Gözü Yaşlı Dua ile Özü Sahih Dua Allah Teâlâ, kullarının isteklerini kabul etmek için illâki onların yana yakıla ağlamalarını istiyor değildir ve bu ol(a)maz da...
Dualarımızın kabul olması için her zaman gözyaşlarımıza ihtiyaç yoktur. Bazen kaza ve kadere hoşnutluk huzuru, nedamet çağlayanlarından daha makbule geçebilir Allah katında. Münacât kul ile Allah arasında bir nevi konuşma ise şayet, katiyen tek düze, tek çizgi üzere, tek bir isim telinden bir konuşma-görüşme olmaz. Esmâ ve sıfât-ı ilahiyenin tecelligâhı olan insanoğlu, eşya ve hadiseler içerisinde yaşadığı hallere göre, o hallerin doğrudan bağlantılı olduğu ilahî isim veya sıfat vasıtasıyla konuşur Hz. Zât-ı Akdes ile. Gözyaşı değil, göz aydınlığıdır asıl olan. Ne var ki bâkî gözaydınlığı için fânî gözyaşlarına daha ziyade ihtiyaç duyulur, o başka.
Bununla beraber duaların kabulünde gözyaşı olmazsa olmaz tek şart değildir. İnsanı yaratan Allah, yarattığı insanın mahiyetini daima acı, keder ve çile dolu olmaya ve öyle muzdarip kalmaya göre ayarlamamış, bilakis ona sevgi, sevinç, ferah ve huzur dolu olma ve öyle mes’ud kalma istidadı da yaratmıştır. Belki iman ehli için asıl ve ebedî olan da saadet tarafıdır. Teklif-i mala yutakta bulunmak (yani kaldıramayacağı yük yüklemek), ancak ya cehaletten, ya da zulümden gelir ki, sonsuz şefkat, merhamet ve meveddetin sübhâniyeti her ikisinden de münezzehtir, mukaddestir, müberradır, muallâdır.
Dua ve münacaatın “her zaman” gözyaşı ve ızdırapla dolu olması gerektiği gibi bir telakki, yarım bir telakkidir. Yarım, çünkü “her zaman” değil, “bazı zaman” kaydı ile ancak daha doğru bir tespit ifade edilmiş olabilir. Hatta bazı zamanlarda bazı gözyaşlarının duaların kabulünde hiçbir tesirinin olmadığı veya gözyaşlarına rağmen –dünyada- kabul edilmediği her zaman müşahede ettiğimiz bir manzaradır. O Allahımız ki, kullarını sürekli ağlıyor olarak görmekten hoşlandığı kadar, onların tam bir iman-ı yakîn, itimad-ı kavî, tevekkül ve tevfîz-i kâmil ile hakiki huzur ve sükûnu yaşayarak kendisine kullukta bulunmalarından da hoşlanır, razı olur. Eğer öyle olmasaydı, yani bazı yarım gözlerin gördükleri gibi, “Tanrılar, gözyaşından hoşlanır.” düşüncesi, içinde gözyaşı olmayan amelden hoşlanmaz manasına geliyor olsaydı, böyle bir durumda Cenâb-ı Allah’ın, rahmâniyet, rahîmiyet, şefkat, merhamet, re’fet, hınnet (Hannân isminin tecellisi) ve keremini itham etmek butlânı ve yalanı kabul edilebilir olurdu. Yarım doğrudan tam yalan doğardı. Böyle bir çıkarım ise hiçbir cihette kabul edilebilir değildir.
Kullarının Mevlâ’sı, kullarını bazen gözü yaşlı, bazen gözü bulutlu, bazen de gözü sevinçli görmek ister; adeta anneler-babalar gibi, kısacası “insan” görmek ister. Konuma göre, duruma göre, isteğe göre, zaman ve mekâna göre değişkenlik arzeden bir ilahî hoşnutluktur bu. Bir günah işleme karşısında yüreği kebap edip yana yakıla bağışlanmayı talep etmek ne kadar kuldan izharı istenilen bir “duyuş ve sesleniş” ise şayet, aynı şekilde, dünyevî bir musibet karşısında yanıp yakılmadan gayet teslimiyet ve huzur içinde onu karşılamak da yine kuldan istenilen oturaklı bir “duruş ve susuş” olmaktadır.
Kulları ağlatmaktan zevk alan bir “tanrı” anlayışı, İslam Peygamberi’nin bizlere tanıttığı “el-İlah” değildir. Bizim Allah’ımız, daima kalbi kırıkların, gönlü yaralıların, sabredenlerin, sadıkların, istiğfar edenlerin, temizlenenlerin ve sevenlerinin/sevdiklerinin yanındadır. En sevdiklerine en büyük belaları vermesi, onlara âhirette en büyük iyiliği, en büyük izzet ü ikramı, en büyük hediyeyi vermek içindir. Her ne kadar bütün peygamberlerin, peygamber vârisi ulema ve evliyanın yüreğinde daima bir hüzün ve endişe bulunsa da, o yüreğin yarısı –belki de merkezi- her zaman derin bir huzur, inşirah, sevinç ile doludur; bununla beraber olabildiğine temkin ile terbiyelidir ve öyle olduğu da bütün siyer-i nebiden, peygamberler tarihinden anlaşılmaktadır.
Allah’ın bir duayı kabul etmesi için, kulun gözyaşlarını damlata damlata içini delmesi gerekmiyor, hıçkırması, höykürmesi ve hafakanlara girmesi de icap etmiyor. Bazen evet, istenilen şeyin büyüklüğüne karşın bütün bu haller, kişiyi sınırlara icbar edecek şiddette yaşanabilir, yaşanması da gerekebilir; hatta yaşanması şart olur kimi zaman. Ne var ki bu icap “bazen”dir, her zaman değildir. Çünkü her isteğin –kıymetine veya cinsine göre- huzurullaha arzediliş biçimi ayrı ayrı olur. Nasıl ki bir vakit çocuk kendini yırtarcasına ağlayınca annesi ona istediğini verir, bir vakit hiç istemeden verir, bazen de -dil ucuyla da olsa- isteterek verir. Öyle de Cenab-ı Mevla, ziyade şefkatiyle bütün bu veriş şekillerini en sevimlisi, en sevgilisi, en mükemmeli ile kullarına karşı sergiler. O bakımdan kimi mübarek gün ve gecelerde yahut kutsal mekânlarda kul, şuruu kapalı bir biçimde gafilâne sayılabilecek bir vaziyette ettiği duanın kabul olduğunu görürse, şaşırmamalıdır. Duaların kabul edildiği zaman ve mekânların da böyle bir kabulde önemli bir vesileliği olduğu unutulmamalıdır.
“Gözü yaşlı dua” da, “özü sahih dua” da ındallah makbuldürler. Bekkâûn ağlar, sâdıkûn susar. Sâdıkûn gibi bekkâûn da evliyaullahtan bir sınıftır. Âşıkların bir nev’i olan bekkâûn’un (çok ağlayanların) bükâları (ağlamaları), ancak özünde sıdk var olduğu için ve olduğu sürece makbuldür, merğûptur. Sadıklar ise o sıdk özüne daima sahip oldukları ve onu korudukları için sürekli matluptur, mahbuptur. Her ikisi de birbirinden güzeldir, kendilerine özeldir, nev’-i şahsına münhasır güzellikleri vardır. İmanın çekirdeği sıdk olduğu cihetle, imanla gelen bütün faziletlerin de çekirdeği yine sıdk olmuş olur. Binaenaleyh gözyaşının sembolize ettiği aşk, iştiyak veya pişmanlık, bütün değerlerini sıdk cevherinden alırlar, onsuz ise yalan ve yavan kalırlar.
Ağlayan bir çocuk ne kadar merhametimizi celbeder ise,ler dağıtan bir çocuk da o kadar muhabbetimizi cezbeder. İnsan dediğin ise hem ağlar, hem güler. Ve Allah insan yaratmak istemiştir ve yaratmıştır. Ahirette ebedî gülmek için dünyada fânî çileler, ızdıraplar, üzüntüler ve dahi ağlamalar bir ön şart kılınmıştır, âmennâ; fakat hepsinin özünde hep huzur vardır, rızâ vardır, sadakat vardır, hatta sükûnet ve teslimiyet vardır; kalbin sesli fiillerinin membaı olan sessiz-sözsüz fiiller vardır. Belki de Arş’ı lerzeye getiren en tesirli iniltiler, şiddetinden dolayı kulakların duy(a)madığı sessiz-sözsüz iniltilerdir, kim bilir… Bâhiu’n-nefs’in mazharı olarak iman davasında yaşanılan yutkunmalardır, içe atmalardır, içinde tutmalardır, kanayan yaralardır, mukaddes hüzünlerdir –Allahü a’lem-.
Son olarak…
Duaların kabulü için “kabz halinin ızdırabı” kadar, “bast halinin inşirahı” da mutlaka değerlendirilmesi gereken harika bir vesile-i hayır ve hasenâttır. Kabz halini sabırla aşmalı, bast halini de şükürle uzatmalıdır. Kabz’a şükreden ve bast’a sabreden istisna velilerin durumu mahfuz. Sabır kadar, şükür de lazımdır. Kabz halinde sabır gösterebilmeye kıyasla, bast halinde şükredebilmek daha zordur, o zoru başaranlar ise daha ziyade ecr ü mükâfâta nail olacaklardır. Cennet’te fakirlerin daha ziyade bulunuşları fakirliğe rıza ve sabırları sebebiyle olduğu gibi, Cehennem’de de zenginlerin daha çok oluşları nimetlere şükürsüzlük ve nankörlükleri sebebiyledir. Mü’min yoklukta sabırla, varlıkta şükürle mükelleftir. Bu mükellefiyeti yerine getirmek, râzı olarak sabretmek ve övünmeden şükretmek, yapılabilecek en tesirli duadır ki, yokluk sabırla varlığa uzanır, varlık da şükürle sonsuza ulaşır vesselam...


30 Eylül 2006 Cumartesi


Walthamstow / Londra