, mazlumlara yardım yollarının en güzeli; zalimlerin iktidarlarına son verip zulmün her çeşidini tamamen ortadan kaldırmaktır. Nitekim bütün Rasullerin gönderiliş gayeleri; yeryüzünden zulmü kaldırmak ve adaleti ihdas etmektir. Bunun içindir ki, Rasullere ilk inananlar hep mazlumlar ve mustazaflar olmuştur.
    Müslüman şahsiyet; dini, ırkı ve yaşantısı ne olursa olsun daima mazlumun yanında ve yine inancı ne olursa olsun daima zalime karşı olmakla yükümlüdür. Nitekim Rab Teâlâ buyuruyor: “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve ‘Ey Rabbimiz! Halkı zalim olan şu kasabadan bizi çıkar; bize kendi katından bir veli (koruyucu, sahip) ve bir yardımcı gönder’ diyen mustazaf/zayıf erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” (Nisa, 75)
    Allah (cc)’ın ayet-i celilesinde ve Rasûlullah (sas)’ın mübarek hadislerinde de görüldüğü gibi mazlumların ve mustazafların dinleri ve inançları belirtilmeden onlara karşı işlenen zulme baş kaldırmak emredilmektedir. Zira zulme sessiz kalmak, zalime zulmünde ortak olmaktır. “…Bilin ki Allah’ın lâneti zalimlerin üzerinedir.” (Hud, 18)
    **
    “Yemini kabul eder. (Yeminine sadık kalır)”:
    *
    Yemin; bir konuda muhatabı ikna edip inandırabilmek için Allah (cc)’ı şahit tutmaktır. Ebu Said (ra) anlatıyor: “Rasûlullah (sas) yeminde mübalağa edince; ‘Ebu’l Kasım’ın nefsini elinde tutan Zat-ı Zülcelâle yemin olsun ki…’ derdi.” (Ebu Davud, Eyman)
    Görüldüğü gibi kul, yeminiyle Allah Teâlâ’yı şahit göstererek davasında doğru olduğunu ileri sürmektedir. Yani yemin eden kul; ‘Şahidim Allah (cc)’tır’ demektedir.
    Dinimizce yemin, ancak Allah Teâlâ’nın adıyla yapılır. Bunun haricinde yapılan yeminler, cahiliye inancından olup bu şekilde yemin eden müslümanı İslam dairesinin dışına çıkarır. Nitekim Allah Rasûlü (sas), Müslümanları bu tür yeminlerden şiddetle menetmiştir: “Sizden kim yemin eder de; Lât ve Uzza adına’ derse, hemen; ‘Lâilâhe illallah’ desin…” (Müslim, Eyman); “Ne tağutlar adı ile ne de babalarınızın adı ile yemin ediniz.” (Müslim, Eyman); “Allah’tan başkasını zikrederek yemin eden kimse küfretmiş veya şirk koşmuş olur.” (Tirmizi, Eyman)
    Bâtıl olan cahili yemin üzerinde, Allah Rasûlü (sas) bu kadar titremesine rağmen bu gün birilerinin meclislerine girebilmek için, yine birilerinin ilke ve inkılâplarına yemin edenlerin durumları acaba ne olur ki?
    Birileri, bir kişinin doğruluğunu kabul etmek için, ondan yemin etmesini isterler ve bu yeminin de, kendi kutsalları üzerine olmasını şart koşarlarsa; yemin edenin niyeti her ne olursa olsun; yemin, yemin isteyenin niyetine göre olur. Nitekim Rasûlullah (sas); “Yemin, yemin isteyenin niyetine göre olur.” (Müslim, Eyman) buyurmaktadır.
    Yüce dinimizce, yalan yere yemin etmek de, bâtıl şeyler üzerine yemin etmek kadar büyük günahlardan sayılmıştır. Çünkü yalan yemin sahibi; Allah Azze ve Celle’yi kendi çıkarları için yalanına şahit göstermektedir.
    Abdullah İbn Mes’ud (ra) anlatıyor: “Rasûlullah (sas); “Kim, müslüman bir kimsenin malı hakkında yalan yere yemin ederse, (Kıyamet günü) Allah ile karşılaştığında, O’nu kendisine karşı gadaplanmış bulur.” buyurdular. Sonra bu sözlerini tasdik eden ayetleri Allah Teâlâ’nın kitabından okudular: “Allah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet gününde Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.” (Âl-i İmran, 77) (Buhari, Eyman; Müslim, İman)
    Müslümanın yeminine sadık kalması, onun dürüstlüğünün bir göstergesidir. Onu mazur gösterecek meşru bir sebep olmadıkça yeminini asla bozamaz. Çünkü kul yeminine sadık kalmaz ise Allah (cc)’ın güzel ismini ve sıfatlarını kendi çıkarları için kullanmış olur.
    Yalnız, insanlara daha çok faydalı olmak ve günahlardan daha çok sakınıp hayır işleyebilmek gibi meşru mazeretler olur ise o zaman kul yeminini bozar, fakat keffaretini öder. Nitekim Allah Rasûlü (sas) buyurdular: “Kim bir şey hususunda yemin eder, sonra da hilafını hayırlı görürse derhal keffaret vererek yemininden vazgeçsin ve yemin ettiği husustan daha hayırlı olanı yapsın.” (Buhari, Eyman)
    Allah Azze ve Celle, hayat rehberimiz olan Kur’an-ı Kerim’inde bu meseleyi bizlere şöyle öğretmektedir: “Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz. Fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffareti; ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek yahut onları giydirmek, yahut da bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin keffareti işte budur. Yeminlerinizi koruyun (onlara riayet edin) Allah size ayetlerini açıklıyor; umulur ki kurtulursunuz.” (Maide, 89)
    **
    “Kardeşi nasihat isterse nasihat eder”:
    *
    Vücuh bir kelime olan nasihat bir yönüyle; bir şeyi yabancı maddelerden ayırma, halis hale getirme, öğüt verme, yol gösterme, hayırlı olanı tavsiye etme ve akıl verme gibi manalara gelir. Diğer bir yönüyle ise; insanların dünya ve ahirette saadetlerine vesile olacak bilgiyi, tecrübeyi ve kurtuluş yollarını onlara gösterip tavsiye etmektir.
    Nasihat; hiçbir çıkar ve menfaat beklemeksizin ve hiçbir kötülük düşünülmeden yalnızca Allah (cc) rızası için yapılmalıdır. Çünkü nasihat insanlar için en hayırlı ikazlardandır. Nitekim Allah Teâlâ buyuruyor: “Sen hatırlat, hatırlatmak mü’minlere fayda verir.” (Zariyat, 55)
    Öyle ki nasihat; kardeşin kardeşe ayna olmasıdır. Zira insan kendi yüzündeki lekeyi ve kiri göremez. Birisi de ona göstermez ise insan kirli ve lekeli olarak yaşar. İşte bu noktada nasihat; kardeşine yüzündeki lekeyi gösterip o kiri ve lekeyi temizlemektir. Bu konuda Rahmet Nebisi (sas) şöyle buyurmaktadır: “Mü’min mü’minin aynasıdır.” (Ebu Davud, Edeb)
    Allah Rasûlü (sas) bir başka yönüyle nasihati bizlere şöyle tanıtır: Temimu’d Dâri (ra) anlatıyor: “Rasûlullah (sas); “Din nasihattir” dedi. Biz sorduk: ‘Kim için ey Allah’ın Rasûlü?’ Buyurdular: “Allah için, O’nun kitabı için, Rasûlü için, Müslümanların imamları/idarecileri için ve tüm müslümanlar için.” (Buhari, Müslim; İman)
    Buradaki nasihatten ne anlaşılması gerektiğini, âlimlerimiz şöyle açıklamaktadırlar:
    Allah (cc) için nasihat; O’na karşı sahih bir iman ve salih bir ameldir.
    Kitabullah için nasihat; ona iman ve rehberimiz olarak hayatımıza hâkim kılmaktır.
    Rasûlullah (sas) için nasihat; O’nu hak Rasul olarak tasdik edip, tek önder kabul ederek hayatımızı O’nun pak sünnetine göre şekillendirmektir.
    İmamlar/idareciler için nasihat; hakta oldukları sürece onlara itaat edip isyan etmemek ve haktan ayrıldıkları noktalarda da onları ikaz edip nasihat etmektir.
    Bütün müslümanlar için nasihat; kendisi için istediklerini kardeşleri için de istemek ve kendisi için istemediklerini kardeşleri için de istememektir.
    Görüldüğü gibi bu boyutuyla nasihat; hayır dilemek ve iyilikleri istemekle beraber, muhlis ve muhsinlerden olmayı da gerektirmektedir.
    Nasihat; nasihat isteyen kardeşlerimizin üzerimizdeki bir hakkı olup onlara yapılacağı gibi, istemeyen kardeşlerimize de edilmelidir. Çünkü bu hal; insanlığa rahmet olarak gönderilmiş olan Peygamberlerin ortak sünnetlerindendir.
    Eğer hatada olanlara nasihat edilmezse, toplumun hepsi bu hata ve günahtan mesuldür. Hak’tan gelecek bela da hepsinin üzerine yağacaktır. Rab Teâlâ buyuruyor: “Hani onlardan bir ümmet; ‘Allah’ın helak edeceği veya şiddetle azaba uğratacağı bir kavme niçin nasihat ediyorsunuz?’ demişlerdi. Nasihatçiler; ‘Rabbimize özür beyan etmek, bir de belki sakınırlar diye (nasihat ediyoruz) dediler.” (A’raf, 164)
    Nasihatten yüz çevirenler ise hevalarını ilah edinip, Allah Teâlâ’nın rahmetini değil de gazabını tercih edenlerdir. Bunların akıbetlerini ise Allah Azze ve Celle şöyle bildiriyor: “Rabbinin ayetleri ile uyarılmışken, onlardan yüz çeviren ve yaptığı günahları unutan kimseden daha zalim kim olabilir…?” (Kehf, 57); “Vakta ki edilen nasihatleri unuttular, biz de kötülüğü yasak edenleri (nasihatçileri) kurtardık. Zulmedenleri de yapmakta oldukları kötülüklerden dolayı, şiddetli bir azap ile yakaladık.” (A’raf, 165)
    Nasihatçinin kendisi de nasihat ettiği konulara mutlaka riayet edip bilfiil yaşaması gerekir. Yaşamadığı halde nasihat eden kimse; kendisi kirlenmiş bir ayna konumunda olacağı için, nasihatleri karşısındakilere inandırıcı ve faydalı olmayacaktır. Bununla beraber yapmadığı bir şeyi başkalarına tavsiye ederek hem kınananlardan hem de vebale girenlerden olacaktır. Nitekim böylelerinin akıbetlerini Allah Rasûlü (sas) şöyle bildirmektedir:
    “Kıyamet günü bir adam getirilir ve ateşin içine atılır. Ateşin içinde bağırsakları dışarıya dökülür. Bu sebeple o kimse bağırsaklarının etrafında eşeğin değirmen etrafında döndüğü gibi döner.
    Bunun üzerine ateş ahalisi onun etrafına toplanırlar ve: ‘Ey falan, senin bu halin nedir, sana ne oldu? Sen bize iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklar değil miydin?’ derler. O kimse; ‘Evet, ben size iyiliği emrederdim ancak onu kendim yapmazdım. Ben size kötülüğü yasaklardım ve onu kendim yapardım.’ diye karşılık verir.”(Buhari, Yaratılış)

+ Cevap Ver

LinkBacks (?)

  1. Yandex
    Refback Bu Konu
    01-10-2017, 01:14 PM
  2. Yandex
    Refback Bu Konu
    10-20-2015, 02:49 PM
  3. Yandex
    Refback Bu Konu
    05-12-2015, 11:51 AM
  4. Yandex
    Refback Bu Konu
    05-05-2015, 08:14 PM
  5. Yandex
    Refback Bu Konu
    01-28-2015, 03:49 AM
  6. Yandex
    Refback Bu Konu
    01-14-2015, 07:06 PM

Benzer Konular

  1. Kadının Eşi Üzerindeki Hakları
    By teSnim in forum İslami Videolar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 07-14-2012, 05:17 PM
  2. Erkeklerin hanımları üzerindeki hakları
    By ŞehadetGüvercini in forum Serbest Bölüm
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 02-13-2011, 04:45 PM
  3. Bir Müslümanın diğer Müslüman üzerindeki hakları nelerdir sesli anlatım - sesli dinle
    By Karani in forum Sorular ve Cevaplarla Dini konular Sesli anlatım
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 01-23-2011, 02:06 AM
  4. Evladın ana baba üzerindeki hakları
    By EhLiSuNNeT in forum Çocuk Terbiyesi
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 05-03-2010, 11:35 PM
  5. Erkeğin Hanımı Üzerindeki Hakları
    By muhammet in forum Kütübü Sitte
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 01-15-2010, 02:56 PM

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
^

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379