Cenâb-ı Hakk'ın varlığını, Peygamberimiz'in (sav) peygamber oluşunu çeşitli ilmî delillerle isbat etmek mümkündür. Hatta öldükten sonra dirilme meselesini dahi ilmî delillerle isbat edebiliriz. Fakat kader öyle değildir. O hâlî ve vicdânî bir meseledir. İlmî ve nazarî değildir.
İnsan kadere, îmândaki derecesine göre inanır ve kader meselesini kendi istiab ve kapasitesi ölçüsünde kabullenir, idrak eder. Nice insanlar vardır ki, bütün bir hayat boyu çok şey görüp geçirmişlerdir ama, kadere ait en küçük bir meseleyi dahi kavrayamadan çekip gitmişlerdir. Vicdanlarında kader sırrını anlamaya hiç yer ayırmamış bu kişiler cidden kemtalih insanlardır. Onlara acımamak elde değildir. Fakat, 'Zarara kendi iradesiyle razı olan da acımaya müstahak değildir.' Bunlar, icraatlarının verâsında, Cenâb-ı Hakk'ın icraatının mevcudiyetini sezememişlerdir. Gözleri fersizdir, bakışları, yapacakları işlerin daha önce ilmî plânda Cenâb-ı Hak tarafından tesbit edilmiş olduğu hakikatine ulaşamamış kimselerdir. Bunların hayatları ibtidâîlik içinde geçer gider. Böyle insanların i'tizâlî düşüncelere düşmemesi de çok zordur.