Küçüktüm… Oyuncak bebeklerim vardı benim… Ne söylesem, ne anlatsam hepsini dinleyen bebeklerdi onlar… Görünüşlerindeki donukluk bir yana dursun insana huzur veren bir ifade vardı hepsinin yüzünde. Bakışlarına “Seni anlıyorum” ifadesi gizlenmiş gibiydi. Küçüktüm ve bana büyük gibi görünen küçük dertlerim vardı benim… Ben bebeklerime anlatırdım, bebeklerim beni dinlerdi… Dertlerim biterdi…

Ben büyüdüm, dertlerim de büyüdü, acılarım da… Bebeklerim de büyüdü benim… Et ve kemiğe büründü bebeklerim. Görünüşlerini kaplayan canlılık ile ters orantılı olarak bakışlarına yerleşen “Dinliyorum ama anlamıyorum aslında” ifadesine aldırmadan yaklaşmak istedim onlara. Anlatmak istedim yine eskisi gibi her şeyi, paylaşmak istedim… Oyuncak bebeklerim gibi olamadı hiçbirisi… Anlatamadım… Dinleyemediler… Dertlerim bitemedi…

Anlatsam bebeklerim gibi dinlerler miydi beni bilmiyorum ama ben anlatmamayı tercih ettim. İçimde yeşeren bir çiçek gibi büyüttüm acılarımı ve dertlerimi; gizledim onları kendimden bile daha değerli bir varlık misali…

Büyümüştüm artık ben, dertlerim de büyümüştü… Büyüktü benim dertlerim, kolay kolay anlayamazdı kimse, öyle her soranla paylaşılamazdı… Derindi benim acılarım, dinleyen her kişi kaldıramazdı belki de, üzülürdü bana ya da acırdı… Anlatamadım, acıları ve anıları sözcükler ile harmanlamak ağır geldi; yıllarca el bebek gül bebek büyütüp sakladığım dertlerimi kendi sesimden duymak yaramı kanatır zannettim… Sustum…

Gün geldi sonra ve bana bebeklerimi anımsatan birisine anlatmak istedim her şeyi… Acılarımın hafiflediğini hissettim belki de, kendi sesimden kendi dertlerimi dinlemek kanatacaktı yaramı ve tazelenecekti bütün acılarım… Olması gereken olacaktı yani…

Yavaş yavaş, düşüne düşüne başladım sözcüklerle oynamaya… Ben anlattım, çocukluğumdaki bebeğin ruhuna bürünmüş dinleyici dinledi… Ben anlattım, o dinledi… Ben anlatacaktım, o dinleyecekti… Benim kalbim acıyacaktı, o yorum yapacaktı… Haklısın diyecekti, ne büyük dertlerin varmış diyecekti… Hiçbirisi olmadı…

Ben anlattım, o sustu… Sessizlik “Bu mu yani senin dert dediğin?” anlamında çığlık attı… Sessizlikte boğuldum, dertlerimi ilk defa duyuyor olmak gerçeklerle yüzleşmeme sebep oldu. Meğer benim dert zannettiklerim yıllarca biriktirilmiş boşluktan başka bir şey değilmiş… Utandım dertlerimden, böyle dert mi olur dedim; bir şey yapmam lazımdı, susuyordu bebeklerime çok benzeyen dinleyici…

“Şaka yaptım” dedim, “Benimle ilgisi yoktu” dedim, “Yazmayı planladığım yeni hikâyemdi bu anlattığım” dedim, mahçup mahçup önüme baktım dertsiz derdimden utanarak, sustum… Susmaya devam etti o da, anladı, inanmış gibi yaptı, ben de inandırmış gibi kandırdım kendimi…

…
Yazmadım bu sefer, anlattım sadece… Ben anlattım, bebeklerim dinledi…
Sessizlik oldu…
…

O gün insanlık anladı ki dertler ve kötü anılar biz onları içimizde sakladığımız için acı veriyorlar bizlere… Asıl çözüm; başkasının hikâyesiymiş gibi anlatmak kendi dertlerimizi ve kendi sesimizden duymak o güne kadar duyurmadıklarımızı…

…
Büyüdük biz, dertlerimiz de büyüdü ve oyuncak bebeklerimiz yoktu artık bizim…