Hüseyin Öztürk - Vakit
2010-04-17
Peygamberimiz’in esir ve hizmetçilere muamelesi Kutlu Doğum münasebetiyle gündemden uzak kalıp, Efendimiz (s.a.v.)’den söz edeceğimi daha önce yazmıştım. Diyanet İşleri Başkanlığı’nca organize edilen ve hem Kutlu Doğum Haftası’nı başlatan hem de 2010 yılını “Kur’an Yılı” ilan eden; “O’nun Hayatı Kur’an’dı” konulu toplantıya katıldım.
Söz konusu toplantı çok renkli geçti. Aslında ondan söz edecektim ama kaş yaparken göz çıkaracağımı adım gibi bildiğim için o toplantıyla ilgili intibalarımı daha sonraya bıraktım. Kutlu Doğum Haftası’na olan saygım ve Efendiler Efendisi’ne olan bağlılığımdan dolayı önümüzdeki günlerde söz edeceğim. Bu hafta tavaf haftası.
Hangi dinden, hangi dilden, hangi ırktan olursa olsun hatta dini, dili, ırkı olmayan ve yeryüzünde yaşayıp insana benzeyen bütün varlıklar, kendilerinin insan olduğuna inanıyor ve iddialılarsa, bir insanın nasıl olması gerektiğini anlamak için öncelikle Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hayatını mutlaka okumalı, ondan sonra kim nasıl istiyorsa istediğini söylemelidir.
İslam Peygamberi’ni tanımadan dünyayı ve dünya insanlığını tanımak ve anlamak mümkün değildir. Efendimiz’i yakından tanımak hiç kimseye bir zarar vermez. En kâfirinden en münafığına, en münafığından en Müslümanına kadar okuyanlar bugüne kadar bir zararını görmemişlerdir. Eğer düşman olunacaksa bile tanıyarak düşman olunmalıdır.
Laf yine uzadı, esasa döneyim. Merhamet Peygamberi Allah Rasulü’nün şefkati, harp esirlerine kadar uzanır, onlara güzel muamele edilmesini emir buyururlardı. Mus’ab bin Umeyr’in biraderi Ebu Aziz, şu ibretli hadiseyi anlatmıştır:
“Bedir Savaşı’nda ben de esir düşmüş, Ensar’dan bir topluluğa teslim edilmiştim. Allah Rasulü (s.a.v.) ‘Esirlere güzel muamelede bulunun!’ buyurmuştu. O’nun bu emrini yerine getirmek için yanlarında bulunduğum Ensar cemaati, sabah akşam hisselerine düşen ekmeği bana verir, kendileri hurma ile yetinirlerdi. Ben ise haya eder, ekmeği onlardan birine verirdim, o da hiç dokunmadan tekrar bana iade ederdi.
Allah Rasulü (s.a.v.) önceden beri devam edegelen kölelik sistemini kaldırmayı hedeflemiş ve bu yolda büyük adımlar atmıştır. O her fırsatta köle azad etmeyi teşvik ederek, bunun büyük bir ibadet olduğunu söylemiştir.
Bir mü’min, herhangi bir hususta yanlış yapıp da kefaret vermesi gerektiğinde ilk sırada hep köle azad etmeyi zikretmiştir. En yakın dostu Ebu Bekir (r.a.), servetinin büyük bir kısmını Peygamberimiz’in teşvikiyle köle azad etmede harcamıştır.
Peygamber Efendimiz bir gün Ebu Zer’in gafletten kölesine sert davrandığına şahit olmuştu. Çok üzüldü ve “Ya Eba Zer, sen hâlâ cahiliye adeti üzerinde misin” diye sordu ve devamla; “Allah’ın yarattığına zarar verme! Meşrebine uymuyorsa onu azad et, fazla yük yükleme, yüklediğinde ise ona yardımcı ol!” buyurdu.
Adamın biri, kölesi ile cariyesini evlendirmişti. Daha sonra onları ayırmak istedi. Köle, durumu Hazreti Peygamber (s.a.v.)’e arz etti. Bunun üzerine Efendimiz köle sahibine; “Evlenme ve boşanma hakkı sana ait değildir; sen karışma!” buyurdu.
Bu ve benzeri mesuliyetler karşısında ashabı kiram, her zaman köle azadını tercih eder duruma geldiler. Gittikçe kölelik fiilen ortadan kalktı ve bugünlere gelindi. Yani harp hukuku olarak insanlık tarihinin gerçeklerinden biri olan kölelik zincirini insanın boynundan çıkaran, yine İslam olmuştur.
İslam, köle sahibini daima “Yediğinden yedir, içtiğinden içir, giydiğinden giydir, fazla yük ve iş yükleme, onun ihtiyaçlarını karşıla!” diye ikaz etmiştir. Köle azad etmeyi bir mü’min için daha iyi bir kurtuluş yolu ve amel-i salih olarak göstermiştir.
Allah Rasulü’nün (s.a.v.) vefatı esnasındaki şu son sözleri çok manidardır: “Namaza özellikle dikkat ediniz. Elinizin altında bulunanlar hakkında da Allah’tan korkunuz.”