Mustafa Özcan - Vakit
2010-04-07

İbni Teymiyye ve mevlana

Prof. Dr. Nazif Şahinoğlu, Sadi-i Şirazi ve İbni Teymiyye’de Fert ve Cemiyet İlişkileri başlıklı doktora çalışmasında iki mühim sima arasında mukayeseler yapmaktadır. İnsan, biri hikemiyatçı ve diğeri de fakih olan bu iki zat arasında ne gibi ortak noktalar olabileceğini merak edebilir. Halbuki, zıtlar arasında bile birçok ortak nokta bulunabilir ve vardır da. Bu bağlamda, sözgelimi ‘ikinci bin yılın müceddidi’ olarak bilinen ve anılan İmam Rabbani Ahmed Sirhendi ile tam tersine belki bir galat-ı meşhur olarak sufi düşmanı olarak anılan İbni Teymiyye arasında da mukayeseler yapılmıştır. Bu kıyaslama çalışmalarından birisini Muhammed Abdulhak Ensari Sufism and Shari’ah/tasavvuf ve şeriat adlı kitabında yapmıştır. Hem İmam Rabbani hem de İbni Teymiyye’de şeriat ve sünnete vurgu, ortak bağlamlardan biridir. Ayrıca, İbni Arabi ekolüne mesafe noktasında da benzerlikler yakalanmıştır. İbni Arabi ve vahdet-i vücut ekolünün İslami toplumlardaki yansımalarının çözülme ve çürüme getireceğini ve Hint toplumu içinde Müslümanların erimesine zemin hazırlayacağını fark eden İmam Rabbani behemehal bu ekole karşı çıkmış ve Mektubat’ın da birçok mektuplarını bu meseleye tahsis etmiştir. İbni Teymiyye de İbni Arabi’yi ve ekolünü kelam ilmi nokta-i nazarında tetkik ve tenkit etmiştir. İbni Teymiyye ve İmam Rabbani arasında bu meselede ortak noktalar varsa -ki var- aynı şekilde Moğollara karşı mukabelede de Mevlana ile İbni Teymiyye arasında ortak yönler vardır.
¥
Halbuki, tarihi algı tamamen zıt yöndedir. Buna göre, İslamiyete eğilim duyan Moğollar İbni Teymiyye nezdinde menfur iken, Mevlana onlara karşı sıcak davranmıştır. Hatta bazıları bu yönde daha da ileri giderek cımbızla çektikleri bazı tarihi metinler üzerinden Mevlana’yı Moğol ajanı yapmak istemişlerdir. Dolayısıyla, Mevlana ile Moğollar arasındaki ilişkilerin yorumu meşrebe göre değişmektedir. Adamın tasavvufla ilgili kapanmamış bir hesabı varsa bunu Mevlana üzerinden görmek istemiştir. Adam tasavvufa karşı mesafeli ise ve bir gedik arıyorsa Mevlana ile Moğolların ilişkisini ‘işbirliği’ çerçevesinde yorumlamıştır. Sufilerin tarih boyunca direnişe yönelik katkıları müsellemdir. Haçlı işgali ufukta görünmüşken İmam Gazali’nin kendi derdine düştüğü gibi suçlamalar da tarihi açıdan merduttur ve konjonktürü ve bu konjonktüre Gazali’nin mukabelesini anlamadan yapılan şahsi veya meşrep çerçeveli suçlamalardır. Gazali’nin Haçlılara mukabele noktasında taksiratı olduğu yönündeki iddialara paralel olarak Mevlana’ya yönelik de Moğollarla sıcak münasebetler geliştirdiği noktasında benzeri taşlama ve yorumlar vardır. Evet, Gazali ile Mevlana’nın tutumları benzerdir ve İbni Teymiyye’nin tutumundan da farklı değildir. Tarzda fark olabilir ama mahiyette fark yoktur.
¥
Bilindiği gibi Mevlana ailesi (Sultanu’l ulema ve bizzat Mevlana) Necmeddin Kübra’nın tarikatıyla yani Kübreviyye ile şöyle veya böyle irtibatlıdır. Feridüddin Attar gibi mutasavvıf şahsiyetler de aynıdır. Necmeddin Kübra a’ma olduğu halde Moğollar ile çarpışırken şehit düşmüştür. Bütün kaynakların ittifak ettiği şekilde istilacı Moğollar ile cenk ederken şehit olan Necmüddin Kübra’nın (1145-1221) şahadetini anlatan eserlerde şahadeti şu suretle nakledilmektedir: “ ...Küffar Harezm’e geldiğinde Şeyh Necmüddin Kübra beraberlerindekileri bir araya topladı, 600 kişi kadardılar. Bu sırada Şeyh’in bedduasına uğramış olan Harezm Sultanı şehri terk eylemişti. Küffar sultanı yakalamak üzere Harezm’i kuşattığında Şeyh Necmüddin Kübra önde gelen müridlerini çıkardı ve “Tez kalkınız ve beldelerinize gidiniz, doğudan çıkan bu yalın ateş batıya kadar yaklaşmıştır ve bu bir büyük fitnedir ki ümmet içre onun misli görülmemiştir” dedi. Buna karşılık da bazı müridleri “Ne ola ki, Hazret-i Şeyh bir dua eylese de bu fitne İslam yurtlarından defolsa...” derler. Şeyh Necmüddin Kübra buyurdu ki “Bu bir hükm-i kazadır ki def’i mümkün değildir.” Bunun üzerine hep beraber Horasan taraflarına çekilmeyi teklif ettiğinde Şeyh Necmüddin Kübra buyurdu ki “Ben burada şehit olmak dilerim ve başka bir yere gitmeye me’zun değilim.” Müridlerin bir kısmı Horasan taraflarına doğru yöneldiler. Şeyh Necmüddin Kübra arda kalan müridlerini çağırarak “Geliniz, Allah yolunda O’nun ismini yüceltmek için savaşalım” dedi. Ve Şeyh Necmüddin Kübra hanesine girip sağlamca kuşandı, önü açık bir hırka giydi ve her iki koltuğunu taş ile doldurdu; eline bir sapan alarak dışarı Moğol uğrularının karşısına çıktı, hiçbir taşı kalmayana kadar küffara karşı savaştı. Bu sırada kafirler de Şeyhi ok yağmuruna tutmuştu. Bir ok Şeyh Necmüddin Kübra’nın mübarek sinesine dokunmuştu. Çekip çıkardı ve onun üzerine düşerek vefat eyledi. Derler ki Şeyh Necmüddin Kübra şehit olduğu vakitte bir kafirin perçemini tutmuş idi. Şahadetten sonra kimse onu Şeyh’in elinden kurtaramadı. Akıbet o kafirin perçemini kestiler...” Babası Bahaeddin Veled ve dostu Şems-i Tebrizi’nin mürşidi Baba Kemal Cendi’nin de şeyhi olan Necmüddin Kübra’nın şahadetine işaret ve O’na manevi bağlılığını ifade eden Mevlana Celaleddin-i Rumi “Divan-ı Kebir” adlı eserindeki bir gazelindeki:
“Biz öyle bir keremli aziz kavimdeniz ki;
Her nefes bize hoşça kadeh sunarlar
Biz değersiz müflislerden değiliz ki;
Bize efsun edip de zayıf tutalar.
Biziz bir elde iman şarabı içerken
Diğer elle kafir perçeminden tutanlar...”
mısraları ile nefs tezkiyesi ile küfre karşı savaşın birlikteliğini dile getirmektedir. Şiirde geçen “kafir perçeminden tutan” ibaresi ile övülen azizin Hz. Pîr Necmüddin Kübra olduğu izah gerektirmeyecek kadar açıktır (Dr. Hayati Bice, İşaret Taşları; s.183-184, 2006-İstanbul). Demek ki, Mevlana da Moğollarla çarpışırken şehit olan Necmüddin Kübra’nın davasını gütmektedir. Mevlana gibi İbni Teymiyye de zamanı geldiğinde Moğolların İslama gireceğini haber vermiş ve öngörüleri aynen gerçekleşmiştir.