Mümini fıtrat ayakta tutar -1

Nureddin Yıldız

araştırmacı yazar



Her mü'minin bildiği en temel hakikatlerden biri İslam'ın fıtrat dini oluşudur. Fıtrat kelimesinin sözlükte, 'yaratılış, maya, karakter' anlamlarına kullanıldığına dikkat ederek şunu söyleyebiliriz: Mü'min, ilk bidayetten en üst seviyeye kadar iman merhalelerinde mesafe alırken aslında yaratılışında var olan ve ortaya çıkması gereken bir karakteri ortaya koymaktadır. İman, insanın fıtratını ortaya koymasıdır. İmanda kat edilen mesafe de, insanlıkta kat edilmiş mesafedir. Daha iyi durumdaki bir mü'min, insanlığının hakkını daha iyi vermiş mü'mindir. Çünkü İslam, fıtrat dinidir. Fıtratı zorlamadığı gibi, fıtratın ortaya çıkmasını ve korunmasını da emretmektedir. Bunun sonucu olarak da, İslam'ın emir ve yasakları arasında insan yapısına ters, insanı meşakkate düşüren bir emir veya yasak yoktur. Yaratıldığı gibi kalmış, beşeri müdahalelerden korunmuş bir insan yapısı, İslam'ın emrinde olmaktan sıkılmaz, din onu zorlamaz.
En güzel barınak!

ÂL-İ İmran suresinin 14. ayeti, açık bir şekilde insan fıtratında var olan şeyleri vurgulamakta, hatta onların Allah Teâlâ tarafından fıtrata yerleştirildiğini beyan etmektedir. Mal, eş, çocuk sevgisi gibi her insanı içten içe heyecanlandıran arzular, insanı utandıracak arzular değil ilahi bir program gereği yerleştirilmiş arzulardır. Yeter ki kul, bu arzuların esiri olma düzeyine düşmüş olmasın. Disiplin altında tutulabilen arzular başka, insanı kendine esir eden arzular başkadır. Ayeti defalarca okuyup düşünmek gerekiyor: 'Kadınların, oğulların, yığınlarla altın ve gümüşün, süslü ve çekici atların, ekinlerin sevgi ve tutkusu hoş gösterildi insanlara. Ama bunlar dünya hayatının geçici metaıdır. Asıl güzel barınak Allah'ın yanındadır.'

Ayette geçen kelimeler ve ayetin cümle yapısı, Türkçeye tercüme edilmiş haliyledir. Aynı anlam, ayetin metni okunduğunda çok daha derin hisler uyandırmaktadır. Ayette geçen 'kadın, oğul, altın, gümüş, at, ekin' deyimlerinin insan bünyesindeki etkisini ve Allah Teâlâ'nın bunlarla ilgili hükmünü iyi düşünmekte yarar vardır.
Eşlerin birbirlerine tutkunluğu fıtrattandır, dinidir

Evlilik ve nikâhın, düşük düzeyde şehvetin peşinde koşma şeklinde algılanması kesinlikle hatadır. Mü'min insanın, şehveti peşinde sürüklenmesi bu değildir. Mü'minin, erkek veya kadın olarak eşini özlemesi, onunla birlikteliği arzulaması, bunun için Allah'ın farzları ve haramları dışındaki şeylerden feragatte bulunması asla ayıplanacak bir durum değildir.

Mü'minde helâli olan eşe düşkünlük ve bu düşkünlüğün yeme içme, ortak bir evi paylaşmanın ötesinde yatak odasını dolduran konularda olması değil ayıplanacak işler olarak görülmesi, ibadet olarak telakki edilebilecek işler olarak görülmelidir. Zira ayetle sabit olan hakikat, eşe düşkünlüğü insanın fıtratına Allah Teâlâ'nın koymuş olması gerçeğidir. Mü'minin acıkmasının, uykusunun bastırmasının imanı ile bağdaşmayacak şeyler olarak gösterilmesinin doğru olmayacağı kadar büyük bir hakikat de, mü'minin eşini şehvetle özlemesidir. Eşlerin, birbirleri ile huzur bulmaları, yatak odalarının imanî ahenge katkıda bulunması fıtratın gereğidir. Bu fıtrat gereği mü'min, nikâhlı hanımı ile daha iyi bir imanî hayat yaşar. Daha huzurlu olur. İbadetinde ve cihadında daha yüksek seviyelere çıkabilir. Erkek için kadın, kadın için de erkek bir engel değildir. Kur'an ve sünnet gözüyle bakıldığında bu ikili birbirlerinin tamamlayıcıları durumundadırlar.

Allah Teâlâ, Ra'd suresinin 38. ayetinde peygamberine hitap ederek, ondan önce de peygamberler gönderdiğini ve onlara da eşler, çocuklar verdiğini beyan etmektedir. Peygamberlik ve eş kelimelerinin nasıl doğal bir akış içerisinde sunulduğunu iyi düşünmek durumundayız. Çünkü peygamberler, doğal bir ortamda yaşanabilecek bir din getirmişlerdir. Doğal ortam olan fıtratın en tabii gereklerinden biri de evliliktir; karşı cinsi arzulamadır. Rûm suresinin 21.ayeti ve A'raf suresinin 189. ayeti incelendiğinde Allah Teâlâ'nın eşleri, huzur bulma kaynağı olarak takdir buyurduğu görülecektir.
Dikkat!

Allah Teâlâ, Bakara suresinde Yahudileri tanıtırken, onların hayata olan düşkünlüklerini, yaşama hırslarını açıklamaktadır. Onlar hakkında buyuruyor ki: 'Sen onları, insanların yaşamaya en düşkün olanları bulursun. ...Her biri ister ki bin yıl yaşasın.' [96. ayet]

Burada dikkatimize sunulan hususlardan biri, yaşama arzusunun bütün insanların ortak arzusu oluşudur. Aslında herkes yaşamak istemektedir. Ama Yahudiler, bin yıl yaşasa bile hayata doymayacak bir hırs sahibidirler. Yahudilerin bu hırsı, onlar adına bir zillet olarak sunulurken, onların hayatta kalma mücadelesi ayıplanmamaktadır. Ayıplanan, onların bitmez hırsıdır. Çünkü hayatta kalmak fıtrattan gelen bir arzudur. Fıtrat ise dindendir.