Serdar Demirel
2010-04-28
Ermeni meselesi, tilki ve leylek hikayesi ABD Başkanı Barack Obama’nın bu yılki 24 Nisan açıklamasında “soykırım” dememesi, ülkeye rahat bir nefes aldırttı.
Soykırım dememiş ama hukukî bir karşılığı olmayan Ermenice “Büyük Felâket” anlamına gelen “Meds Yeghern” demiş. Aynen geçen yıl yaptığı gibi. Ama daha ağır vasıflarla tavsif etmiş, tehcir döneminde yaşananları; asrın ‘en kötü’ mezalimlerinden biri, ‘cinayet’ ve ‘dehşet’ demiş meselâ.
Bu da demek oluyor ki, Türkiye, gelecek 6-7 ay olayın rehâvetine kapılacak, sonra tekrar ABD başkanının “soykırım” deme ihtimali dolayısıyla soğuk terler dökecek...
Bu arada soykırımı tanıma kararları başka ülkelerin parlamentolarından geçirilmeye devam edecek. Türkiye’nin karşısında müttefik dediği ülkeler koca bir blog oluşturacak. Karanlık tarihleriyle yüzleşmeye niyet ve cesareti olmayanlardan tarihle yüzleşme mavallarıyla ahlâk dersi alacak, kolu bükülecek...
Tarihte yaşanmış bir acının, o olayla uzaktan ve yakından ilgisi olmayan devletler tarafından siyasi bir hamleye dönüştürülmesinden başka nedir bu?
Dünyada hâlihazırda yaşanan açlığa, ayrımcılığa, devlet terörlerine ses çıkarmayanların, 95 yıl önce acı çekmiş Ermenilerin acısını hissettiklerine kimse bizi inandıramaz.
Kara Afrika’da, Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de ve daha nice coğrafyada akan kana dur dediler de biz mi duymadık? Ya işgal altındaki Azeri topraklarının hak sahiplerine iade edilmesi için ne yapıyorlar?
Ermenistan ve Türkiye’nin bu meseleyi karşılıklı diplomatik yollarla çözmesini istediklerini pek sanmıyorum. Öyle olsaydı Türkiye üzerinde uygulanan baskının bir benzerini de Ermeni diasporası ve Ermenistan üzerinde uygularlardı.
Neticede bir tarafın kaybı daha fazla da olsa, 95 yıl önce yaşanan acıyı Ermeniler ve bölgenin Müslüman ahalisi beraber yaşamıştır, birbirlerine yaşatmıştır. O acı olayların provokatörleri gündeme gelmese de, acı bu coğrafyanın acısıdır.
Soykırım iddiası küçük Ermenistan’a bırakılmayacak kadar her geçen yıl daha da büyütülen bir meseledir. Büyük devlet refleksleriyle hareket etmeye başlayan Türkiye’ye hazırlanan özü eski, ve fakat siyasi hamle kurgusuyla yeni bir tuzaktır bu.
Koca bir şantaj...
Tam da burada muhterem vâlidemin küçükken bize sık sık anlattığı bir şantaj öyküsü geldi aklıma. Tilkiyle leyleğin öyküsü...
Efendim, hikâye şu:
Bir zamanlar her bahar mevsiminde sıcak ülkelerden dönüp aynı ağacın üzerindeki yuvasına yerleşen bir leylek varmış. Gelir, yuvasını yeniden tertipler, bir süre sonra da yumurtalarını yapar ve kuluçkaya yatarmış.
O civarda bir de sinsi bir tilki yaşarmış. Bu tilki bu göçmen kuşu yakından takip eder, planlarını hayata geçirmek için sabırla beklermiş..
Yavrular yumurtadan çıkıp biraz tüylenmeye başladığında tilki çıkagelirmiş. Elinde bir sopayla ağaca “tak, tak” diye vurmaya başlarmış. Leylek korkuyla “Ne istiyorsun?” diye sorarmış.
Tilki, “Elimdeki bu baltayla ağacı kesiyorum, acıktım, yavrularını yiyeceğim, yuvanı da dağıtacağım” dermiş. Ana leylek yavrularını kurtarmak telaşıyla yalvarmaya başlarmış, ahı figan içinde yavrularına dokunmamasını istermiş.
Tilki, “Ya ağacı keser, seni evsiz bırakır ve yavrularının tümünü yerim ya da yavrularından birini aşağıya atarsın, karnımı doyurur, çıkar giderim” dermiş. Uzlaşmacı rolündeki tilki, içi kan ağlayan leyleği buna inandırır, yavrularından birini kurban vermeye ikna edermiş. Leylek henüz uçamayan ciğerpârelerinden birisini öylesine boşluğa atarmış.
O gün karnı doyan tilki gider, yarın acıkınca yine gelir, yine sopasıyla ağaca vurmaya başlarmış. Yine aynı tehdit aynı senaryo eşliğinde yaşanır ve sonunda leylek bir yavrusunu daha kurban vermeye mecbur kalırmış. Leyleğin tüm yavrularını midesine indirene kadar her gün aynı şantaj sürüp gidermiş.
Tilki ve leylek her yıl da aynı olayı tekrar tekrar yaşarmış. Tilki leyleği elindekinin balta olduğuna, koca ağacı kesebileceğine inandırmış bir kere...
Ama gel gör ki, korkunun ve dolayısıyla şantaja boyun eğmenin yavrulara hiç faydası olmazmış. Sonuçta tilkinin yapmakla tehdit ettiği şey, hakikat olmasa da korku atmosferinde hakikate dönermiş. Ne yazık ki leylek bunun farkına bir türlü varmazmış...
Her sene 24 Nisan yaklaştığında ben anacığımın (Allah hayırlı ve uzun ömürler versin!) biz çocuklarına anlattığı bu hikâyeyi hatırlarım. Ne dersiniz, haksız mıyım?