Gerçek imanı yakalamak

Hemen hepimiz imanın, “Kâinatın Yaratıcısına, O'nun meleklerine, kitaplarına, elçilerine, ahirete (öldükten sonra dirilişe), kadere (olmuş ve olacak her şeyi O’nun planlayıp programladığına) inanma ve kabul etme” şeklinde formüle edildiğini biliriz.

Ancak bu, sadece kuru bir “tasdik ve ikrar”dan ibaret değildir. Bilgi, obje/nesne, olay ve soyut düşünceler, “uygun tepkiler, şuurlu zihnî oluşumlar” alarak, zihnimizin basamakları ve teknelerinde tahlil edilir, senteze tabi tutulur, yoğrulur ve en son kademede “itikat” (iman, yüksek inanç, kesin kanaat) olur. Aynı zamanda kalp, vicdan gibi duygularımıza mal edilerek özümsenir, meleke/maharet hâline getirilerek pratiğe dökülür.
Yani, gerçek iman zihnin şu merhalelerinden geçerek kalbe mal olur: Bir şeyi önce tahayyül ederiz. Sonra tasavvur (tasvir etme). Ardından akıl (ölçme-değerlendirme). Peşinden iz’an (anlama, kavrama). Ve sonra iltizam (taraf olma). Bu aşamalardan geçirip en son merhale ise, itikat (inanç/iman) oluşur.
Başta akıl, kalp olmak üzere duygularımızı ancak delil ve bürhanlarla tatmin edebiliriz. Hakikati araştırıp doğruyu bulmak da ilimle olur. (İşârâtü’l-İ’caz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 102.)
İlim ise, vahyin ışığında (çünkü, ışık olmaksızın göz göremediği gibi, vahiy olmaksızın akıl da göremez) inceleme, deney ve tecrübelerin sonucudur.
Kur’ân’ın ders verdiği, Peygamberimizin (asm) talim ettiği iman, yalnızca “İnanıyorum!” lâfından ve kuru bilgiden ibaret değildir. Aklî, mantıkî, ilmî delillere dayanarak, araştırma, inceleme ve tefekkür sonucunda kalp ve vicdan gibi bütün duyguların mutmain olduğu yüksek bir imandır.
Taklidî/basit iman, sapkın/yanlış fikirlerin hücumuna, nefsin ve şeytanın vesveselerine dayanamaz. Ancak tahkikî iman fiiliyata, aksiyona, pratiğe dönüşür. Taklidî iman tazyiksiz akan su, düşük voltajlı elektrik gibidir; onlar nasıl şofbeni veya elektrikli ev aletlerini çalıştırmazsa, 'taklidî iman' da insan hayatının verimini, değerini düşürür. Mum ışığına hafif yollu “puf” etsek söner. Barajdan beslenen ampul ise, üflemekle söndürülemez!
Unutmayalım, “dilimle ikrar, kalbimde tasdik ettim” şeklindeki kuru bir inanç, doğruyu bulmaya yetmez; nefis, his ve aklımızı kalp çizgisine çekmez. Günümüz fırtınaları ve yolunu şaşırmış felsefenin hücum ve “inkâr” dalgaları, onu zaafa uğratır. Nefsimiz ve en büyük yardımcısı şeytan da “şüphe ve vesveseleriyle” kuvve-i maneviyemizi kırar, moralimizi bozar. Şüphe gediklerini kapatma ve vesvaslara karşı direnme gücü, ancak “delil ve ispat” ile takviye edilen "tahkikî iman" gücüyle sağlanabilir.