+ Cevap Ver
3 sonuçtan 1 ile 3 arası
Like Tree3Beğeniler
  • 1 Post By YaŞuHa
  • 1 Post By YaŞuHa
  • 1 Post By YaŞuHa

Şeytaniyet Çağında

 İslami Konular ve kaynakları Katagorisinde ve  Fıkıh Forumunda Bulunan  Şeytaniyet Çağında Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Şeytaniyet Çağında Nefsin Özellikleri Nefsin en büyük özelliği “kendini bir şey zannetme” kuruntusudur. Eğer terbiye görmemişse kendisini, büyük, yüce ve ulaşılmaz görür. Bu kuruntu onun tabiatında vardır, öyle yaratılmıştır. Nefsin diğer bir özelliği ise keyfine ve rahatına düşkün oluşudur. Bir şeyi, en kolay yoldan elde etmek ister. Nimeti ister ama ...

  1. #1
    Aktif Üye
    Üyelik tarihi
    Feb 2012
    Mesajlar
    285
    Tecrübe Puanı
    8

    Standart Şeytaniyet Çağında

    Şeytaniyet Çağında
    Nefsin Özellikleri

    Nefsin en büyük özelliği “kendini bir şey zannetme” kuruntusudur. Eğer terbiye görmemişse kendisini, büyük, yüce ve ulaşılmaz görür. Bu kuruntu onun tabiatında vardır, öyle yaratılmıştır.

    Nefsin diğer bir özelliği ise keyfine ve rahatına düşkün oluşudur. Bir şeyi, en kolay yoldan elde etmek ister. Nimeti ister ama nimeti vereni hesaba katmaz. Sadece göz önündeki nimetleri hesap eder, onların peşinden koşar. Ahiret nimetleri ona çok uzak, adeta ulaşılmaz şeyler olarak görünür. Bu yüzden, ibadet ve hayır yollarında pek isteksiz ve tembeldir.

    Her şeyin en iyisine, sadece veya önce kendisi layıktır. Bencilliğinin sınırı yoktur. Eşini ve çocuklarını bile, kendi menfaati için sever. Evlatlarıyla ve malıyla övünmek dahil türlü hedefleri vardır.

    İyi kötü, doğru yanlış demeden her hoşlandığı şeyi ister. Cehenneme gideceğini bilse bile günah zevkine tamah eder. Azgın bir boğa gibi eğlencelere dalar. Düştüğü isyan ve günah bataklığı karşısında, Rabbinin tehditlerine kulak asmaz.
    Yine, en temel özelliklerinden birisi bukalemun tabiatlı oluşudur. Menfaati neyi gerektiriyorsa anında döneklik yapar. Verdiği sözü tutmaz, emanete hıyanet eder. İnsanın kendi kendine aldığı hayırlı kararları dahi, bir anda unutur ve şerre yönelir. Tevbe eder ama tevbesi burnuna konmuş bir sinek gibi uçar gider. Verdiği sözün kıymeti yoktur. Bütün bu özellikler, onun münafık tabiatlı olduğunu tescil eder.

    Enaniyet (Benlik)

    Enaniyet, yani “benlik duygusu” nefsi nefis yapan ana unsurdur. Esası, Arapçadaki ‘ene’ye (ben) dayanır. Kısaca tarif etmek gerekirse “varlık hissi” demektir. Yani, kendi başına varlık iddia eden bir mahlûk…

    Bu varlık iddiası, nefsin yaratılışından gelen bir özelliktir. İşte iddianın ortaya çıkmış haline “enaniyet” deniliyor.
    Dünya imtihanında, eğer insana bu şekilde bağımsızlık duygusu verilmeseydi imtihan şartları oluşmazdı. Zira bu bağımsızlık duygusu, insandaki hür iradeyi doğurmaktadır. Bu irade sayesinde, insan ister hayrı isterse şerri tercih etmektedir.

    İnsandan istenen de bu nefsin varlık iddiasını hakiki manasına ulaştırmaktır. Yani, insan bilmeli ve kabul etmelidir ki onu yoktan var eden ve bütün sahip olduklarını kendisine bahşeden bir Zat-ı Zülcelâl vardır. Onu ve bütün kainatı ayakta tutan yüce Kudret ve Azamet sahibi Rabbi’dir. Kendisi ise O’nun aciz bir kuludur.

    İnsan çok acizdir çünkü küçük bir mikropla bile baş edemeyen bir bedeni vardır. İnsan çok acizdir çünkü kuvvet ve kudreti ancak elinin ulaştıklarına erişir. Bir gök gürültüsü bile onu korkutmaya yeter…

    İşte, İslam’ın ruhu olan tasavvuf, insan nefsinin az önce değindiğimiz kötü hal ve sıfatlarından arınıp istenen güzel özelliklere ulaşmasını hedef almaktadır. Ayet-i kerimede “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene and olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems; 7-9) Buradan da anlaşılıyor ki nefis hem iyiliğe hem de kötülüğe kabiliyetli olarak yaratılmıştır. Ve insanın hedefi, nefsi kötü sıfatlardan arındırıp takva derecesine ulaşmaya çalışmaktır. Ki bu da Rabbin cezasından kurtulup sonsuz mükâfatları kazanmasına sebep olur.

    Fakat insan bunları araştırıp tefekkür etmez ise nefis kendini yegâne kudret sahibi olarak görür. Allah-u Teâlâ’nın verdiği aklı, O’nun çalıştırdığı bedeni, hep kendisine mal eder. Rabbini bilip O’na boyun büküp ibadet etmez ise ondaki enaniyet adeta bir hindi gibi kabarmasına yol açar. Bedenini iyi beslemesi sayesinde şefkat, mehamet ve nezaket gibi insani duyguları gelişemez, kaba, hoyrat bir insan olur. Nezaketi göstermelik, tevazusu katmerli enaniyettir. (1)

    Nefsin Şeffaflaşması

    Bir bakıma kulluk serüveni, Müslüman kişinin nefsini şeffaflaştırma serüvenidir. Hammaddesi; şer, ‘hiçlik’ ve zifiri karanlık olan nefsin şeffaflaşması… Eskilerimizin tabiri ile “tezkiye-i nefs” yapmayan bir Müslüman, bu yaratılışından gelen nefsin karanlıklarından kurtulamaz.
    Peki, nefsin karanlıklarından, o sonu gelmez benlik iddialarından, sonsuz haz ve taleplerinden insanoğlunu ne kurtarabilir?.

    Evet, insanı nefsin karanlıklarından kurtaracak olan, yalnız ve yalnız Rabbu’l Alemin’in yardımıdır. Mürşidin ilk görevi; müridin kalbini zülumattan, manevi kirlerden temizleyecek zikir ve rabıta gibi amelleri telkin ve tarif etmektir. Müridi edeb ve Ahlak-ı Hamidiye ile donatmak, yapılacak olan ikinci iştir. Bundan sonrası ise artık Allah-u Zülcelal’e kalmıştır…

    O’nun lütfedip nurlarıyla tecelli ederek karanlıklardan arındırdığı ruhlar, tertemiz olarak “Rablerine döner”ler. O’nun manevi yakınlık ve dostluğuna hak kazanırlar. Buna liyakat kesbedemeyenler de çok kazançlıdırlar, zira kalpleri tertemiz, dilleri zikirli, edeb ve hayâ dolu salih müminler olurlar. Ne büyük kazanç!.

    ‘Şeytaniyet Çağı’!

    Geçen asrın büyük mütefekkir ve müceddidi Bediüzzaman Hazretleri “enaniyet asrı” demişti içinde bulunduğu çağa. Şimdi belki biz de içinde yaşadığımız çağa, “heva ve şeytaniyet asrı” diyebiliriz. Şeytan ve yardımcılarının, türlü oyunlarla azdırdığı nefsanî arzuların ayyuka çıktığı… Şeytanların, insanları parmaklarında oynattığı bir çağ. Şeytaniyet, belki “Deccaliyet” çağı…

  2. #2
    Aktif Üye
    Üyelik tarihi
    Feb 2012
    Mesajlar
    285
    Tecrübe Puanı
    8

    Standart Cevap: Şeytaniyet Çağında

    Ancak delilerin yapabileceği işleri, sürüler halindeki halk yığınlarının yapabildiği, çılgınlıklar çağı. Yüzbinlerce, bazen bir canlı yayınla milyonlarca insanın, baştan çıktığı, şeytana taparcasına eğlendiği, rezaletler çağı…

    Batılı tasvir etmemek adına teferruatına giremediğimiz bu gayri insani durumları, çok da dillendirmeye gerek yok. Zira onca rezalet TV, internet ve cep telefonu olan herkesin gözü önünde… Aklı belinden aşağıya inmemiş herkes, fıtri duygularını kaybetmemiş her insanoğlu bu çirkinliklerden tiksinecektir.

    Peki, nasıl oluyor da insan fıtratına bu kadar ters rezaletler, miyarlarca insana normal gelebiliyor? Bu sorunun cevabına, bir fıkra ile geçelim. Akıl hastanesinin bahçesindeki deliye yaklaşan adam, parmaklıkların ardından soruyor: “Bakar mısın? Siz içeride kaç kişisiniz?” Delinin cevabı tam kendine göre: “Asıl siz dışarıda kaç kişisiniz?.”

    Toplumun çoğunluğunu, aklını ve kalbini şeytana kaptırmış insanlar oluşturuyorsa orada akıllılar, “deli” damgasını yemekten kurtulamayacaktır. İşte biz, bugün böyle bir çağda yaşıyoruz.

    Bu çağda manevi zararlı mikroplar dediğimiz zulumatın azdırdığı nefislerin, hiçbir sınır tanımadan, haz ve hevanın sarhoş bendeleri olması, kaçınılmaz bir sondur. Zira -Allah-u Teâlâ’nın muhafaza ettikleri hariç- hiçbir insanoğlu, nefsinin azgınlığına güç yetiremez.
    Bu günah ve zulmet tufanından kalbini, aklını ve ruhunu koruyabilene aşk olsun! İçimizdeki akıllılar, nefsini zulmet kirlerinden arındırmış edeb abideleridir. Allah-u Tela’nın dostudur onlar. İnsanlığın son sığınağı…

    O kulluk sanatının ustaları, nefsi ve onun hastalıklarını çok iyi bilirler. Nefis, şeytan ve dünya sevgisi üçlüsünün insana neler yaptırabildiğinin şuurundadır onlar. Bu yüzden, bu zülumat sağanağında, onların manevi kanatları altına sığınmak, artık bir zaruret halini almıştır.
    O halde, geliniz, asrımızın kulluk sanatının ustalarından Seyda Muhammed Konyevi Efendinin tarif ve tavsiyelerine kulak verelim…

    Nefis ve arzularıyla mücadele etmek

    Mücadele, herhangi bir maksada ulaşmak ya da bir kuvvete karşı koyabilmek için insanın sürekli çaba göstermesi anlamına gelirken, mücahede ise Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak için gayretle çalışma, çaba gösterme, nefis ile savaşma, Allah yolunda düşmanla yüzyüze çarpışarak cihad etmek anlamlarına gelir.

    Müminin nefsi ile mücadele etmesi ve mücahedede bulunmasından maksat ise nefsin Allah’a isyan içeren istek ve arzularına karşı koyma, Allah-u Zülcelal’e itaat için ona muhalefet ederek, gayret göstermesidir.
    Nefsin arzu ve isteklerine uymak, ne kadar çirkin bir binektir. Çünkü nefis, insanı fitne ve karanlıklara sürükler. Sabretmesi ve tahammül etmesi güç bir yaratıktır. Seni devamlı zorluklara ve yanlışlıklara iter.

    Kim nefsi isteklerin arzusuyla dünya hayatına bakarsa, cehennemde yanmayı hak eder. Allah-u Zülcelâl nefisle mücahede hakkında şöyle buyurur: “Her nefis, ne hayır işlemiş, ne kötülük yapmış ise onları önüne konmuş bulur. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Allah kullarına çok şefkatlidir.” (Âl-i Îmran; 30)

    İnsan daima kendi nefsiyle hesap görecek; bir hata veya masiyet yaptığı zaman, hemen tevbe edecek ve o hatasından dolayı salih amel yapmak suretiyle nefsini cezalandıracaktır.

    Hz. Ömer radıyu anh, bir gün, ikindi namazında bahçesinden camiye gelip cemaatin dağılmış olduğunu görünce, iki yüz bin dirhem değerindeki bahçeyi, nefsine sadaka olarak vermiş ve nefsini, gevşekliğinden dolayı sevdiği bir malını

  3. #3
    Aktif Üye
    Üyelik tarihi
    Feb 2012
    Mesajlar
    285
    Tecrübe Puanı
    8

    Standart Cevap: Şeytaniyet Çağında

    Zamanımızda yeme, içme, giyim kuşam vs. çok bol olduğu halde, onlara mutabaat yapmak için nefsimizle mücahede etmemiz bizim için çok büyük bir şeref ve kazançtır. O Allah dostlarından, her ne kadar şimdi -etrafımızda- göremiyorsak da onların kitaplarını ve menkıbelerini okumak, kişi için en büyük ilaç ve Allah-u Zülcelal'in rızasını kazanmaya sebeptir.
    Onlar çok meşakkat çekmişlerse de gitmişler fakat onların amelleri; kazanmış oldukları sevap ve mükâfatlar beraberlerindedir, bâkidir. Onlara mutabaat yaparak benzemeye çalışmamak ve bir kaç günlük hayat için nefsin şehvetlerine uyup, ebedi saadet yeri olan ahiret hayatını perişan etmek, ne büyük bir hatadır!

    İnsan nefsini terbiye edip, ıslah etmelidir

    Yahya İbn-i Muaz şöyle demiştir: “Gözün, dünyada ona fazla önem vermeyecek derecede olsun. Nefsin isteklerini kesinlikle yapma ki; çalışman yalnız günlük rızkını temin derecesinde olsun. Devamlı olarak ahiret için çalış.”

    İnsan nefsini, muhalefet kılıcı ile her öldürüşünde, Allah-u Zülcelâl onu yeniden diriltir. Dirildiği zaman yine birçok şeyler ister, insanla inada tutuşur; kötülük kanatlarını açar, yine uçmaya başlar. İşte, hal böyle olunca insana düşen görev, yine inatçı nefsi ile cihat etmektir. Nefis ölmez, insan sağ oldukça o da olur. Yalnız, nefis terbiye olur.

    İnsana düşen yegâne görev, onu terbiye etmek sureti ile ıslaha çalışmaktır. Bu mücadelenin sonunda mükâfat da büyük olur. İman sahibinin daimi vazifesi, nefsini yenmektir.
    En büyük ibadet ve en zor iş nefisle uğraşmaktır. Çünkü Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede bu mücadeleye işaret ederek buyuruyor ki; “Ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” (Hicr; 99) buradaki ibadetten mana, sürekli salih amellerde bulunarak ve Allah’a itaat ederek nefse karşı olmaktır. Kaldı ki, bütün hayırlar nefse karşı olmakla başlar. Daima onun istemediklerini yapmak lazımdır.
    Her iman sahibi, Allah-u Zülcelal’in huzuruna çıktığı zaman; nefsini ıslah etmiş olmalıdır. Bu hal, o imanlı kimseyi cennete götürür. Cennete sadece iman sahipleri girer. Oraya bir defa giren, sonuna kadar kalır, bir daha çıkarılmaz. Cennette güzelliklere sınır yoktur. Her an yenisi gelir. Bunların önü, sonu ve tükeneceği yoktur. Bu güzellikler, dünyada her an, her gün nefisle yapılacak mücadelenin mükâfatıdır.
    Öyle ise nefsimize şu şekilde nasihat ederek gerçeği bir kez daha hatırlamak için şöyle hitap edebiliriz: "Ey Nefsim! Dünya ahiretin tarlasıdır. Eğer bu yazdığımız güzellikleri istiyorsan, kendini müstahak etmek için biraz gayret göster, itaatkâr ol ve Allah-u Zülcelal’in yolundan ayrılma ki sonunda bu güzelliklere kavuşabilesin.” (2)

    Dipnotlar: 1- Geniş bilgi için bakınız: Bediüzzaman Said-i Nursi, “Sözler”; İsmail Çetin, “Edeble Varış Lütufla Dönüş” ve diğer eserleri. 2- Seyda Muhammed Konyevî; “Nefse Hitap”, Reyhanî Yayınları, İstanbul.

+ Cevap Ver

Benzer Konular

  1. Uzay çağında bir veli
    By essirra in forum İslam Büyüklerimiz
    Cevaplar: 16
    Son Mesaj: 02-15-2013, 02:55 AM
  2. Eski Cahiliyet Çağında Metres
    By MuHaMMeD in forum Tarihte Kadın
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 02-11-2010, 01:52 PM

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277