HUSUS / ÖZEL OLUŞ


Husus/özel ve tahsis tek manadır. Tahsis, lafzın kapsadığı hususların bazısını kapsam dışına çıkarmaktır. Tahsis ancak içerisinde şümul manası tasavvur edilen hitapta yani umumda/genellikte vukuu bulur. Onun için, ona umumun tahsisi denir. Tahsis, içerisinde şümul/kapsamak manası tasavvur edilmeyen herhangi bir hitapta meydana gelmez. Nitekim Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in, Ebu Burde’ye; ضح بها ولا تصلح لغيرك “Sen kurban et. Senden başka kimseye uygun olmaz”[1] sözünde tahsis düşünülmez. Çünkü tahsis; lafzı, umum/genel oluş cihetinden, husus oluş cihetine çevirmektir. Kendisinde genellik olmayanda bu çevirme düşünülmez.
Tahsisin caiz oluşuna delil, onun genel emirlerden vukuu bulmasıdır.
Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ “Müşrikleri öldürün.”[2] Bundan zimmet ehli hariç tutulmuştur.
Bir başka örnek de Allah’u Teâla’nın şu sözüdür: وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا “Hırsızlık yapan erkek ile hırsızlık yapan kadının ellerini kesin.”[3]Bundan nisaba ulaşmayanın ve korunmamış (saklanmamış olanın) v.b. çalınması hariç tutulmuştur.
Bir başka örnek de Allah’u Teâla’nın şu sözüdür: الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍ “Zina eden kadın ve erkeğe her birisine yüz sopa vurun.”[4] Bundan muhsân/evlilik yapmış olan hariç tutulmuştur. Zira o recm edilir.
Bir başka örnek de Allah’u Teâla’nın şu sözüdür: يُوصِيكُمْ اللَّهُ فِي أَوْلادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الإنثَيَيْنِ “Çocuklarınız hakkında Allah şöyle emrediyor: Erkeğe iki dişinin payı kadar veriniz.”[5]Bundan kâfir ve vârisin katili olanı hariç tutmuştur.
İşte böyle, bir çok nâss genel olarak gelmiştir ve tahsis edilmiştir. Bu da tahsisin Kitap ve Sünnette vaki olduğuna ve caiz olduğuna dair bir delildir.

Genel Olanın Tahsis Edilmesi Delilleri:


Tahsise delâlet eden muttasıl/bağlantılı olabilir, munfasıl/bağlantısız olabilir. Muttasıl, kendisi bizzat bağımsız olmaz. Bilakis, genelin içerisinde zikredildiği lafza bağlantılı olur. Munfasıl ise, onun tersidir. O bizzat kendisi bağımsız olur.
Yani tahsise delâlet eden; ya tahsis edilmekte olan genele bağımlı olarak tahsis edatlarından bir edat ile olur. Mesela; istisna gibi. Bu ise muttasıl tahsistir. Ya da genel nâsstan bağımsız olan başka bir nâss olur. Mesela; zina edene sopa vurmanın, Rasul’ün muhsan zaniyi recm ettirmesini tespit eden başka bir nâss ile muhsan olmayan zaniye tahsis edilmesi gibi. Bu ise munfasıl tahsistir.
Muttasıl tahsis dört çeşittir: İstisna, şart, sıfat, gaye.

İstisna İle Tahsis:


İstisna ile tahsis, إلا ya da benzeri istisna edatlarından sonra gelen hususu, onlardan önce geçen husustan hariç tutmaktır. İstisna edatları; إلا غير ، سور ، خلا ، حاشا ، عدا ، ما عدا ، ما خلا ، ليس ، لا يكون Bu sîgaların başında إلا gelir.
İstisnanın sıhhat şartı, kendisinden istisna edilene, aralarına ya da muttasıl hükmüne bir ayırıcı katmaksızın gerçekten bağlı olmasıdır. Her ne kadar nefesin kesilmesiyle bir ayırt edici ikisinin arasına katılmış olsa da, hakkında konuşulanın ilk sözünün bitmesinden sonra örfen onu getiren sayılmaması muttasıl hükmüdür. Dolayısıyla istisna ile istisna edilen arasına bir ayırt edici katıldığında, istisnadan sayılmaz.
İbni Abbas’ın munfasıl istisnanın sıhhati ile ilgili şu sözüne gelince: “Bir ay zamanın geçmesi istisna şartıdır. Şu kişi gibi: Bir şeye yemin ediyor, sonra; ‘bir ay sonra inşaallah’ diyor. Yemini bozulmamıştır.” Bunu Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den rivayet edilen şu husus geçersiz kılıyor: مَنْ حَلَفَ عَلَى يَمِينٍ فَرَأَى غَيْرَهَا خَيْرًا مِنْهَا فَلْيَأْتِ الَّذِي هُوَ خَيْرٌ وَلْيُكَفِّرْ عَنْ يَمِينِهِ“Kim bir şeye yemin ederse, sonra da ondan daha hayırlısını görürse, hayırlı olanı yerine getirsin ve yemininin kefaretini ödesin.”[6] Bir başka rivayette: فَلْيُكَفِّرْ عَنْ يَمِينِهِ وَلْيَأْتِ الَّذِي هُوَ خَيْرٌ“Yemininin kefaretini ödeyip hayırlı olanı yerine getirsin.”[7]
Bu istisna sahih olsaydı, yemini bozmamak ve birr/iyilikte hayır düşünüldüğünde yemin eden için en emin yol olduğu için Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem ona yönlendirirdi. Çünkü Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem sadece kolaylaştırmayı, basitleştirmeyi kast eder. İstisna ise, kefareti yerine getirmekten daha kolaydır. Ona yönlendirmemesi, İbn Abbas’ın sözünün sıhhatli olmadığına delâlet eder.
Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den yapılan şu rivayete gelince: وَاللَّهِ لَأَغْزُوَنَّ قُرَيْشًا ثُمَّ سَكَتَ ثُمَّ قَالَ إِنْ شَاءَ اللَّهُ “Allah’a yemin olsun ki, kesinlikle Kureyş ile savaşacağım.Sonra sustu ve sonra da şöyle dedi:Allah dilerse.”[8] Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in burada sükût etmesi, bağlantıyı koparmayan sükût olarak yorumlanır. Zira ondan, hadisi kestiği ya da başka bir işte meşgul olduğu ya da meclisi terk ettiği rivayet edilmedi ki fasıl/ayırıcının olduğu söylenebilsin. Ondan sadece sustuğu, sonra da ‘inşaAllah’ dediği rivayet edildi. Bu da onun bağlantıyı bozmayan bir sükût olduğuna delâlet etmektedir.

Şartla Tahsis:


Şart; varlığı için sebep olmayan ve sebebe dâhil olmayan tarzda yokluğu herhangi bir hususun yokluğunu gerektiren husustur. Başka bir ifade ile şart, yokluğu olmamayı gerektiren, varlığı olmayı gerektirmeyen husustur. Abdestin namazın sıhhatinde şart olması gibi. Zira abdestin yokluğu, namazın yokluğunu gerektirir. Fakat abdestin varlığı namazın varlığını gerektirmez. Çünkü abdest, namazın varlığı için sebep değildir ve sebebe dâhil değildir.
Şartla tahsisin kuralı, şart sîgalarından birisi sözün başına geldiğinde; gelmediğinde sözde kalan hususu o sözden dışarı çıkarır. Yani şart; olmadığında sözün kapsamında olan hususu sözden dışarı çıkarır. Şu sözde olduğu gibi: أكرم المجاهدين إن فتحوا الحصن “Mücahitlere ikramda bulun. Eğer kaleyi fethederlerse.” Eğer; إن –sîgası olmasaydı, ikram etmek, bütün mücahitler için genel olurdu. Fakat إن –in başa getirilmesi, kaleyi fethetmeyenleri ikramdan hariç tutmaktır. Eğer kaleyi fethetmezlerse, onlar hariç tutuldu.
Şart sîgalarına gelince; onlar çoktur. إن إن ، إذا ما ، أينما ، وحيثما ، مهما ، من ... Bu sîgaların hepsinin başında şart sîgası (إن) gelmektedir. Çünkü o harftir, onun dışında kalanlar isimlerdir. İsimlere ait manaların ifade edilmesinde asıl olan sadece harftir. Çünkü o, bütün şart sîgalarında kullanılır.
Bu sîgalar hakkında şartın sıhhat şartı ise; şartın şart ve şart koşulan arasına bir ayırt edici katılmaksızın gerçekten şart koşulana muttasıl/bitişik olmasıdır. Bağlantının devam etmesiyle birlikte; şartın, şart koşulanın önünde olması arkasında olması mümkündür.

Sıfat İle Tahsis:


Genel, bir sıfatla beraber olursa, o genel o sıfatla tahsis edilip o sıfatın dışında kalanlar o genelden hariç tutulur.
Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözünde olduğu gibi: فِي كُلِّ إِبِلٍ سَائِمَةٍ فِي كُلِّ أَرْبَعِينَ ابْنَةُ لَبُونٍ “Saime/otlayan her deveye kırk süt veren yavrusu (zekât) vardır.”[9] سائمة “otlakta beslenen” sözü, إيل “deve” genel lafzına bitiştirilmiştir. Böylece bu sözün, bütün develeri kapsar iken, سائمة “otlakta beslenen” lafzı olan sıfat ile birleştirilmesi, “develer” lafzından otlakta beslenmeyenleri, yani ahırda yem ile beslenenleri hariç tutmaktadır. Bu da ahırda yem ile beslenen hayvanlarda zekâtın olmadığına delâlet etmektedir. Böylece sıfat, geneli tahsis etmiş olur.
Sıfat ile tahsisin sıhhat şartı; sıfatın vasfedilene muttasıl/bitişik ya da muttasıl hükümde olmasıdır.

Gaye İle Tahsis:


Gaye sîgası şu iki lafızdır: إلي - حتى Bunlardan herhangi birisi, genel sözün başına geldiğinde, o sözden onlardan sonrakileri hariç tutar. Dolayısıyla onlardan sonrakilerin hükmünün öncekilere muhalif olması zorunludur.
Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: ثُمَّ أَتِمُّوا الصِّيَامَ إِلَى اللَّيْلِ “...Sonra akşama kadar orucu tamamlayın.”[10]
Dolayısıyla إلي –dan sonra gelen الليل –“Gecenin, akşamın” hükmü, ondan öncekinin hükmüne muhaliftir.
Bir başka örnek de Allah’u Teâla’nın şu sözüdür: فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ “Yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın.”[11] (إلي)’dan sonra gelen “dirseklerin” hükmü ondan öncekine muhaliftir. v.b.
Böylece hüküm (إلي)’dan öncekine tahsis edilir, sonraki hükmün haricinde tutulur.

Munfasıl Delillerle Tahsis:


Munfasıl/bağımsız delillerle tahsis ancak sem’i/vahye dayalı deliller ile olur. Çünkü tahsis edilen genel, ancak sem’i delilin getirdiği bir lafızdır. Dolayısıyla o ancak bir sem’i delil ile tahsis olur.
Sem’i deliller ise; Kitap, Sünnet, Sahabelerin icmâsı, İlleti Kitap ve Sünnetten alınan Kıyas. Bu dört delilden başkası, tahsis delillerinden sayılmaz. Genel olanın, akli delil ile tahsis edilmesi caiz olmaz. Buna delil şunlardır:
1-Tahsis; lafzın kapsamına girenin bazısını ondan hariç tutmaktır. Lafzın manaya delaletinde ise ancak dile göre ve Şeriata göre lafzın manasından konuşanın kastı vardır. Yani dile ve Şeriata göre lafzın kendisine delâlet ettiği husus vardır. Aklın bununla ilgisi yoktur. Dolayısıyla, akıl gelip lafzın kendisine delâlet ettiği manadan başka bir manaya istisna ettiğinde, lafzın manası dil bakımından delâlet edilenlerden akıl ile hariç tutulmuş olur ki bu doğru değildir. Çünkü lafzın manasına delâletinde ancak dile başvurulur, akıla değil. Dolayısıyla aklın tahsis edici olması doğru değildir.
2-Tahsis, beyandır. O da teşriidir. Şer’î nâss vahiyle gelmiştir. Dolayısıyla onu ancak vahiyle gelen bir şey açıklar. Zira vahiyle geleni, dilin kendisine delâlet ettiğinden başkasına uygun olarak beyan etmek akla terk edilirse, akıla Şeriat koyma hakkı verilmiş olur ki bu caiz olmaz. Çünkü Şeriat ancak Allah’u Teâla’ya aittir. Onun için beyan ve açıklananın vahiyle gelenden olması kaçınılmazdır. Aklın vahiyle geleni açıklayıcı olması doğru olmaz. Dolayısıyla aklın tahsis edici olması doğru olmaz.
3-Tahsis, genelin bir cüzü için nesh etme mesabesindedir. Çünkü tahsis hükmü genel oluştan çevirmekte, bazısında o hükmü iptal edip yerine başka bir hüküm koymaktadır.
Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍ “Zina eden kadın ve erkeğe her birisine yüz sopa vurun.”[12]
Bu söz, evlilik yapmış için ve muhsan olmayan için bir hükümdür. Tahsis gelip bu hükmü muhsan olan hakkında iptal edip ona başka bir hüküm olan recm hükmünü koydu. Nesh ise akıl ile olmaz. Aksi halde, her akıla, herhangi bir Şer’î hükmü iptal etmesi caiz olurdu. Tahsis de aynı şekildedir, akıl ile tahsis yapılması caiz olmaz.
Aklın tahsis edici oluşuna Allah’u Teâla’nın şu sözünü delil getirmelerine gelince; وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنْ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلاً “Yoluna gücü yetenlerin o evi (Kâbeyi) haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerine bir hakkıdır.”[13]
“Çocuk ve mecnunun “insanlardan” olmasına rağmen, genel oluştan kast edilenlerden olmamalarını akıl gerekli kılmaktadır. Çünkü akıl bu ikisinin mükellef kılınmalarının mümkün olmadığına delâlet etmektedir. Dolayısıyla ayetin genelliğini tahsis eden olmaktadır” denilmektedir.
Bu, aklın tahsis edici bir delil olmaya uygun olduğuna dair hüccet olmaya uygun değildir. Zira çocuk ve mecnun hakkında Şâri’nin hitabı engellenmemiştir, onların mükellef kılınmaları da imkânsız değildir. Bunun delili o ikisinin; cinayetin diyetleri, telef edilenlerin değerlerinin tazmini, mallarında zekât vacibliği hitaplarının kapsamında olmalarıdır.
Dolayısıyla yukarıda geçen ayetin genelliği akıl ile tahsis olmamıştır, ancak şu hadisle tahsis olmuştur: رُفِعَ الْقَلَمُ عَنْ ثَلَاثَةٍ عَنِ الصَّبِيِّ حَتَّى يَبْلُغَ وَعَنِ النَّائِمِ حَتَّى يَسْتَيْقِظَ وَعَنِ الْمَعْتُوهِ حَتَّى يَبْرَأَ “Kalem üç kişiden kaldırıldı: 1- Buluğa erinceye kadar çocuktan, 2- Uyanıncaya kadar uyuyandan, 3-İyileşesiye kadar deliden.”[14]
Bazılarının bu hususta Allah’u Teâla’nın şu sözlerini delil getirmelerine gelince: اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ “Allah her şeyin yaratıcısıdır.”[15] وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “O her şeye kadirdir.”[16]
Denilmektedir ki; Allah da كل شيء lafzının dil bakımından genelliği kapsamındadır. Hâlbuki O’nun zatı ve sıfatı, yaratıcı olmayan ve O’na ait güç yetirilen şeyler değildir. Çünkü zatından dolayı vacib’ul kadim olanın yaratılması ve güç yetiren olması aklın gereği olarak imkânsızdır. Dolayısıyla Allah’ın zatı ve sıfatı aklın gerekliliği delâleti ile lafzın genelliğinden hariç tutulmuş olur. Böylece akıl bu ayetlerin genelliğini tahsis edici olur.
Bu ayetler örneği ile yapılan bu delillendirme ileri sürülmez. Çünkü bu ayetler, akidelerle alakalıdır, Şer’î hükümlerle alakalı değil. Akidelere akıl ile delil getirilir, Şeriatla delil getirilir. Esas itibarı ile Şeriata itikat etmenin delili akıldır. Bunun için aklın akidelerde delil olması uygun olur. Dolayısıyla o ayetlerin anlaşılmasına da delil olması uygun olur. Aklın akidelerde tahsis edici olması uygun olur.
Şer’î hükümlere gelince; onlar Şâri’nin kulların fiilleriyle alakalı hitabıdır. Dolayısıyla onların delilinin ancak vahiyle gelen olması uygun olur. Çünkü Şer’î hükümler Şâri’nin hitabıdır. Dolayısıyla delillerin Şâri’den gelmesi yani vahyin getirdiğinden olması kaçınılmazdır. Aynı şekilde onların tahsis edicisinin de vahyin getirdiğinden olması kaçınılmazdır. Çünkü o da bir Şer’î hükümdür. Zira o da Şâri’nin hitabıdır. Dolayısıyla Şâri’den gelmesi yani vahyin getirdiğinden olması kaçınılmazdır. Bunun için aklın Şer’î hüküm için tahsis edici olması uygun olmaz. Çünkü o Şâri’den gelmedi ve vahyin getirdiğinden de değildir. Buna binaen o ayetler, Şer’î hükümler hakkında ileri sürülmezler. Çünkü o ayetler akidelere hastır.


Kitabın Kitapla Tahsisi:


Kitabın kitapla tahsisi mümkündür. Çünkü onlardan her biri lafız ve mana olarak vahiyle gelmiştir. Dolayısıyla birisinin diğerine tahsis edici olması uygun olur. Şüphesiz ki Kur'an’ın Kur'an’la tahsisi Kur'an’da fiilen vukuu bulmuştur.
Buna örnek Allah’u Teâla’nın şu sözüdür: وَأُوْلاتُ الأحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ“Gebe olanların bekleme süresi ise, yüklerini bırakmalarıdır”[17]
Bu ayet, Allah’u Teâla’nın şu sözünü tahsis edici olarak gelmiştir: وَالَّذِينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ أَزْوَاجًا يتربصن بأنفسهن أربعة أشهر وعشرا “Sizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına (evlenmeden) dört ay on gün beklerler.”[18]
Bir örnek de Allah’u Teâla’nın şu sözüdür: وَالْمُحْصَنَاتُ مِنْ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ “Daha önce kendilerine Kitap verilenlerden iffetli kadınlar da ...”[19]
Bu ayet, Allah’u Teâla’nın şu sözünü tahsis edici olarak gelmiştir: وَلا تَنكِحُوا الْمُشْرِكَاتِ حَتَّى يُؤْمِنَّ “İman etmedikçe müşrik kadınlarla evlenmeyin.”[20]
Böylece, Kitabın Kitapla tahsisinin fiilen vukuu bulmuş olması, Kitabın Kitapla tahsisinin caiz oluşuna delildir.
Allah’u Teâla’nın şu sözüne gelince; لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ “İnsanlara kendilerine indirileni açıklaman için ...”[21]
Allah’u Teâla’nın Rasule hitaben söylemiş olduğu bu sözde Kitabın Kitapla açıklanmasına engel olan bir husus yoktur. Zira hepsi de Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem vasıtası ile gelmiştir. Dolayısıyla Rasul’ün tahsis edici ayeti zikretmesi, ondan bir beyan olur. Rasul’ün beyan edici olarak vasfedilmesinin, beyanın onun vasıtası ile geliyor oluşuna hamledilmesi gerekir. Rasul vasıtası ile gelenin Kitap ya da Sünnet olması, Allah’u Teâla’nın şu sözünün genelliğine muvafık düşer: وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ “Sana Kitabı her şey için bir açıklama olarak indirdik.”[22] Dolayısıyla bu sözün gereği; Kitapta olan her hususun شيئا –şey olması nedeni ile Kitabın, Kitapta olan her husus için bir beyan edici olmasıdır.

Kitabın Sünnet İle Tahsisi:


Kitabın, -ister mütevatir olsun, ister haberi ahad olsun- Sünnet ile tahsisi caizdir. Çünkü onlardan her birisini de vahiy getirmiştir. Dolayısıyla vahiyle gelen bir hususu yine vahiyle gelen bir husus tahsis etmiş olur. Böylece onlardan her biri diğeri için tahsis edici olur.
Nitekim Kur'an’ın Sünnetle tahsisi fiilen vukuu bulmuştur.
Buna örnek Allah’u Teâla’nın şu sözüdür: يُوصِيكُمْ اللَّهُ فِي أَوْلادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الإنثَيَيْنِ “Çocuklarınız hakkında Allah şöyle emrediyor: Erkeğe iki dişinin payı kadar veriniz.”[23]
Allah’ın bu sözü, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü ile tahsis edilmiştir: الْقَاتِلُ لا يَرِثُ “Katil varis olamaz.”[24]
Bir başka örnek de Allah’u Teâla’nın şu sözüdür: الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍ “Zina eden kadın ve erkeğe her birisine yüz sopa vurun.”[25] Allah’u Teâla’nın bu sözü de Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in Maiz’i recm ettirmesi ile tahsis edilmiştir.
Ayrıca sahabelerin Rıdvanullahi Aleyhim, Kitabın Sünnet ile tahsisinin caiz olduğuna dair icmâsı oluşmuştur. Zira Allah’u Teâla’nın şu; وَأُحِلَّ لَكُمْ مَا وَرَاءَ ذَلِكُمْ “Bunlardan başkasını nikâhlamanız size helâl kılındı”[26] sözü, Ebu Hureyre’nin Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem ’den rivayet ettiği şu sözile tahsis edilmiştir: لا تُنْكَحُ الْمَرْأَةُ عَلَى عَمَّتِهَا وَلا عَلَى خَالَتِهَا “Kadın, halası veya teyzesi üzerine nikâhlanmaz.”[27]
Allah’u Teâla’nın Nisa suresi11. ayetteki sözünü Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözleri ile tahsis etmiştir:لا يَرِثُ الْكَافِرُ الْمُسْلِمَ وَلَا يَرِثُ الْمُسْلِمُ الْكَافِرَ “Kâfir Müslüman’a, Müslüman da kâfire varis olmaz.”[28] الْقَاتِلُ لا يَرِثُ “Katil varis olamaz.”[29]
Ebu Bekir’ın, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den şöyle dediğini rivayet etti: لا نُورَثُ مَا تَرَكْنَا صَدَقَةٌ “Biz miras bırakmayız. Bizim arkada bıraktığımız sadakadır.”[30]
Allah’u Teâla’nın şu; وَأَحَلَّ اللَّهُ الْبَيْعَ “Allah, alış-verişi helâl kıldı”[31]sözü, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den rivayet edilen dirhemi iki dirhem ile satmayı yasakladığına dair rivayet tahsis etmiştir.
Allah’u Teâla’nın şu; وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ ... “Hırsızlık yapan erkek ile hırsızlık yapan kadının ...”[32]sözü, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü ile tahsis edilmiştir: لا قَطْعَ إِلا فِي رُبُعِ دِينَارٍ فَصَاعِدًا“Dört dinar ve fazlası olmadıkça el kesme yoktur.”[33]
Allah’u Teâla’nın şu; فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ “Müşrikleri öldürün”[34] sözü, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den rivayet edilen Hicr mecusileri hakkında söylediği şu sözü ile tahsis edilmiştir: سُنُّوا بِهِمْ سُنَّةَ أَهْلِ الْكِتَابِ“Onlar hakkında Ehli Kitap hakkındaki uygulamayı uygulayın.”[35]
Çeşitli şekillerde benzeri birçok örnek vardır. Sahabelerin bu yaptıklarını eleştiren bir sahabe yoktur. Dolayısıyla bu icmâdır.
Bütün bunlara binaen, Kitab’ın Sünnet ile tahsis edilmesi Şeriata göre caiz olmaktadır.

Kitabın Sahabenin İcması İle Tahsisi:


Sahabelerin icmâsı, Şer’î bir delilin varlığını gösterir. Zira sahabeler, bir hükmün Şer’î bir hüküm olduğuna dair icmâ ettiklerinde, bu demektir ki onların o hükme dair bir delilleri vardır, delili rivayet etmeksizin hükmü rivayet etmişlerdir. Dolayısıyla bu delilin rivayeti gibidir. Onun için sahabelerin icmâsı; o hususta bir Şer’î delilin olduğunu yani onların Rasulullah’ın onu söylediğini işittiklerini, ya da yaptığını veya hakkında sükût ettiğini gördükleri bir Şer’î delilin olduğunu gösterir. Dolayısıyla bu, Sünnet türündendir. Onun için Sünnet muamelesi görüp rivayetle alınır. Mademki mesele böyledir, o halde Kitabın sahabe icmâsı ile tahsisi caizdir.
Nitekim Kur'an’ın sahabe icmâsı ile tahsisi fiilen vukuu bulmuştur. Buna örnek, zina iftirasında bulunanlar hakkında Allah’u Teâla’nın şu sözüdür: فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانِينَ جَلْدَةً “Onlara seksen sopa vurun.”[36] Allah’u Teâla’nın bu sözü, onun hür olanlara tahsis edilip köle olanlar için zina iftirası haddinin yarıya indirilmesi, sahabe icmâsı ile tahsis edilmiştir. Vukuu bulmuş olması, caiz oluşun delilidir. Dolayısıyla bu; Kitabın, sahabe icmâsı ile tahsisinin Şeriata göre caiz olduğuna delâlet eder.

Kitabın Kıyasla Tahsisi:


Muteber kıyas, illeti Şeriatla gelen kıyastır. Yani illeti Kitap, Sünnet ve Sahabe icmâsından alınmış olan kıyastır. İlleti Şeriatta geçmemiş olan kıyas, Şer’î kıyas sayılmaz. Kıyasın illeti Kitap, Sünnet ve Sahabe icmâsından geçtiğine göre; Kitap, Sünnet ve Sahabe icmâsında tahsis de caiz olduğuna göre; Kitabın illeti, Kitap veya Sünnet veya Sahabe icmâsında geçen kıyasla tahsisi caiz olmaktadır. Kitabın; Kitapla, Sünnetle ve Sahabe icmâsı ile tahsisinin caiz oluşuna ait delillerin geçmiş olmasından dolayı, bunlara binaen Kitabın, illeti Şeriatta geçmiş olan kıyas ile tahsisi caiz olmaktadır.

Sünnetin Kitapla Tahsisi:


Sünnetin umumunun Kur'an’ın hususu ile tahsis edilmesi caiz olur. Çünkü onlardan her ikisi de vahiyle gelmiştir. Dolayısıyla vahiyle gelen, vahiyle geleni tahsis etmiş olur. Böylece onlardan birisinin diğeri için tahsis edici olması sahih olur.
Her ne kadar Kur'an, lafız ve mana olarak vahiyle gelmiş olup Sünnet sadece mana olarak vahiyle gelmiş olsa da, tahsis manayla alakalıdır, lafızla değil. Dolayısıyla Sünnetin lafzının Rasulden olması buna etkili olmaz. Zira Allah’tan vahyedilen mananın tahsis edici olması sahih olur.
Ayrıca Allah’u Teâla şöyle buyuruyor: وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ “Kitabı sana her şey için bir açıklama olarak indirdik.”[37]
Şüphe yok ki; Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in Sünneti de “her şey” kapsamındadır. Zira Rasul’ün Sünneti de bu ayette işaret edilen umuma dâhil olmaktadır. Dolayısıyla Kur'an’ın Sünnet için açıklama olması sahih olur. Tahsis eden, açıklayandır. Böylece Kur'an’ın Sünnet için tahsis eden olması caiz olur.
Şöyle denilebilir: “Allah’u Teâla Rasule diyor ki; وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ “Onlara indirileni açıklayasın diye Biz sana zikri indirdik.”[38] Böylece Allah’u Teâla Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’i indirilen Kitap için beyan edici kıldı. Bu ise ancak Sünnet ile olur, bu da tahsisin ancak Allah’tan değil Rasulden yani Kur'an’dan değil Sünnetten olduğuna delâlet etmektedir.”
Buna cevap şöyledir: Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in, kendisine indirilen için “beyan edici” olması vasfı, onun vasıtasıyla Kur'an’dan gelenle Sünneti açıklamasına engel teşkil etmez. Çünkü Sünnet, Allah’u Teâla’dan indirilmiştir, Kur'an’da Allah’u Teâla’dan indirilmiştir. Dolayısıyla Rasul’ün kendisine Sünnetten indirileni, kendisine Kur'an’dan indirilen ile açıklaması caiz olur.
Bunlara binaen, Sünnetin Kur'an’la tahsis edilmesi caiz olmaktadır.
Nitekim Hudeybiye Anlaşmasında şu geçmiştir: “Bizden size –senin dinine girmiş olsa da- hiçbir kimse gelmeyecek. Gelen olursa onu bize iade edeceksin.”[39] “Hiçbir kimse” genel bir tabirdir. Erkeği de kadını da kapsar. Yani Sünnet burada Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in ikrarı ile erkek olsun kadın olsun Kureyş^ten gelen herkesi iade etmeyi vacib kılmıştır.
Sonra Allah’u Teala Kitab’ında şu ayeti indirmiştir: يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا جَاءَكُمْ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّ اللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِهِنَّ فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِنَاتٍ فَلَا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ “Ey iman edenler! Mümin kadı‎nlar hicret ederek size geldiği zaman, onları‎ imtihan edin. Allah onları‎n imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onlar‎ın inanmış‎‏ kad‎ınlar olduklarını öğrenirseniz onlar‎ı kâfirlere geri göndermeyin.”[40]
Böylece Kitap, kadınlar hariç sadece erkekleri iade ederek Sünneti tahsis etti.

Sünnetin Sünnetle Tahsisi:


Sünnetin, -ister mütevatir olsun, ister ahad haber olsun- Sünnet ile tahsisi caizdir. Çünkü her ikisi de mana olarak vahiyle gelmiştir. Dolayısıyla birisinin diğeri için tahsis edici olması sahih olur.
Nitekim Sünnetin Sünnet ile tahsisi bilfiil vukuu bulmuştur. Buna örnek şudur: Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle demiştir: فِيمَا سَقَتِ السَّمَاءُ فَفِيهِ الْعُشْرُ “Semanın/göğün suladığında öşür vardır.”[41]
Bu, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü ile tahsis edilmiştir: لَيْسَ فِيمَا دُونَ خَمْسَةِ أَوْسُقٍ زَكَاةٌ“Beş vesaktan az olanda zekât yoktur.”[42]
Başka bir örnek de şudur: Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle demiştir: لا تَحِلُّ الصَّدَقَةُ لِغَنِيٍّ وَلا لِذِي مِرَّةٍ سَوِيٍّ “Sadaka/zekât, zengine ve çalışıp kazanma gücü olan kimseye helâl olmaz.”[43] Bu, Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü ile tahsis edilmiştir: لا تَحِلُّ الصَّدَقَةُ لِغَنِيٍّ إِلا لِخَمْسَةٍ لِعَامِلٍ عَلَيْهَا أَوْ رَجُلٍ اشْتَرَاهَا بِمَالِهِ أَوْ غَارِمٍ أَوْ غَازٍ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَوْ مِسْكِينٍ تُصُدِّقَ عَلَيْهِ مِنْهَا فَأَهْدَى مِنْهَا لِغَنِيٍّ “Zekât şu beş zengin kimseye helal değildir: Zekât işlerinde çalışan, malı ile zekât malını satın alan, borçlu olan, Allah yolunda savaşan, kendisine zekât verilen fakir komşusunun o zekât malından kendisine hediye ettiği zengin kimse.”[44]

Sünnetin Sahabe İcması ve Kıyas İle Tahsisi:


Sünnetin sahabe icmâsı ile tahsisine gelince: Kur'an’ın sahabe icmâsı ile tahsisinin caiz oluşu yukarıda anlatılmıştı. Sünnetin sahabe icmâsı ile tahsisi de aynı şekilde caizdir. Zira Kur'an’ı tahsis etmesi caiz olanın Sünneti tahsis etmesi de caizdir.
Sahabe icmâsı, delilin varlığını gösterir. Dolayısıyla o da vahyin indirdiğindendir, o halde vahyin getirdiğini tahsis etmesi doğru olur.
Kıyasa gelince: Kıyasın illeti ya Kur'an’da geçen ya da Sünnette geçen olur. Dolayısıyla onun illeti Kur'an’da geçmiş ise, kıyasın tahsisi Sünnetin Kur'an’la tahsisi olur ve bu caizdir. Eğer illeti Sünnette geçmiş ise, o zaman onun tahsisi, Sünnetin Sünnetle tahsisi olur ki bu da caizdir. Bundan dolayı Sünnetin kıyasla tahsisi caiz olur.

Mantukun Mefhumla Tahsisi:


Mantukun mefhumla tahsisi caizdir. Mefhum ister muvafaka mefhumu kabilinden olsun ister ise mefhumu muhalefet kabilinden olsun fark etmez. Çünkü daha önce anlatıldığı gibi mefhum, hüccettir. Genel de hüccettir. İkisi çatışırsa, genel olanın mefhum ile tahsisi vacib olur, ilk delili ihmal etmek gerekmez.
Buna örnek Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür: إِنَّ الْمَاءَ لَا يُنَجِّسُهُ شَيْءٌ إِلَّا مَا غَلَبَ عَلَى رِيحِهِ وَطَعْمِهِ وَلَوْنِهِ “Suyu ancak kokusunu, rengini ve tadını değiştiren şeyler kirletir.”[45] Bu hadisin mantuku; değişim olmadıkça, suyu –ister iki kulle olsun, isterse olmasın- hiçbir şeyin kirletmediğine delâlet etmektedir. Zira hadisin mantuku; çokluğu, azlığı, akarı, durgunu kapsamaktadır. Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü ise; إِذَا بَلَغَ الْمَاءُ قُلَّتَيْنِ لا يحمل خبثا “Su iki kulleye ulaştığında pislik taşımaz.”[46] Bu hadisin mefhumu, birinci hadisin mantuku için tahsis edici olmaktadır.
Bir başka örnek de Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür: وَفِي الْغَنَمِ مِنْ أَرْبَعِينَ شَاةٌ إِلَى عِشْرِينَ وَمِائَةٍ“Koyunlar kırk ile yüz yirmi arasında oldukları zaman, bir koyun vermek gerekir.”[47] Bu hadisin mantuku, koyunların hepsinde zekât vermenin vacib olduğuna delâlet eder, çünkü geneldir. Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü ise; وَفِي الْغَنَمِ السائمة زكاة“Saime/otlayan koyunlarda zekât vardır.”[48] Bu hadisin mefhumu, ahırda beslenen koyunlarda zekât olmadığına delâlet eder. Dolayısıyla ikinci hadis, mefhumu ile zekâtın vacibliğinden ahırda beslenen koyunları çıkartarak, birinci hadisin mantukunun genelliği için tahsis edici olmaktadır.

[1] Müslim

[2] Tevbe: 5

[3] Maide: 38

[4] Nur: 2

[5] Nisa: 11

[6] Müslim, K. İmân, 3115, Ahmed b.Hanbel

[7] Nesei, K. İmân ve’n Nuzûr, 3721

[8] Ebu Davud

[9] Ahmed b. Hanbel, Müs. Ensâr, 20577

[10] Bakara: 187

[11] Maide: 6

[12] Nur: 2

[13] Ali İmran: 97

[14] Ebu Davud, K. Hudud, 3825

[15] Zümer: 62

[16] Maide: 120

[17] Talak: 4

[18] Bakara: 234

[19] Maide: 5

[20] Bakara: 221

[21] Nahl: 44

[22] Nahl: 89

[23] Nisa: 11

[24] İbn Mâce, Tirmizi- K. Ferâid, 2035

[25] Nur: 2

[26] Nisa: 24

[27] Müslim, K. Nikâh, 2518

[28] Ahmed b.Hanbel

[29] Tirmizi, K. Ferâid, 2035

[30] Buhari, Müslim

[31] Bakara: 275

[32] Maide: 38

[33] İbn Hibbân, Taberânî-El Evsât’da, Malik- K. Hudûd, 1323

[34] Tevbe: 5

[35] Malik, K. Zekât, 544

[36] Nûr: 4

[37] Nahl: 89

[38] Nahl: 24

[39] Buhari

[40] Mümtehine : 10

[41] Buhari, K. Zekât, 1388

[42] Ebu Davud, K. Zekât, 1333

[43] Tirmizi, K. Zekât, 589

[44] Ahmed b. Hanbel, B. Müs. Mükessirîn, 11113

[45] İbn Mâce

[46] Dâremi, K. Tahârat, 725

[47] Buhari, Ahmed b. Hanbel, 4405

[48] Ahmed b. Hanbel, Müs. Ensâr, 20577