Hüseyin Öztürk -
2010-04-15
Efendimiz’in penceresinden sağlıklı beslenme (1) Aç kalma korkusu; “hırs, tamah, bencillik ve cimrilik” hastalığına müptela olmak için tek sebeptir. Aç kalma endişesi, fakir korkusu değildir. En başta zengin korkusudur.
Kaybetme korkusu, kazanmanın şekliyle direkt ilgilidir. Maddi imkânlarını haram yollarla elde edenler, sürekli kayıp korkusu yaşarlar ve eninde sonunda kaybederler. Bu kayıp, ellerindekileri yitirmek değildir, sağlıklarını yitirmek esas kayıptır onlar için.
Mal varlıklarını helal yollarla temin edenler ise böyle korkulardan uzak yaşarlar veya kaybetseler bile mutlaka bir sebebe bağlayarak kayıplarına üzülmezler. Çünkü onlara göre veren de Allah’tır, alan da. Dolayısıyla akıl sağlıkları başta olmak üzere bedeni diğer sağlıklarını da yitirmezler.
Kayıp korkusu ve rızık korkusu, insanı devamlı surette yemeye ve içmeye teşvik eden, yediğinin ve içtiğinin yanında mutlaka bir yedeğinin olmasına özen gösterme gibi anlaşılmaz bir “hırs, tamah cimrilik” ateşi kişinin ruh dünyasını sarıp sarmalamış bir hastalıktır.
Bu hastalıklar, kişinin ruhunu gasp ettikten sonra beyinden başlayarak bütün vücudu etkisi altına alır. Ruhu ve bedeni rahatsız olan insanlarda ise “endişe, korku, şüphe, yalan, iftira, neme lazımcılık, bencillik, haksız kazanç, sözünü tutmama, emanete ihanet, aile saadetinin bozulması, kimseye itimat etmemek, her bakışın, her sözün, her davranışın altında bir şeyler aramak” gibi bir sürü illet ortaya çıkartır.
Bu illetlerden kurtulmanın yollarını Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimiz göstermiştir. Türkiye’deki bir kısım “fen ilimleriyle din ilimlerini” bir türlü iç içe göremeyen ve idrak edemeyen küçük tıp çevreleri dışındaki tıp otoriteleri ile diğer dünya tıp otoritelerinin hepsi de sağlıklı beslenmeyle ilgili, Kur’an-ı Kerim’in ve İslam Peygamberinin insan sağlığı açısından tavsiye ve emir buyurduklarını kabul etmiş ve uygulamaya koymuşlardır.
Mesela Efendimizin hayatında yemek işi, günümüzde olduğu gibi hayatın merkezinde yer almazmış. Gündelik hayat yemek öğünlerine göre şekillenmez, yemek için fazla zaman harcanmaz, yemek olmadığı zaman problem çıkarılmaz, mükellef sofralar kurulmaz, sohbetlerde sürekli yemek çeşitlerinden söz edilmez, daha güzel yemek için kilometrelerce yol gidilmez, yıllık yiyecek hesabı yapılıp depolanmazmış. Durum böyle olunca da, günümüzün tam aksine, diğer önemli şeylere daha çok vakit ve para ayrılırmış.
Ayrıca Asr-ı Saadet döneminde öğle yemeğinden pek söz edilmez. Fıtır sadakası veya bazı keffaretlerin miktarı belirlenirken günde iki öğün üzerinden hesaplanması göstermektedir ki, sabah ve akşam yemeklerine ek olarak üçüncü bir öğün bulunmamaktadır. Aslında günümüzde de iki öğünle yetinmek hem zaman kazanma, hem bütçe dengeleri, hem de sağlık açısından uyulması gereken bir sünnettir. Elbette şeker hastalığı ve diğer hastalıklar hariçtir.
Kur’an-ı Kerim’de ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in hayatından, insan sağlığı ve dengeli beslenme konusunda, istifade etmek isteyen kişilerin hayatına ışık tutacak, yol gösterecek ve sağlıklı bir vücut ile sağlıklı bir ruha kavuşturacak önemli tavsiyeler vardır.
Araştırmacılar bu konuda şu bilgileri aktarmaktadır: Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de; et, süt, balık, hurma, üzüm, buğday, nar, incir ve zeytin gibi insana gıda veren yiyecek ve içeceklerden bahsedilmekte, bilhassa balın besleyici ve tedavi edici özelliğine dikkat çekilmektedir.
Ancak, Yüce Allah’ın verdiği nimetleri har vurup harman savurmak, ölçüsüz bir şekilde yiyerek sağlığından olmak, şiddetle yasaklanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de; “...İsraf etmeyin, çünkü Allah israf edenleri sevmez” buyrulmuştur.
Günümüzün en büyük hastalıklardan birisi, hatta huzur ve mutluluk zannedilen hastalıklardan birisi israftır. Öyle bir maddi ve manevi israf içerisindeyiz ki, bu gerçeğimizi görmemek için direnip duruyor ve kendimizi kandırıyoruz. Gerisini yarın tamamlayalım.