HASAN-I BASRİ (rh.a) demiştir ki; “Kalplerin fesada uğraması altı şeydendir: İnsanlar tevbe etmek ümidiyle günah işlerler. İlim öğrenirler fakat amel etmezler. Amel ettiklerinde ihlâslı olmazlar. Allah (cc)’ın verdiği rızkı yerler fakat, şükretmezler. Allah (cc)’ın taksimatına razı olmazlar. Ölülerini defnederler fakat, ibret almazlar.” (İbn Hacer el- Askalânî, Münebbihat)
Kalbin fesada uğraması; Allah (cc)’ın razı olduğu asli halinden, yani olması gereken doğruluktan, düzgünlükten ve güzellikten ayrılması demektir. Bozulup, sırat-ı müstakimden sapması; kirlenip, paslanması ve kötü kokularla dolması demektir. Diğer bir ifade ile nurunu kaybedip, kararması demektir.
Rahman’ın razı olmayacağı ve asla sevmeyeceği böyle bir kalp; elbette ki sahibini dünya ve ahiret sıkıntılarına sürükleyecektir. Çünkü bozulmanın tek sebebi; kalbin, Allah (cc)’ın yolundan ayrılması ve O’nun rahmetini önemsememesidir. Allah Azze ve Celle de, yolunu terk edenleri; rahmetini onlardan kesip kendi hallerine bırakarak, rahmetsiz bir hayata terk edecektir.
Hasan-ı Basri (rh.a), bir müslümanın kalbinin bozulmasına vesile olabilecek şu altı tehlikeyi bildirerek bu konuda Müslümanların uyanık olmalarını istemektedir.
İnsanlar Tevbe Etmek Ümidiyle Günah İşlerler:
Tevbe; Allah Teâlâ’nın kullarına bağışladığı en büyük lütuflarındandır. Çünkü tevbe; kirden, pastan temizlenme; hastalıkların tedavisi; kötü kokuların giderilmesi ve karanlıklardan nûra; sapkınlıktan sırat-ı müstakime dönüştür. Manen arınma ve yeniden doğuştur. Günahkâr bir kul için bundan daha büyük bir lütuf ne olabilir ki?
Tevbe gibi böylesine büyük bir nimeti kullanmamak ve ondan istifade etmemek, olsa olsa şeytani bir ahmaklık olur. Yalnız, şeytan aleyhilla’nenin vesvesesine kapılıp, tevbe nimetine güvenerek günah işlemek; kalpteki bozulmanın ve dolayısıyla ateşe yürüyüşün ilk adımıdır. Nitekim Allah Teâlâ bizleri uyarıyor: “Ey insanlar! Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (mağrur şeytan) da, Allah’ın (affına güvendirerek) sizi kandırmasın.” (Fâtır, 5)
Allah Azze ve Celle; tüm kullarını muhatap alarak şeytanın hilelerine karşı uyanık olmalarını istemektedir. O lâin, hep soldan değil, bazen de sağdan yaklaşarak Rahman’ın kullarını ayartıp, saptırabilir. Onun hilelerinin en önemlilerinden birisi de, Allah (cc)’ın rahmetinin bolluğuyla kullarını aldatması ve onları ateşe sürüklemesidir. Şeytan; ‘Allah bağışlar; sen istediğin gibi yaşa, eğlen, gez, toz. Daha hayatın başında sayılırsın, tevbe edecek çok zamanın var.’ gibi vesveselerle insanları kandırır. Hâlbuki bütün bunlar boş kuruntulardır.
Şeytana inanan insan önce kendisini aldatmış olur. Çünkü insanın ilk ve en eski düşmanı olan şeytan; rahmetten kovulmasına sebep olarak insanoğlunu bildiği içindir ki, onun da günah işleyip, rahmetten kovulmasını ister. Tıpkı Hz. Âdem (as) ve Hz. Havva validemize yaptığı gibi; Allah (cc)’ın adına yemin edip, vesvese vererek ayakları kaydırmaya çalışır.
Kula düşen; düşmanı tanıyıp, uyanık olmak ve onun tuzaklarına düşmemektir. Rahman’a karşı bir isyan olan kötü ameli hiç işlememektir. Eğer hataen, unutarak ve gafleten bir günah işlemiş ise hemen pişman olup tevbe etmesidir. Çünkü ölümün bize ne zaman geleceğini bilmemekteyiz. Azrail (as) her zaman kapımızı çalabilir.
İlim Öğrenirler Fakat, Amel Etmezler:
İlim; karanlıkları aydınlatan nur, âmâlara rehber, insanlığa mürşit, amel için kılavuz ve dünya ahiret kurtuluşun reçetesidir. Nitekim Rasûlullah (sas)’a; “İlim nedir?” diye sorulunca; “Amelin kılavuzudur” buyurmuştur. (F. Râzi, Tefsir-i Kebir)
Dinimiz, ilim tahsilinin yalnızca Allah(cc) rızası için yapılmasını ister. Allah(cc)’ı tanıma, ibadetlerimizde ihlâsı ve dolayısıyla mükemmelliği yakalamak için ısrarla ihlâslı ilmi emreder. İlim talebeleri hep övülmüştür. Rasûlullah(sas) buyuruyor ki: “Kim ilim öğrenme arzusuyla bir yola girerse, Allah bu sebeple ona Cennet’e giden yolu kolaylaştırır.” (Müslim)
Allah Teâlâ’nın kendisine bahşetmiş olmasına rağmen, ilmi ile Rahman’ın razı olacağı ameli işlemeyenler şiddetle kınanmıştır. Çünkü âlimin fiili cahiller için delil ve fetva hükmünde olacağı içindir ki; ilmi ile âmil olmayan âlimler, insanlığı ateşe sürükleyen kötü birer örnektirler. Allah Azze ve Celle ilmi ile âmil olmayanları kitap yüklü merkeplere benzetmektedir. “Kendilerine Tevrat verilip de, sonra ona göre yaşamayanların hali, kitap yüklü merkebin haline benzer.” (Cuma, 5)
Fahreddin Râzi’ye göre; ilmiyle amel etmeyen ve ilminden yararlanılmayan kimselerin hali; sırtında su kapları olduğu halde çölde susuzluktan ölen devenin durumu gibidir. Amelsizlik bir fitnedir. “Fi’lü’l-ulemâ, delîlü’l-cühel┠sözünde belirtildiği gibi; ilim adamları halkın örneğidirler. Âlim ilmiyle amel etmediğinde cahil de öğrenmekten kaçınır. Amelsiz ilim de yağmursuz bulut gibidir. (F.Râzi, Tefsir-i Kebir)
İlim öğrenip fakat onunla amel etmemek; yalnızca kötü örnek olmakla kalmayıp, salim fıtratı da tahrip ettiği içindir ki, fesadın kapısıdır.
Amel Ettiklerinde İhlâslı Olmazlar:
Kalbin bir ameli olan ihlâs, lügatta; kalbi halis kılma, saf, riyasız, gösterişsiz ve katışıksız hale getirme gibi manalara gelir.
İhlâs; kulun yaptığı bütün amellerinde, yalnızca Allah(cc)’ın rızasını hedeflemesi ve Allah(cc)’a özden bağlanmasıdır. Bunun için de niyetin halis olması gerekir. Eğer niyet halis olmazsa, o zaman amellere riya, gösteriş ve menfaat temini gibi kirler bulaşır. Allah Rasûlü (sas) buyuruyor: “İhlâs kulluğun sırrıdır. Cesedde ruh ne ise, amellerde de ihlâs odur.”
İhlâs; fenalıktan, kötülükten, şeytanın şerrinden, şirkten, tuğyandan ve riyadan; dolayısıyla ilahi azaptan koruyan güzel bir ameldir. O, tüm Peygamberlerin ortak sünneti olup, kurtuluştur. Allah Teâlâ buyuruyor: “(Azaptan) ancak Allah’ın halis/ihlâslı kulları istisna edilecektir.” (Saffat, 40) Rahmet Nebisi(sas) de şöyle buyurmaktadır: “Her zaman amellerinizde ihlâsı gözetin. Zira Allah, sadece amelin ihlâslı olanını kabul eder.” (Münavi, Feyzu’l Kadir.)
Amellerdeki ihlâssızlıkta, niyet zayıftır. İsteksizlik ve hatta insanların kınamalarından sakınıldığı veya onlardan umulan bir menfaat için ibadete kalkışma vardır. Bu da riya kapısını açmak demektir. Görüldüğü gibi amelin ihlâssız olarak işlenmesi; baskı, gösteriş ve bir çıkar içindir ki; maazallah bu da kulun helâki demektir.
İhlâssızlık; kulun yalnız başına kaldığında Allah (cc)’ın emirlerini önemsememesidir. İşte bu da, iki yüzlülük ve sahtekârlığın özü olup, ancak bozuk bir kalp sahibinin yapabileceği kötü ameldir. İhlâssız amel, sahibini kurtuluşa değil ateşe götürür.
Allah (cc)’In Verdiği Rızkı Yerler Fakat, Şükretmezler:
Şükür; kulun gördüğü iyiliğin/nimetin kadrü kıymetini bilip, iyilik sahibine tazim, övgü ve dua etmesidir. Bu; kulun iyilik yapana karşı, yaptığı iyiliğin farkında olduğunun ve nankör olmadığının bir göstergesidir. Şükrün zıddı; küfür ve nankörlük olup, nimetin kadri kıymetini bilmemektir.
Şükür; nimetin artması, bereketlenmesi ve çoğalmasına vesile iken, nankörlük ise nimetin telefine vesiledir. Allah Teâlâ buyuruyor: “Şükrederseniz, size olan nimetimi artırırım” (İbrahim, 7); “Biz şükredeni böyle mükâfatlandırırız.” (Kamer, 35)
Şükür; dil, kalp ve bütün vücut organlarıyla olmalıdır. Zira verilen nimet kulun kalbine, gönlüne ve bütün bedenine şifadır. Dilin şükrü; nimet vereni zikretmek, övmek ve dua etmektir. Kalbin şükrü; nimetin yaratıcısı olan Allah (cc)’ı tanımak, tasdik etmek ve O’ndan gayrı bütün sahte ilahları reddetmektir. Bedenin şükrü ise; bütün organlarıyla, her organın Allah Azze ve Celle’nin emirlerini harfiyen yerine getirip, nehyettiklerini de her şeyiyle terk etmesidir. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.s) bazen ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Kendisine; “Ey Allah’ın Rasûlü! Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlamışken niye kendini bu kadar yoruyorsun?” diye soruldu da; bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s); “Şükreden bir kul olmayayım mı?” buyurmuştur. (Buhari)
Müslüman şahsiyet, Allah (cc)’tan gelen nimete şükrettiği gibi insanlardan gelen iyiliklere de teşekkür etmesini bilmelidir. Nitekim Rasûlullah (sas); “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a şükredemez” (Ebu Davud, 4811); “Kime bir iyilik yapılırsa, hemen o iyiliği (iyilikle) karşılasın. Eğer (o iyiliğe) iyilikle mukabele etmek için maddi bir imkân bulamazsa, bu iyiliği övsün. İyiliği öven kimse onun şükrünü yerine getirmiş olur. İyiliği gizleyen de ona nankörlük etmiş olur.” buyurmaktadır. (Ebu Davud, 4813)
Müslüman şahsiyete düşen odur ki; Allah Teâlâ’nın vermiş olduğu nimetlerin kadrü kıymetini bilip onlarla beslendiği sürece asla günah işlememesidir. İşte o zaman Rahman’ın eş- Şekûr ismi celilinin bereketi tecelli edecek ve maddi manevi rahmetler üzerine yağacaktır. Unutulmamalıdır ki şükür; Allah Azze ve Celle’ye kulluğun en güzel göstergesidir. Nitekim Allah Teâlâ buyuruyor: “Eğer yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız O’na şükredin.” (Bakara, 172) Ve Rahmet Nebisi (s.a.s) buyurdular: “Siz, zikreden bir dil ve şükreden bir kalbe sahip olunuz.” (Tirmizi)
Şükür; kalbi ateşten kurtarıp, selamete; ifsattan kurtarıp, itaate ve mutsuzluktan kurtarıp, saadete ulaştırır. Şükürsüz dil ölü, şükürsüz kalp bozuk ve şükürsüz beden canlı görünmesine rağmen hayat süren bir leş konumundadır.
Allah (cc)’ın Taksimatına Razı Olmazlar:
Rıza; Allah Teâlâ’nın takdir ve taksiminden memnun ve hoşnut olmaktır. Allah (cc)’ın her hükmüne tam bir teslimiyet ve O’ndan gelen her şeyden mutmain olmaktır. Allah Azze ve Celle’nin hoş karşılamayacağı kötü amellerden kaçınmak da Rahman’dan razı oluşun bir göstergesidir.
Müslümana yakışan odur ki; Allah (cc)’ın takdir ve taksiminden daha sevimli bir şey düşünmemeli ve asla O’nun takdirine itiraz etmemelidir. İşte o zaman Allah (cc) kendisinden razı olacak, ‘kulum’ diyecek ve cennetiyle mükâfatlandıracaktır. Nitekim Allah Teâlâ kullarını rızaya davet etmektedir. Razı olanları da, şöyle müjdeler: “Ey mutmain olmuş (huzura ermiş) nefis! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön. Kullarımın arasına katıl ve cennetime gir.” (Fecr, 27–30)
Allah (cc)’ın bütün vaatlerinden mutmain olup, hiçbir şüphe duymayarak, her şeyiyle teslim olan insan; O’nun kuludur ve emniyet içindedir. Allah Azze ve Celle işte bu kullarından memnun, hoşnut ve razıdır. Çünkü bu kullar ki, Allah (cc)’ın takdirinden ve taksiminden hep memnun ve hoşnut olmuşlardır.
Bir kul için taksime rıza, gerçek zenginliktir. Rasûlullah(sas) buyurdular: “Allah’ın sana ayırdığına razı ol, insanların en zengini olursun.” (İbn Mace, 4217) Bundan da anlıyoruz ki; zenginlik mal çokluğuyla değil, bilakis gönül tokluğuyladır. Allah Teâlâ’nın takdir ve taksiminden hoşnut ve mutlu olmakladır.
İnsanların hoşnutluğunu Allah (cc)’ın hoşnutluğuna tercih etmek ise helakin sebebidir. Çünkü ilahi takdir ve taksim dururken; heva ve heves kaynaklı beşeri takdirlerden hoşnut olmak; (hâşâ) Allah Teâlâ’yı yetersiz görmek ve adaletsizlikle itham etmek olur. Nitekim Rasûlullah (sas) buyuruyor: “Kim insanların rıza ve hoşnutluğuna karşılık, Allah’ın rızasını dilerse, Allah onu insanlara muhtaç etmez. Kim de Allah’ın rıza ve hoşnutluğuna karşılık, insanların rıza ve hoşnutluğunu tercih ederse, Allah onu insanlara muhtaç eder.” (Tirmizi, Zühd)
Hak’tan gelene rıza göstermemek ahmaklık ve bedbahtlık olacağı gibi, batıl bir şeye rıza göstermekte bir tuğyan ve isyandır.
Rıza, kulun güç yetirebileceği bir hal olup, kurtuluş reçetesidir. Allah Rasûlü (sas) buyurdular: “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan ve Rasul olarak Muhammed’den razı olan imanın tadını almıştır.”(Müslim)
İşte, kurtuluşa erecek olanlar onlardır.
Ölülerini Defnederler Fakat, İbret Almazlar:
Allah Teâlâ, hayat rehberimiz olan Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyuruyor: “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmran, 185); “De ki; Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da hem gizliyi hem de aşikârı bilen Allah’a döndürüleceksiniz.” (Cuma, 8)
Ölüm; gurbetten sılaya dönüş yolculuğundaki ilk istasyondur. Dünya gurbetinden, ebediyet yurdu olan ahirete gidecek olan her insan, muhakkak bu istasyondan geçecektir. Asla bir yok oluş olmayan ölüm; bilâkis kendisinden sonraki bütün zamanların ve mekânların da habercisidir.
Bu istasyon ki, kendisinden sonraki bütün istasyonların habercisidir. Her insan buraya dünya gurbetinde kazandığı kârını sırtlanmış olarak gelir. Eğer gurbette yüklenilen yük, Rahman’ın razı olduğu cinsten ise; kulun bineği güzel, yolculuğu rahat ve sılası emniyetlidir. Değilse; kötü bir binek, zorlu bir yolculuk ve mahvolmuş bir sıla onu beklemektedir.
Görüldüğü gibi, bu istasyondan; birisi selamet yurduna, diğeri de felaket yurduna olmak üzere iki ayrı mekâna iki ayrı vasıta kalkar. Seçim insana kalmıştır.
Her canlı için kaçınılmaz bir gerçek olan ölüm; dünya hayatına konulan son noktadır. Geliş zamanı ancak Allah Azze ve Celle tarafından bilinen işte bu gerçek karşısında, insanın devamlı hazırlıklı olması gerekir. Yol azığı olarak gideceği yerde kendisine lazım olmayacak hatta sıkıntı olabilecek yükleri yüklenmemelidir.
Ölüm; Allah Teâlâ’nın bir lütfu olan geçici dünya lezzetlerini yok edip hitama uğratır. Nitekim ölüm gerçeği hakkında Rasûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Eğer hayvanlar, ölüm hakkında insanoğlunun bildiklerini bilselerdi, onlardan semiz bir et yiyemezdiniz.” (Beyhaki); “Lezzetleri kesen ölümü çok hatırlayınız.”(İbn-i Mâce)
Akıllı insan, başkalarının başına gelen olaylardan ibret alandır. Bu gün ellerimizle gömdüğümüz yakınlarımız gibi, yarında sevdiklerimiz bizi gömeceklerdir. İbret alabilen için bundan daha büyük bir öğüt ve nasihat olabilir mi? İmam-ı Rabbani öyle der: “Ölmek felaket değildir. Asıl felaket öldükten sonra başa gelecekleri bilmemektir.”
Azgınlaşan nefse sık sık ölüm hatırlatılmalıdır. Çünkü ölüm, insanı gerçeklerle yüz yüze getirir. Hiç şüphesiz bu da ancak akıllı insanların yapabileceği bir erdemdir.
Bir adam, Rasûlullah (sas)’a gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü! Mü’minlerin hangisi en akıllıdır?” diye sordu. Rasûlullah (sas) buyurdu: “Ölümü en çok hatırlayan ve ölüme en çok hazırlanandır. İşte bunlar en akıllı kimselerdir.” (İbn Mace)