İlk İstanbul Müftüsü Mustafa Fehmi Efendi’den fıkralar

Fahri Güven

araştırmacı yazar

Ahmet Halit Yaşaroğlu, İlk İstanbul Müftüsü Mehmed Fehmi Efendi'nin faziletlerini anlata anlata bitiremez. Yaşaroğlu'nun anlattığı merhum Mehmed Fehmi Efendi, aynı zamanda meşhur Prof. Sabri Ülgener'in de babasıdır. Mustafa Fehmi Efendi, 1924 tarihinde İstanbul Müftü Vekili Ali Efendi'den sonra Cumhuriyet devrinin ilk İstanbul Müftülüğü'ne asaleten tayin edilir ve vefat tarihi olan 1943 Nisan'ına kadar da bu görevi sürdürür.

Aslen Safranbolulu olan Mustafa Fehmi Efendi'nin babası, ulemadan, Gümüşhaneli dergâhı postnişini ve Acımusluk Medresesi müderrisi merhum İsmail Efendi'dir.

Mustafa Fehmi Efendi 1864 yılında dünyaya gelir. İyi bir eğitim görür ve Vefa İdadisi, Galatasaray Sultanisi, Mekteb-i Mülkiye gibi okullarda ders verir, müderrislik yapar. Ayrıca, Camilerde sabah namazlarından sonra Gülistan ve Arapça okutur. İşte onun talebelerinden biri olan Ahmet Halit, Hocasının ne kadar nüktedan, ne kadar anlayışlı ve zeki olduğunu dile getirmekle kalmaz, bir de üstlüne üstlük Hocasından fıkralar nakletmeyi de ihmal etmez. Bu fıkralardan biri Volter'le ilgilidir. Ahmet Yaşar bunu şöyle aktarır:

Mercan İdadisinde, birçok mekteplerde olduğu gibi, bir evvelki sınıflardan hocaların hususiyetleri yeni sınıfa devren nakledilirdi. Bu cümleden olarak hocamıza Volter hakkındaki düşüncesi her sene sorulurmuş. Bunu sormak vazifesi sınıfça bana verildi. Bir münasebet getirerek ayağa kalktım:

- Volter için, İslâm dinini müdafaa etmiştir diyorlar, acaba doğru mudur, efendim?

Hocam başını sallayarak, kendine mahsus edasıyla şu sözleri söyledi:

- Volter-i düzeh makar! Allah makamını cehennemin esfel-i sâfilini etsin. Habisin İslâm dini aleyhindeki bu kadar türrühatı yetişmiyormuş gibi, bir de "Mahomet" isminde bir tiyatro yazmış, tiyatro! Onda, Hazreti Peygamberin Cenab-ı Zeynep'le olan izdivac-ı malumunu tasvir ediyor. Sonra Papa bilmem kaçıncı bilmem kim ona Hazreti İsa'nın sevgili oğlu hitabıyla bir mektup yollayarak tebrik etmiş. Şimdiki zamane gençleri, Volter İslâm dinini müdafaa etmiş, diye onu medhü senaya kalkıyorlar...

Hocanın fıkraları bundan ibaret değil. Derste, özellikle de Kelâm İlmi dersinde konu zamandan açılır ve Mirac üzerinde yoğunlaşır. Bunun üzerine Hoca şu fıkrayı anlatır:

- Mısır hükümdarlarından biri Peygamberimizin mi'racı meselesinde şaşkınlığa uğramış. Peygamberimizin gece vakti yatağından çıkıp harikulâde şeyleri gördükten, gök yüzlerini dolaştıktan sonra tekrar yatağına döndüğü zaman yatağın sıcak oluşuna bir türlü akıl erdirememiş. Nihayet ulemayı toplayarak onlara: "Ya bu yatağı soğutacaksınız, ya bu yolu kısaltacaksınız. Size kırk gün izin, aksi takdir de hepinizin kafasını keseceğim." demiş. Ulema toplanmışlar, düşünmüşler, taşınmışlar, ne yatağı soğutabilmişler, ne de yolu kısaltabilmişler. Nihayet kırkıncı gün gelip çatmış. Hepsinin başı ateşler içinde! Kırkıncı günü bu ulemanın reisi olan zat endişe içinde otururken bir derviş çıkagelmiş. Onlara kederinin sebebini sormuş, birçok ısrardan sonra bunu öğrenmiş. Âlim olan zata Mısır hükümdarının en çok neden hoşlandığını sormuş. Satranç oyunundan hoşlandığını öğrenince demiş ki: "Nasıl olsa bugün mühletiniz bitiyor, fakat ben sizi kurtaracağım. Siz beni iyi bir Satranç ustası diye hükümdara takdim edin, alt tarafına karışmayın." Nihayet dervişi, hükümdara takdim ederler. Satranç masası gelir, karşılıklı oyuna başlarlar. Hazret, hükümdara bir görünür. Taş sürmek sırası hükümdardadır. Hükümdara bir dalgınlık gelir, gözlerini kapar, kendisini bir sahrada bulur. Sağı solu, her tarafı dolaşır. Nihayet bir çobana rast gelir. Onun yanında hizmete girer. Çobanın kızıyla evlenir. Çocukları olur. Seneler geçer, bir gün, bir göl kenarında dolaşırken yıkanmak üzere göle girer. Az sonra da elbiseleri bıraktığı yerde duruyor mu diye kafasını kaldırıp bakmak ister, kendini satranç masasının başında bulur. Derviş: "İki dakikadır düşünüyorsunuz. Taşınızı sürün!" der. Hükümdar, şaşkınlık içinde karşısındakinin yüzüne bakınca, derviş: "Nasıl efendim, yatak soğudu mu?" der ve oradan kaybolur. Meğer bu zat Muhyiddin-i Arabî Hazretleri imiş. Hükümdarı irşat için şöylece bir görünmüş. Tabii ulema da canlarını kurtarmış."

Tabiî Mehmed Fehmi Efendi I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet döneminde yaşayınca pek çok şeyi görmüş geçirmiş biridir. Onun 31 Mart vakasından sonra sarığı çıkarıp başına fes geçirme hikâyesi vardır. Öğrencisi bu olayı şöyle aktarır: "31 Mart Vakası"ndan bir hafta kadar sonra hocayı her zaman oturduğu Çemberlitaş karşısındaki Ahenk Kıraathanesi'nin önünde gördüm. Fakat hayret, başındaki sarığı çıkarmış, fesle oturuyordu. O günlerde Hareket Ordusu elinde birkaç kişi kazaya uğramıştı. Hocaya yaklaştım:

- Hocam bu ne hal? diye sordum.

Hocam kolumdan çekerek ağzını kulağıma dayadı. Tatlı Bağdad şivesiyle:

- Evlâdım! Sarık takarak can-ı azizden mi olalım? dedi.

Ya Hoca'nın yaptığı şu güvey duasına ne demeli?

1919'da öğrencilerinden biri evlenirken Hoca Mustafa Fehmi'yi de davet eder. Bu mesut gecesinden Hoca öğrencisinden dualarını eksik etmez. Evlendikten üç gün sonra Hoca ile öğrencisi Şehzadebaşı'nda karşılaşır. Öğrencisi Hocasının elini öper. Bunun üzerine Hoca hani bir söz vardır diyerek öğrencisine şu kelam-ı kibarı söyler:

"Baklavanın üstü, altından iyidir derlerse inanma,

Dünyanın altı, üstünden iyidir derlerse inanma,

Evlilik bekârlıktan iyidir derlerse buna da inanma."

Hoca bu latifeyi yapar yapmasına ama diğer yandan da "Allah bir yastık da kocatsın", "Allah geçim rahatlığı versin!", "Allah ağzınızın tadını bozmasın", "Allah kalplerinizdeki muhabbeti artırsın" şeklinde duaları ardı ardına sıralayarak öğrencisinin sırtını okşar.