Şaban Piriş

2010-04-07
Kuranda kader kavramı
Kader kelimesi, kudret, takdir, kadir, miktar gibi kelimelerle aynı kökten gelmektedir. Tarih boyunca tartışılan kader konusuna, Kur'an perspektifinden nasıl bakmamız gerektiğini ortaya koymaya çalışacağız. Ama önce Kur'an'daki "kader" kelimesinin geçtiği ayetleri sıralayarak ne manaya geldiklerini tespit etmeye çalışalım.
Kur'an'da kader kelimesi: Hicr:21, Taha: 40, Mü'minun: 18, Şura:27, Zuhruf:11, Kamer:49, Mürselat:22, Ahzab:38, bakara:236, ve Rad:17. ayetlerde aynen geçmektedir. Bunlardan başka türevleri de oldukça fazla kullanılan bir kelimedir. Şimdi yukarıdaki ayetleri tahlil etmeye çalışalım ve kader kelimesine Kur'an'da verilen anlamı görelim.
Bakara Sûresinde, boşanma konusunda geçen "ale'l musii kaderihu ve ale'l muktediri kaderuhu" ibaresinde "zengin olan gücü nispetinde, darda olana da gücü nispetinde" mehir verilmesini anlatırken "gücü" kelimesinin karşılığı "kader" olarak geçmektedir.
Râd sûresinde "miktar" anlamında, Ahzab sûresinde "Allah'ın emri takdir edilmiş bir kaderdir" ibaresinde "hüküm, plan" anlamına gelir. Mürselât Sûresinde "belli bir süreye kadar" derken "süre" anlamında, kamer Sûresinde "biz her şeyi bir kader ile yarattık" ayetinde "ölçü anlamında, Zuhruf:11'de "ölçü" anlamında, Şûra:27'de "ölçü, miktar anlamında, Mü'minûn :18'de "ölçü" anlamında, Tâhâ :40'da "önceden belirlenmiş bir program anlamında, Hicr:21'de "kaderin ma'lûm" ibaresinde "belli bir ölçü ile" anlamında kullanılmıştır.
Bu ayetlerde kullanılan doğrudan doğruya "kader" kelimesinin anlamının "belli bir ölçü, güç, miktar, hüküm, plan, süre" olduğunu gördük. Genellikle "ölçü" anlamı ağırlıklı anlamıdır.
Geleneksel anlayışa göre kader bilinmeyen bir yazgıdır. Genellikle olumsuzluk ifadesi için kullanılır. Dayatma ve baskı anlamı içerir. Kaderin belli bir hikmeti düşünülmez. Oysa gerçekte kaderin kendisi bir hikmettir.
Allah'ın kader kılması anlamına gelen "kadderre" fiilinin geçtiği ayetlere de bir bakalım. Kaderin olumlu olumsuz yönlerini tespite çalışalım. Kader üzerinde insan dahilinin mümkün olup olmadığını araştıralım.
Hicr Sûresi 60. ayette, Lût'un karısının helak edilenler arasında takdir edilmesi dile getiriliyor: "Karısını ise geride kalanlardan takdir ettik" Burada helak edilenlerden takdir edilmesi (kaderinin yazılması olumsuzluk içeriyor, fakat bu takdirin) kaderin gerçekleşmesinde karısının bir dahli söz konusu mudur, yoksa onun hiç bir fonksiyonu yok mudur? Bilindiği gibi Lût'un karısı inkarı ve Lût'a ihaneti sebebiyle bu cezaya çarptırılmıştır. Dolayısıyla Allah onun hakkında hüküm verirken, onun hatalarının bir cezası olarak bir hüküm vermiştir. Eğer iman edip Lût'a tabi olsaydı helak edilenler arasında olmayacaktı.
Sebe Sûresi:18. ayette: "Kendileriyle, içlerinde bereketler kıldığımız şehirler arasında, açık şehirler var ettik. Orada seyahat imkanı takdir ettik. Gece ve gündüz emniyet içinde gezip dolaşın." buyurulmaktadır. Bu ayette takdir edilenin olumlu olduğunu görüyoruz. Devamındaki ayette, kendileri hakkında olumlu takdirlerin yapıldığını bu toplumu gösterdikleri olumsuz tavırlar nedeniyle cezalandırıldıklarını görüyoruz. Bu da onlar hakkında olumsuz bir takdirdir. Fakat bu olumsuz takdirin nedeni onların zulümleridir. Dolayısıyla bu takdirde de insanların delaleti söz konusudur.
Vakıa Sûresi: 60. ayette : "Sizin aranızda ölümü takdir eden biziz." buyurulmaktadır. Burada -insanların kendi aleyhinde olması cihetiyle- ölüme karşı koyabilmeleri bir müdahaleleri mümkün değildir. Dolayısıyla bu takdir, insan dahlinin olmadığı bir taktirdir. Bir yandan da doğal bir takdirdir.
Yine doğal bir takdir olan güneşin, ayın ve evrenin hareket ve düzeni ile ilgili takdirler Yâsin Sûresi'nde anlatılmaktadır. 39. ayette "vel kamere kaddernâhu" ibaresiyle bu kelime geçmektedir.
Yunus 5. ayette de aynı konu ve aynı anlamda geçmektedir.
Furkan Sûresi 2.ayetti kader konusunu doğru anlamak için güzel bir örnektir. "Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Çocuk edinmemiştir. O'nun mülkünde (hakimiyetinde bir ortak yoktur. O her şeyi bir bir yaratıp ona bir düzen) kader taktir etmiştir."
Abese Sûresinin 19. Ayetinde de takdirin "ölçü ve düzen anlamını pekiştirmektedir."Bir damla sudan yarattı. Onu bir ölçü, kaderle biçimlendirdi."
a) Kişini kendisine bağlı takdirler.
b) Kişinin çevresine bağlı takdirler.
c) Kişinin ve çevresinin dışında, doğrudan doğruya Allah'a bağlı takdirler.

KİŞİNİN KENDİSİNE BAĞLI TAKDİRLER :
Herkes yaptığının karşılığını görür, iyilik yapanlar mükafatlandırılır, kötülük yapanlar cezalandırılır. Allah'ın koyduğu kanunlara/kadere göre insan yaptığı her şeyin mutlaka karşılığını görür. Örneğin taşı yukarı atıp, başını altına tutarsa, o taşın ağırlığı ölçüsünde ve başını koruyan herhangi bir aracın dengesi ölçüsünde etkilenir. Eğer başında bir kask ve koruyucu unsur yoksa ve taşta yeterince büyükse ortaya çıkacak sonucu herkes takdir eder.
İnsan, havaya attığı taşın kendi başına düşmeden bir iki saniye önce kendisini bir tarafa atarsa kendisini kurtarabilir. Saatte belirli bir hızla gelen bir otomobilin önüne kendisini atan birisinin zarar görmesi kaçınılmaz bir takdirdir. Bu takdir onun kendisine bağlı bir takdirdir.
Evlenmeyen birisinin anne veya baba olamaması, aç duran birisinin açlıktan ölmesi, çok yiyen ve yediğini eritmeyen birisinin kilo alması, doktorluk ilmi almadan ameliyat yapmaya kalkışan birisinin hastaya zarar vermesi gibi hususlar kişinin kendisine bağlı takdirlerdir.

KİŞİNİN ÇEVRESİNE BAĞLI TAKDİRLER:
Yolda yürürken başına saksı düşen birisini başına gelen olay çevresine bağlı takdirdir. Arabayla kurallara uygun bir şekilde yol alırken zincirleme bir kazaya uğramakta çevresine bağlı takdirdir. Karanlıkta yürürken düşmek istemediği halde kendisini savaşan iki grubun arasında bulmak, çevresine bağlı kaderdir. Kişinin dünyaya geldiği ırkı, rengi, dili, cinsiyeti, akrabaları, ailesi, doğduğu ortamın şartları kendi dışında kalan takdirlerdendir. Bunların bir kısmı sosyal çevreye bağlı bir kısmı da doğaya bağlı takdirlerdir. Yağmurun yağması, güneşin doğması, toprağın ürün vermesi...vs.

DOĞRUDAN DOĞRUYA ALLAH'A BAĞLI TAKDİRLER :
Aslında varlığın tamamı Allah'a bağlıdır. Her şey gücünü, hayatını, hayatının devamı için gerekli enerjiyi, ihtiyaçlarını giderecek rızkı ve nimetleri almak bakımından Allah'a bağlıdır. Allah'ın yarattığı bütün varlıklar -eğer gerekiyorsa ona hesap verecektir. Bu manada her şeyin Allah'a bağlı bir takdir olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bizim asıl amacımız bu gerçeği tekrar etmek değil. Allah'ın genel takdiri çerçevesinde dile getirdiğimiz, kişinin kendi uhdesine verilen veya doğanın işleyişine konulan takdirlerden başka yalnızca Allah'a mahsus olan birtakım takdirlerin olduğunu hatırlatmaktır. İnsanların eceli insanların yeryüzünde yaratılıp cennet ve cehenneme gidecek olmaları, peygamberlerin gönderilmesi, yağmurun veya rüzgarın aldığı yön, dünya ve evrendeki varolan cisimlerin temel nitelikleri Allah tarafından belirlenmiştir. Allah'ın bu belirleyişini de hiç bir etken etkilememektedir.

KADER HAKKINDA YANLIŞ ANLAYIŞLAR:
Kader konusunda iki yanlış yaklaşım vardır.
Birisi: Kaderi bir zorunluluk, kendi dışında bağlayıcı ve sürükleyici bir rüzgar gibi düşünenler, kendilerini de bu rüzgarın önündeki yaprağa benzetenler.
Diğeri: Her şeyi kendi iradeleriyle belirlediklerini zannedenlerin yaklaşımları.
İki yaklaşımda gerçeği yansıtmamaktadır.
Birinci yaklaşımı savunanlar kendilerini Allah'ın iradesi içerisinde sorumsuz ve günahsız saymaktadırlar. Yaptıkları her şeyin kendi istekleriyle değil, Allah'ın isteği ile meydana geldiğine inandıkları için eğer bir suç varsa bu suçun da Allah'a ait olması gerekçesiyle rahat hareket etmektedirler. Bu anlayışa göre hayat bir sınav olma özelliğini kaybetmektedir. Her şeyin faili Allah'tır. Bu anlayış insanları pasifliğe de sevk etmektedir. Çünkü olumsuzu değiştirmeye kadir olmadıklarına inandıkları için, bu uğurda çalışmanın da gereksiz olduğunu düşünürler.
Bu anlayışa göre Allah zengini zengin, fakiri de fakir yaratmıştır. Ne kadar çalışsa da zengin olamaz. Hastalık Allah tarafından belirlenmiş bir kader olduğu için şifayı aramak gereksizdir. Allah onu da takdir etmişse o gerçekleşecektir. Onun için çalışmak abestir. Allah bizi garip yaratmışsa garip olarak hayatımıza devam etmeliyiz. Onu değiştirmeye çalışmak Allah'ın kaderine müdahale etmek anlamına gelir. İslam toplumunun dünyanın en geri kalmış toplumlar arasında yer alması da Allah'ın takdiri olarak görüldüğü için, Allah dilerse bizi ileri toplum seviyesine çıkarır; dilemezse böyle devam ederiz. kendi kendimize bir şey yapmaya gücümüz yetmez diye düşünülür. Bu sebeple kurtuluş için Allah'ın yeniden İsa'yı ya da Mehdi'yi göndermesi beklenir. Mehdi gelecek ve iş bitecektir.
Bu anlayışın bir diğer olumsuz yönü de bireysel isyandır. Allah'a başkaldırıdır. Fakir, zenginlere bakarak kendisini zengin olarak yaratmayan Allah'a sitem eder. Hasta sağlıklı olanlara bakarak "Yarabbi benim suçum neydi?" diye sorar. Kötü yola düşen kadın "felek utansın" der. Allah kelimesinin telaffuzunun zor olduğu yerde "Allah'ın kaderi" anlamına gelen "felek" denir. Bu feleğe çoğu zaman kahredilir. "kahbe felek" denir. Başkalarına kavun karpuz yediren feleğin kendilerine kelek yedirdiğine inanılır. Onlara göre kaçınılmaz felaketlerin müsebbibi felektir. Yani Allah'ın takdiridir.
Aynı anlayış, tüm tarih boyu insanların vahyin sorumluluğundan kaçmak için sığındığı can simidi gibidir. Müşrik Araplara niçin şirk koştukları sorulduğunda verdikleri cevap "Allah dilemeseydi ne biz ne de atalarımız şirk koşardık."şeklindedir. Yaptıkları kötü hilelerin faturasını hep Allah'a keserler. Dolayısıyla kendileri heva ve heveslerinin ardında sorumsuzca yaşarlar. Çünkü onlara göre her şeyin sorumlusu ve yetkilisi Allah'tır. Kendileri bir hiçtir.
İkinci görüşü, yani yaptıkları her şeyi kendi iradelerine bağlı olduğunu düşünenler de sorumsuzca yaşarlar. Kendilerine verilen nimet karşılığında Allah'a teşekkür etmezler. Çünkü onlara göre sahip oldukları her şey kendilerinin bir ürünüdür. dolayısıyla onları verdiği için Allah'a karşı kendilerini bağımlı hissetmeleri de gerekmez. Onları Allah'ın varlığı ve lütufları ilgilendirmez. Güneş her sabah doğudan doğmak zorunda olduğu için doğar, yağmur yağmak zorunda olduğu için yağar, bitkiler yeşermek zorunda olduğu için yeşerir her şey görevini yapar onlar ise bunlardan istifade etmesini bildikleri ölçüde yararlanırlar. Dolayısıyla onların sahip oldukları her şey kendi çabalarına bağlıdır. Öyleyse hiç bir kimseye karşı sorumlu değillerdir. Başlarına gelen musibet ve belalar ise doğanın eserinden başka bir şey değildir.
Bu anlayış sahipleri şükrü bilmedikleri gibi, doymayı da bilmezler. Hep hırslarının peşinde koşarlar. Daha fazla, daha çok ve daha bireysel... Başkalarının zararı, eğer ondan istifade etmeyi bilirlerse kendilerinin kârıdır. Rekabet anlayışı sınırsız ve kuralsızdır. Önemli olan kazanmaktır. Kazanmak için yoldaki her türlü engeli kaldırmak gerekir. Başkalarının zararı onu ilgilendirmez. Onlarda akıllı olup zarar etmesin düşüncesi güdülür.
Bugün genel olarak İslam dünyası birinci yaklaşımın, batı dünyası da ikinci yaklaşımın sorumlularıdır. Doğu dünyası kaderine razı ve değiştirilmez gördüğü bu kaderinin kıskacında batının kanını emişini ölü gibi seyrederken kelime-i şahadet getirmektedir. Batı dünyası, dışladığı din anlayışlarının yerine kendisini merkeze yerleştirdiği bir dünya görüşüne göre; kendisi ile boy ölçüşemeyecek toplumları hizmetçi olmağa ve kendileri için çalışmaya mahkum görürler.


BAZI SORULAR
Kader konusunda insanların zihnini meşgul eden bazı sorular vardır. Bu sorular sebebiyle hayata bakış açıları ve hayatta yapılması gereken işlerin yerine getirilmesi muallakta kalmaktadır. Bunlardan bir kaçını burada cevaplamaya çalışalım.
Soru 1. Allah her şeyi ezelden tekdir etmiş ise, benim yarın ne yapacağımı biliyorsa, bu benim özgür bırakılmadığını ve yaptıklarımın Allah'ın belirlediği gibi sınırlandırıldığını göstermez mi?
Soru 2. Eğer ben yaptıklarımda özgür değilsem, Allah beni ne diye cezalandıracak,bu adalete aykırı değil mi? Hem yaptır hem cezalandır? Bu Allah'ın adaletine sığar mı?
Soru 3. İnsanın zengin veya fakir bir çevrede yaratılmış olması, kız veya erkek imkan ve güç sahibi birilerinin çocuğu olması ya da köle veya zulüm içerisindeki insanların çocuğu olarak dünyaya gelmesi Allah'ın takdiridir. Sağlam ve sıhhatlı olarak doğanla hasta ve sakat olarak doğan kimseler aynı kaderi paylaşmıyorlar. Bu sebeple Allah birilerine torpil geçip, birilerine haksızlık etmiş olmuyor mu?
Cevap 1. Allah'ın takdiri sınırsız ilminin bir sonucudur. Allah için dün yapılacak işleri bilmekle, yarın yapılacak işleri bilmek arasında fark yoktur. Geçmiş ve gelecek hususunda bilgi farkı mahlukat için geçerlidir. İnsan yaşadığı ve şahit olduğu olayları bilir ve tespit eder. Çünkü gelecek bilgisi insana kapalıdır. Ama Allah'a açıktır. Bizim için karanlık olan Allah içinde karanlık değildir. İnsanlar haberleri ancak olaylar yaşandıktan sonra sunarlar, Allah ise yaşanacak olayları haber verir. Bu kul ile İlah arasındaki farkı gösterir. Olayları haber vermekle olayların faili olmak ayrı şeylerdir. Allah insanları yaptıkları olayları veya yapacakları olayları haber verirken onların faili yine insandır. Allah insanları hem iyilik hem de kötülük yapacak kapasitede yaratmıştır. İnsana sorumluluk yüklenmesinin ve kötülük yaptığında da cezalandırılmasının sebebi budur. Allah insanı bir robot gibi kurmamıştır. Ona tercih hakkı ve imkan vermiştir. Allah'ın günahkarları cezalandırması ve o günahı irtikap edenlerin işledikleri fiilin sorumlusu olması dolayısıyladır. Eğer o günahların faili olmasalardı Allah onları ne diye cezalandıracaktı? Allah kendi yaptırdığı ve yapılmasını zorunlu kıldığı şeylerle insanları cezalandırır mı? "Allah asla kullara zulüm etmez; fakat kullar kendilerine zulmederler."
Allah'ın insan için takdir ettiği sınırlar elbette ki vardır. O sınırların olmaması insanın kul olmaması demektir. Çünkü sınır, ilahın dışına her şey için vardır. Mesela: Hayat sınırı, güç sınırı, arzularını gerçekleştirebilme sınırı, insan nerede, nasıl, hangi cinsiyette nasıl bir çevrede ve kimin çocuğu olarak dünyaya geleceğine kendisi karar veremez. Bu Allah'ın takdiridir. Çocuğun yetiştirilmesi ve kazandığı kültür, beslenmesi, barınması çevresinin etki alanındadır. Çocuk büyüyüp yetişkin bir hale gelip de hayatını yönlendirmek ve kendisine bir gelecek hazırlamak Allah'ın ona verdiği akıl, güç ve imkanlar ölçüsünde kendi elindedir.
Allah insanın fıtratına hem iyilik hem de kötülük duyguları yerleştirmiştir. Sevmeyi de nefreti de takdir etmiş, çalışmayı da tembelliği de onun ruhuna yerleştirmiştir. İnsan bu vergileri istediği gibi değerlendirip kullanma hakkına sahiptir. Bu hak ona sorumluluk da yüklemektedir. Sorumluluğun iyi olarak yerine getirilmesi ödülü, sorumluluğun kötüye kullanılması cezayı gerektirir.
Cevap 2. Birinci sorunun cevabında bu soruya cevap verilmiş oldu. Fakat burada bir örnekle konuyu bağlıyalım. Kendisine hüküm verme yetkisi verilmiş bir hakim, kasıtlı olarak yanlış hüküm verir. Masum kimseleri cezalandırırsa kendiside cezayı hak etmez mi? Bu hakime ceza vermek adalete aykırı olur mu? Allah'ın kendisine yetki vermesine rağmen kendisini istediği gibi özgür hissetmeyen ve benim yaptıklarıma hiç karşılık verilmesin diye bekleyen bir anlayışın yanlış olduğunu bu anlayışa dayanarak kendisini özgür hissetmemesinin gerçekle bağdaşmadığı görülüyor.
Cevap 3. Allah'ın tabiata koyduğu kanunlar var. Bu kanunlar insanların imtihan edilmesine de birer vasıtadır. İnsanın hasta veya sakat ya da zengin yada fakir olarak dünyaya gelmesi Allah'ın tabiata koyduğu bu kanunların bir sonucudur. Allah'ın sosyal hayata koyduğu kanunlara aykırı davranıldığı zaman zulüm ortaya çıkar. Bazı insanlar çok zengin olurken ve her türlü gücü ele geçirirken bazıları da onların kulu ve kölesi olurlar. Onları kutsarlar ,onlara hizmet etmek için koştururlar ve onların kendilerine vereceği üç beş kuruşa minnet ederler. Allah'tan korkmazlar; onlardan korkarlar ve bunun kendileri için bir kader olduğuna inanır benimser. Allah'ın, onlara adaletin geçekleşmesi için çalışmalarını emretmiş olması da onlara bir canlılık kazandırmaz. Onların çocukları da böyle bir ortamda dünyaya gelmekle Allah'ı suçlayamazlar. Suçlu olan babalarıdır, çevreleridir. Çünkü onlar Allah'ın kanunlarını çiğnemişler ve kendi yaptıklarının cezasını çekmektedirler. Bu çocuklara düşen görev yeniden Allah'ın kanunlarına yapışarak kaderlerini değiştirmektir. Eğer o görevi yerine getirirlerse Allah'ta onlara hak ettiklerini verir. Sakat ve hasta olanlara gelince bunun nedeni de Allah'ın biyolojik, kimyasal ve fiziksel kanunları ve insanların kötü alışkanlıkları ve yanlış davranışlarıdır. Kimyasal ve biyolojik silahlarla milyonlarca insan zarar görmektedir. Tabiatın dengesi bozulmakta erozyon, sel, radyasyon, zehirli gazlar ve nükleer silahlar bütün bir insanlığı tehdit etmektedir. Bütün bunların sorumlusu Allah mıdır insan mı? Allah'ın koyduğu kanunlar bozulunca insanın felaketi kaçınılmaz olur.
Bu felaketi gerçekleştiren ile bu felakete uğrayan arasında nasıl bir denge vardır? Bu dünya insanın bir sorunudur. Bütün dünyalıların bu felaket karşısına durmaları ve bu felaket tellallarına müsaade etmemeleri milyonlarca insanın ortak sorumluluğudur. Bu sorumluluğu yerine getirmedikleri zaman sonuca hep birlikte katlanacaklardır.
Burada hiç suçu olmayan bebeklerin başına gelenler de Allah'ın onlara vereceği bir ihsan var mıdır? Elbette bu bebekler büyüdüklerinde Allah'ın kanunlarını tanır ve ona uymak için çalışırlarsa Allah onların bu dünyada çektikleri sıkıntı ve eziyetler karşılığında ahirette çok büyük ödüller verecek ve birçok günahlarını affedecektir. Onların başına bu felaketlerin gelmesine sebep olan zalimler de acı bir ateşle cezalandıracaktır.