Yunus Vehbi Yavuz
2010-04-29
İki büyük nimetin şükrünü eda etmek Allah ülkemiz insanlarına iki büyük nimet vermiştir. Bunlardan biri paha biçilmez vatan, diğeri son hak din İslâm’dır. Her iki nimetin değerini bilmemiz ve hakkını vermemiz gerekir.
Vatan, doğulan, yaşanan ve varlığın devam ettirildiği toprak parçasıdır. Vatan iman kadar önemlidir. Bunun ne kadar değerli olduğunu vatansız kalanlara sormak ve öğrenmek gerekir.
Filistin, Çeçenistan, Irak ve benzeri ülkelerde topraklarını kaybetmiş sağda solda vatansız gezenlerin halini sormak, onların dramını düşünmek gerekir. O ne büyük bir musibettir ya Rabbi! Allah kimseyi vatansız bırakmasın.
Vatan, canın, hayatın, imanın devam ettirildiği, milliyet ve kavmiyetin korunduğu bir toprak parçasıdır. Vatanı olmayanın dini, milliyeti, kültürü, maneviyatı, hatta âhireti olmaz. Bu sebeple bir güzel söz söylenmiştir “Vatanı sevmek imandandır.”
Vatana karşı çok önemli görevlerimiz vardır. Her şeyden önce vatanı koruyacak ordunun bulunması farz-i kifayedir. Ordu demek bir bakıma vatan demektir, milletin teminatı demektir.
Fakat milletin emrinde ve onun hizmetinde olan bir ordu. Milletin efendisi olmaya soyunan ordu milleti yok eder, vatanı parçalar bitirir, fertleri sıkıntıya sokar, tehlikeler yaratır.
Ordu mensuplarının hiçbir şekilde, ordunun kutsal misyonuna aykırı davranmaması ve kendi kendine vazife çıkarmaması, vazifesini milletten yahut temsilcilerinden alması gerekir. Tıpkı tarihteki ordular gibi…
Vatanı korumak, şeytanlardan ve şeytani düşüncelerden temizlemek, milletin en önemli görevidir. Bunun için santimine kadar toprağın imar edilmesi ve ülke çapında imar edilmemiş avuç içi kadar toprak parçasının bulunmaması gerekir.
Toprağın imarı tarımla, ağaç dikmekle, ekonomik değerler üretmekle ve üzerinde ne gibi önemli üretim faaliyetlerinin yapılacağını düşünmekle ve araştırmakla olur; topraktan zenginlik kazandırmakla olur. Kafayı sürekli çalıştırmakla olur.
Her vatandaşın görevi, vatan için bir şey üretmek olursa o topraktan nimetler fışkırır, bolluk fışkırır, bereket fışkırır. Fakat herkes üretmeyip sadece belli kimseler üretmeye çalışır da diğer insanlar bu üretilenleri tüketmeye çalışırsa, o topraktan bereket kalkar, aksine fakirlik ve işsizlik fışkırır.
Toprağı azami kapasitesi ile çalıştırıp ondan üretim almak, İslâm ilkelerine göre bir kulluk görevidir. Hatta buna ekonomik cihad da diyebiliriz. Her Müslümanın bu cihada soyunması ve bu tür kulluk görevini de yerine getirmesi gerekir.
İkinci büyük nimet İslâm’dır. İslâm dini Kur’an gibi evrensel, hiçbir değişikliğe uğramamış ilahî kitap getirmiştir. Bu kitap bizim için büyük bir nimettir. Vatan ne kadar önemli ise İslâm da bizim için o kadar önemlidir. Vatan olmazsa İslâm olmaz. İslâm olmazsa vatan olmaz. Bu iki değer bir birinden ayrılmaz iki önemli unsurdur hayatiyetimiz için...
İslâm, son gerçek ilahî dindir. İslâm hayat dinidir, çağın dinidir, çağlar üstü dindir. İslâm hayat ile ve çağ ile tamamen örtüşür. Toplumların hem dünya hayatına hem de ahret hayatına hitap eder. Dolayısıyla insanın iki cihan mutluluğunu sağlar.
İslâm’ın hayat ile paralelliğini değil hayatın daha ilerisinde gittiğini bilmemiz ve ona göre bize getirdiği talimatlara pürüzsüz riayet etmemiz gerekir.
İslâm’ın bize yüklediği görevler ve elimize verdiği yüksek prensipler vardır. Bu görevlerden ve ilkelerden bir nebze olsun aşağıda bahsetmek istiyoruz.
İslâm, inananlara kulluk görevleri yüklemiştir. Bunun amacı kulu ruhsal ve bedensel yönden koruma altına almak, dengeli ve mutlu bir hayat geçirerek tekrar Allah’a dönmesini sağlamaktır.
İnsan tertemiz doğar, mutlu doğar. İslâm’ın misyonu doğduğu gibi tertemiz ve mutlu yaşayıp yine tertemiz ve mutlu bir şekilde Allah’a kavuşmasını sağlamaktır.
Dünyada yaşarken sağlığı korumak, toprağı imar etmek, zararlı olan her şeyden uzak durmak ve güçlü kuvvetli olmak, bilgi ve beceri ile donanmak da Allah’a karşı kulluk görevleri arasında yer almaktadır.
İslâm’ın inananlara yüklediği görevlerin sayısı sınırlı, yasaklar da çok azdır. Allah’ın emir ve yasaklarını sayısı parmaklarımızın sayısını geçmez. Bunlara riayet etmek Allah’a karşı, verdiği bu iki büyük nimetin şükrünü ifa etmektir.
Eğer İslâm dini olmasaydı, kadınlarımız insani haklarına kavuşmayacak, insanlar insan haklarından yoksun kalacaklardı. Düşünce ve inanç özgürlüğünden söz etmek bile mümkün olmayacaktı. Belki de kadınlar köle muamelesine tabi olmaya devam edecek, çocuklar diri diri gömülecek, kocası ölen kadın kendini yakarak sadakatini gösterecek, ölüler yakılacak, çevre mikroplarla ve kirlere ve hastalıklara bulaşacaktı.
İslâm’ın değerini herkes çok iyi bilmeli; bunun şükrünü ifa etmek için beş vakit namazını hakkıyla kılmalı, orucunu layıkıyla tutmalı, gücü yetiyorsa hacca gitmeli, zenginse zekât vermeli, zengin değilse zekât verecek duruma gelebilmek için çalışıp zengin olmalı, çocuklarını iyi yetiştirmeli, toprağı olan onu tam anlamıyla imar etmeli ve nasıl imar edeceğini en iyi bir şekilde öğrenmeli, hayatta başarılı olmalıdır.
Bir de İslâm’ın getirdiği yüksek ahlak ilkeleri vardır. Bu ilkeler huzurlu bir hayat geçirmek, üzüntüsüz yaşayabilmek için olmazsa olmaz ilkelerdir. Doğru konuşmalı, vefalı olmalı, ötekinin hak ve hukukunu gözetmeli, başkalarını kendine tercih etmeli, ben kötü sen iyi diyebilecek olgunluğa erişmeli, karşı cinse saygı gözü ile bakmalı ve her bakımdan mükemmel bir insan olarak yaşamaya çalışmalıdır.
İslâm’ın hulasası işte budur. Kâmil insan, kâmil toplum; mutlu, huzurlu bir hayat... Allah bu hayatı tüm inananlara nasip etsin.